1. bölüm / 6
Tehlikeli TopraklarTEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 1
Bölümler 6Şu an: TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 1
- 1 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 12.929 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 21.384 kelime
- 3 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 12.941 kelime
- 4 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 22.257 kelime
- 5 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 31.598 kelime
- 6 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 35.740 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba canlarım. Nasılsınız? Nihayet ilk bölüm ile karşınızdayım.
Okumaya başladığınız saati ve tarihi buraya yazın lütfen.
Kitabımı arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın!
✨✨✨
Kötü bir günün ağırlığı sırtımda, solgun yüzümü eve doğru yönlendirdim. Okulun dar koridorlarından geçerken, sararmış kitap sayfalarının sessiz çığlıkları kulağımda yankılanıyordu. Öğrenmenin hafif bir sevinç olmaktan çok uzak olduğu bu yerde, yıpranmış umutlarımı tutsak eden duygusuz bir rutin beni sarıp sarmalıyordu.
Nihayet evime vardığımda, yorgun bedenimle kapıyı açmak için pantolonumun cebine uzandım. Parmaklarım derinliklerde dolanırken, gizemli bir güç anahtarı ellerime bırakırcasına avuçlarımın arasına sızdı. Gözlerim anahtarı tutkuyla izlerken, onu karanlıkta parlayan bir hazine olarak algıladım. Büyülü bir ritüelin tam ortasındaymışım gibi, anahtarı cepten çekip çıkardım ve kapıya yönlendirdim.
Demir kapıyı iterek içeri adım attığımda, güvenli limanımın sıcak kolları beni kucakladı. Kırılgan ruhum, evin içinde huzur bulduğunu hissederek derin bir nefes aldı. Ancak, oyalanmaya meydan vermedim ve kapıyı arkamdan sertçe kapatırken, düşüncelerimde iz bırakan geçmişin hayaletlerini kovmak için adımlarımı hızlandırdım. Bu çağda, masumiyetin değeri yok olmuştu ve her bir adımınızda tehlikenin soğuk nefesini hissetmekten başka bir şey kalmamıştı.
Sessizliğin karanlık gölgesi koridoru sarmalarken, derin nefeslerimi yavaşça salıverdim. Gözlerim koridoru kısa bir anlığına süzdü. Annem ve babamın hala eve dönmediğini anlamamla birlikte sessizliği iliklerime kadar hissettim.
Anne ve babamın çalıştığı uzak mesafedeki yer, onların geç gelmesini alışılmış bir durum haline getirmişti, ancak bu kez sessizlik diğer günlerden daha ağır ve tekinsizdi.
Yorgun bedenim, anahtarımı portmantoya asmak için elimi kaldırmadan önce, ağrıyan omzum nedeniyle çantayı yere bırakmak zorunda kaldı. Anahtarımı kaybetme korkum, onu yeniden aramak istemeyişimle birleşince, dikkatlice asarak korumaya almama sebep oluyordu. Anahtarı asmamın ardından kısa kollu, ince bir ceketimi çıkarıp portmantoya asan ellerimle, çantaya odaklanarak düşünceli bir bakışla gömüldüm.
Koridorda, hayalet gibi bir sessizlik hâkimdi. Yalnızca sessizlik değildi bu, aynı zamanda bir gizem perdesi gibi gerilimi hissettiren bir sessizlikti. Sanki koridorun her köşesinde bir sır saklanıyordu ve bu sır, benimle oyun oynamaya hazırdı.
Gözlerim ruhumu daraltan koridorda gezinirken, bir anlığına sanki evde benden başka birisi varmış gibi hissetmeye başladım. Korku ve merak iç içe geçerek kalbimi sıkıştırırken, fantastik dünyaların perde arkasında dolaşan gizemli bir karakter gibi hissettim kendimi.
Bir an için duraksadım ve gözlerimi kapadım. Sessizlik, kulaklarımı dolduran bir karanlık ormanda yankılanan sessizlik gibiydi. Huzursuz bir nefes aldım ve koridorun derinliklerine nüfuz eden sessizliği hissettim. Bu sessizlik, ruhumun derinliklerine kadar uzanan ve beni rahatsız eden yalnızlığımı içesine hissetmeme sebep oluyordu.
Gözlerimi tekrar açtığımda, koridorun yarı aydınlık, yarı karanlık atmosferiyle karşılaştım. Ürkütücü sessizlik, adeta benimle dans edercesine etrafa yayılıyordu. Gözlerim portmantoya asılı ceketimden, sessizce bekleyen çantama kaydı. Derin bir nefes aldım.
Yere bıraktığım çantaya doğru eğildim, parmaklarım çantanın üst kısmında bulunan tutma kısmını sıkıca kavradı ve çantayı hafifçe havaya kaldırdım. Bedenim doğrulduğunda, göğsümde dolanan bir sızıyla birlikte içime acı dolu bir nefes çektim. Bugünkü spor dersinde omzuma çarpan basketbol topu, omzumun arasına sinsice sızarak bir sızı kaynağına dönüşmüştü. Elimdeki çanta ise bu acıyı o keskin noktada tetiklemiş, canımı yakmıştı.
Dişlerimi sıkarak ve sızlayan ağrıya karşı direnerek, hol boyunca adımlarımı sertçe atarak ilerledim. Nihayet üst kata çıkan merdivenlerin başında durdum ve ilk basamağa yavaşça adım attım. Gözlerim merdivenlere takıldı, bugün bir şekilde normalden daha uzun ve uçsuz bucaksız görünüyorlardı. Tırmanmaya devam ettiğim her adımda, bu basamakların sonsuza dek uzanacağı hissine kapıldım.
Sonunda son basamağa zaferle ulaştığımda, gözlerimi kararmaya yüz tutan koridora çevirdim. Gördüğüm altı kapı kapalıydı ve sanki arkasında pek çok gizemi barındırıyormuş gibi görünüyordu. Her bir kapı, kendi fantastik dünyasına açılan bir geçit gibiydi. Oysa bu kapılardan birinin arkasında tuvalet, diğerinde ise banyo vardı. Anne ve babam, evin her bir köşesini özenle dekore ederken, bu banyoyu benim kişisel cennetim haline getirmişlerdi.
Bir adım attığımda, gülümsemeden yapamadım. O banyonun eşi benzeri olmayan cazibesini hissedebiliyordum. Gözlerim her seferinde ışıldardı, çünkü bu özel mekan sadece benimdi ve orada kendimi tam anlamıyla özgür hissedebiliyordum.
Geriye kalan dört kapıdan ikisi kapalıydı ve birinin ardında benim odam ile ebeveyn odası yer alıyordu. Ebeveyn odasının hemen karşısında, babama ait olan çalışma odası gizemli bir atmosferle çevriliydi. Bu odanın derinliklerinde sırlar ve bilinmeyenler saklıydı, bence. Çünkü babam bu odaya hiç adım atmama izin vermemişti. Kendimi bildim bileli kilitliydi. Neden kilitli olduğunu defalarca sorduğumda bana odasına girilmesini istemediğini, önemli evrak ve belgelerin odasında yer aldığını, kaybolmaması gerektiğini söylemişti. Aslında varsa... Genelde fantastik filmlerde bu tür girilmeyen odalarda bambaşka sırlar olur ve karakter o sırrı daha sonra keşfederdi. Başımı iki yana salladım ve bakışlarımı en sonda yer alan kapıya çevirdim. Koridorun sonunda duran bu oda ardiyeye açılıyordu. Herhangi bir gizemi yoktu.
Derin bir nefes alarak koridorda ilerlemeye devam ettim. Odama girip kapıyı sessizce arkamdan kapattıktan sonra gözlerim hızla odanın içinde dolaştı. Sırt çantam odak noktam haline geldi ve onu her zamanki yerine bırakarak bir görevi daha tamamlamış gibi hissettim.
Bedenimdeki yorgunluğu hissedince hızla soyunmaya ve rahatlamaya odaklandım. Kıyafetlerimi çıkardıktan sonra çamaşır sepetine doğru yöneldim. Bu küçük sepet, kirli kıyafetlerimi düzenli bir şekilde saklamama yardımcı oluyordu. Kıyafetlerimi sepete bıraktıktan sonra saçlarımı topladım ve tepede bir topuzla sabitledim. Ardından pijamalarımı giydim ve rahat kumaşın bedenimi sarmasıyla iç huzur hissettim.
İşim bitince yerde duran sırt çantasına doğru adım attım ve fermuarını açarak içinden matematik dersine ait kitaplarımı ve defterimi çıkardım. Kitapları ve defteri sıkıca tutarak çantanın fermuarını kapattım ve içindeki değerli eşyalara özen gösterdim.
Bakışlarımı çalışma masama çevirdiğimde masanın beni çağırdığını hissettim. Kararlı bir şekilde ilerleyerek masaya ulaştığımda elimde tuttuğum kitapları ve defteri masanın üzerine yerleştirdim. Cep telefonumu sıkıca kavrayıp kulaklığı takarak müzik açtım. Müzik eşliğinde ders çalışmak konsantrasyonumu artırıyordu.
Sıra Gülşen'in en sevdiğim ve modasının asla eskimeyeceğini düşündüğüm şarkısına geldiğinde, hem çalışmaya devam ediyor hem de şarkıya eşlik ediyordum.
Kaçırma gözlerini.
Dinle, kalp sesini.
Söyle.
Seviyorsan yürekli ol.
Ders çalışmaya başladıktan sonra ne kadar zaman geçtiğini tam olarak bilemiyordum, ancak henüz çok uzun bir süre geçmediğini düşünüyordum. Konsantrasyonumu kırmadan bir süre daha çalışmaya devam ettim.
Birden, kulağımdaki kulaklıkları çıkardım ve oturduğum sandalyeden kalkarak içecek bir şeyler almak için masamdan uzaklaşmak istedim. Ancak bu esnada, hafif bir sallantı hissettim. İlk başta sadece hafif bir titreme gibi geldi, ancak sallantı giderek şiddetlendi. Aniden gerçekleşen bu deprem dalgası, yüreğimde bir endişe uyandırdı.
Hızla ellerimle yakınımda bulunan bir şeye tutunarak ayakta durmaya çalıştım. Odanın duvarları çatırdamaya başladı ve ardından bir gürültü patlamasıyla birlikte çevredeki eşyalar sarsıldı. Odanın içindeki nesnelerin yerlerinden fırladığını duydum.
Kendimi güvende hissetmek için odadan çıkmak istedim, ancak sarsıntı devam ediyordu. Kalbim hızla atıyor, korkuyla karışık bir endişe içinde hissediyordum kendimi.
Bakışlarımı pencereden dışarıya çevirdiğimde, daha önce hiç görmediğim bir manzara ile karşılaştım. Gökyüzünde ürkütücü bir bulut belirmişti. Bulutun kenarları karanlık ve tehditkâr bir siyah renkle çevrelenmişti. Ortasında ise farklı renklerden oluşan şimşekler hızla çakıyordu. Bu olağanüstü görüntü, doğanın beklenmedik bir dansına benziyordu.
Şimşekler çakarken, bir an için gökyüzü aydınlandı. Büyüleyici ve korkutucu bir şekilde, büyük bir yıldırım yere doğru hızla ilerledi. Yerle temas ettiğinde, etkisiyle büyük bir patlama yaşandı ve zeminde derin bir yarık oluştu.
Ancak sarsılmaya devam eden bulut, durmaksızın hareket etti. Oluşan yarığın ardından yükselen bulut, kendisi gibi farklı renklere sahip olan diğer bulutlarla çarpışarak daha da güçleniyordu. Şimşekler bu defa daha büyük ve etkileyiciydi, gökyüzünde birbirine karışan renklerle muhteşem bir görsel şölen sergilerken yüreğimi sıkıştırıyordu.
Sokakta olan insanlar sağa sola kaçışırken şimşeklerin çakışına maruz kalınca toza dönüşüyor, geriye onlardan hiçbir iz kalmıyordu. Bu benim midemi ağzıma getirmiş, yüreğimin sıkışmasına sebep olmuştu. Acaba annem ve babam iyi miydi? Yaşıyorlar mıydı?
Bulutlardan biri yaşadığım yere doğru yaklaşmaya başlayınca dehşet dolu bir küfür savurdum. Sonrasında sallantıyı umursamayarak ellerimi masadan çektim. Büyük bir çantaya cep telefonumu, dizüstü bilgisayarımı ve şarj eşyalarımı hızla doldurup sıkıca kapattım. Kararlı adımlarla odadan dışarı çıktım.
Merdivenlerin olduğu yere vardığımda karşıma havada süzülen ve çevresinde minik elektrikler bulunan ürkütücü bir nesne çıktı. Mavi bir parıltısı vardı ve içimde büyük bir endişe yaratıyordu.
Bu şey, sallantıdan etkilenmeden ilerliyor, sanki benim varlığımı sezmişçesine peşimden geliyordu. Merdivenlerden inemeyeceğimi anlayınca hızla annemin ve babamın odasına sığındım. Odada bulunan, herhangi bir tehlikeye karşı inşa edilen geçidi kullanacaktım. Artık sakinleşmem gerekiyordu. Telaşla hareket etmek yerine huzurlu olmalıydım.
Yanıma, benim için en önemli şeylerden ikisini aldığım için şanslı olduğumu düşündüm. Diğerleri belki bu eşyaları almayı akıl bile edemezlerdi. Ancak biliyordum ki, iletişim kurabilmek için telefona ve bilgisayara ihtiyaç duyacaktım. Bu eşyalar benim güçlü bağlantılarımı sağlayacaktı.
Giysi dolabını açtığımda elimi içinde gezdirerek nihayet dolabın arkasındaki kapağın açılmasını sağladım. Derin bir nefes aldım ve hızla kendimi açılan boşluğa doğru attım, adeta bir serüvenin başlangıcına adım atmış gibi.
Koşmaya başladım, loş koridorda adımlarımı hızla ilerletiyordum. Kalbim hızla çarparken nefes nefese kalmıştım. Buna rağmen asla durmadım. Derin bir soluk aldıktan sonra önümde beliren merdivenlere heyecanla baktım. Sonrasında hiç vakit kaybetmeden atıldım. Ellerimle merdivenleri tutmaya çalışırken, bir elim boşluğa doğru süzülüyor, diğer elimse sıkıca merdiveni kavrıyordu. Bedenimin düşmesini engellemek için boş olan elimi de hızla merdivene attım ve her iki elimle sıkıca tutundum.
Ayaklarımı merdivenin basamaklarına koyduktan sonra hızlı bir şekilde basamakları indim. Her adımda hızım artıyor, adeta kaçarcasına ilerliyordum. Son basamağa indiğimde ayaklarım zeminle temas etti. Merdiveni tutmayı bıraktım ve sağa doğru dönerek hız kesmeden koşmaya devam ettim.
Sadece birkaç adım atmıştım ki tekrar güçlü bir sallantı yaşandı. Sarsıntı kesildiğinde ise kulaklarımı dolduran şiddetli bir patlama sesi duydum. Bedenim savruldu ve duvara çarptım. Çarpmanın etkisiyle tüm bedenim sızlamaya başladı. Ancak bu acı, yaşadığımın sadece bir kısmıydı. Görüşüm bulanıklaşmış, gözlerim acıdan dolmuştu. Kulaklarımda acı verici bir çınlama hissediyordum.
Ellerim refleks olarak kulaklarıma gitti ve gözlerimi sıkıca kapattım. Kendimi ayağa kaldırmam gerektiğini biliyordum, ancak bunu bir türlü başaramıyordum. Zorlukla ellerimi kulaklarımdan çekip yere koydum ve ayağa kalkmak için çabaladım. Bedenim güç bela ayağa kalktığında, dudaklarımdan acı dolu bir çığlık yükseldi. Tüm vücudumda hüküm süren acı, şiddetini daha da arttırmıştı.
Sırtımı soğuğa yüz tutmuş duvara yasladıktan sonra, umutsuzlukla dolu gözlerimle insanların ölüme sürüklendiğini gördüm. Yıllardır yaşadığım zorbalıklardan dolayı hayatta kalmak için savaşan biri olarak, bu kaderi paylaşmamak için ayakta kalmalıydım. Acı ne kadar şiddetli olursa olsun, bedenimi zorlayarak ilerlemeye devam etmeliydim.
Ancak düşüncelerim ne kadar kararlı olsa da, tek bir adım dahi atmaya gücüm yetmiyordu. Gözlerimden sızan yaşlar, acının yanı sıra yüreğimi de sızlatıyordu.
Tam o sırada, bir el birden bileğimi kavradı ve beni kucakladı. Ne olduğunu anlamadan, bu gizemli varlığın yardımıyla yol almaya başladım. Neler oluyordu? Kimdi o? Neden bunu yapmıştı? Yoksa sadece bana yardımcı olmak isteyen birisi miydi?
Zamanla kulaklarımdaki çınlama hafifledi ve acı daha da azaldığında gözlerimi zorlukla açabildim. Beni kucaklayan kişinin yüzünü seçemiyordum, sanki bir sis perdesi aramızda duruyordu. Hafif bir hareketle kendimi kurtarmaya çalıştığımda, bana yaklaşarak "Sığınak nerede?" diye sordu. Sesinde bir gizem ve güç vardı, belli ki benimle birlikte sığınak arayışında olan biriydi.
Konuşmasından erkek olduğunu anladığım gizemli kişi, nasıl olup da sığınağımız olduğunu bilebiliyordu? Acaba ailemle tanışmış, benim ise haberim olmayan birisi miydi? Şüphelerim sesime yansıdı. Güvensiz bir tonda "Ne demek istiyorsun?" diye sordum. Haklıydım, bu konuda tedbirli olmak zorundaydım. Çünkü o kişi bir yabancıydı, tanımadığım biriydi. Sığınağımızın yerini bilmesini beklemek akıllıca bir davranış değildi.
Ancak o sert bir ses tonuyla, "Bir sığınağınız olduğunu biliyorum," dedi. Evden kaçtığımda sığınağa gittiğimi nasıl bilebilirdi? Bu gerçekten inanılmazdı. Dudaklarım aralandı, ama ne diyeceğimi bilemedim. Sadece birkaç saniye sessizce ona baktım.
Sonunda, içimden yükselen bir öfkeyle "Bırak beni!" diye haykırdım. Sesimde kararlılık ve tanımadığım biriyle herhangi bir paylaşım yapmayacağımı ifade eden bir ton vardı. "Seni tanımıyorum. Ayrıca, bizim bir sığınağımız yok."
Kahkaha sesi sanki alay edercesine kulaklarımda yankılandı. Arkamızdaki alandan yükselen ses ise zeminin çöktüğünü düşündürdü. Başımı hafifçe kaldırıp arkamdaki alana göz atmak istedim, ancak bunu yapmama engel oldu.
Beni hala tutan kişi, ne olursa olsun koşmaya devam ediyordu. Ne kadar zamandır koştuğumuzu bilmiyordum. O beni kucağında taşımaya devam ederken ve hızla ilerlerken, şaşkınlık içindeydim. Bu kadar uzun süre boyunca beni taşıyabilmesi ve koşabilmesi gerçekten de büyük bir mucizeydi.
"Lanet olsun! İnsanlar hala ölüyor," diye mırıldandım en sonunda dayanamayarak.
Yabancı adam bu sözleri duyduktan sonra derin bir nefes aldı ve bir süre daha sessizce koştu. Aniden, sessizliğin hüküm sürdüğünü fark etti ve durarak beni kucağından indirdi.
Görebildiğim sadece gözleriydi. Yüzünün bir kısmını puşiyle örtmüştü. Üzerindeki gömleğin üzerinde bir cübbe, gömleğin altında ise şalvar vardı. Bu tarzı benim alışık olmadığım, daha önce sadece filmlerde gördüğüm bir tarzdı.
Nefes alıp verirken sordum, "Sen kimsin?" Gözleri gözlerime dikildi ve kaşlarını çattı. "Ben, ailenin yakın bir dostunun oğluyum," dedi. Sesinde gizemli bir ton vardı.
Anne ve babamın dostlarını hep tanırdım. Çocuklarının bile kim olduğunu bilirdim. Lakin bu adamı daha önceki bir buluşmamızda görmemiştim ya da yüzünü gizlediği için ses tonu dahil bir tanıdıklık belirtisi bulamıyordum.
"Öyle mi?" diye sordum, kaşlarımı çatarken. "Eğer ben seni tanıyorsam, yüzünü görmek daha doğru olmaz mı? Burada başka kimse yok."
Adam anlayışla başını salladı ve elini kaldırıp yüzünü örten puşiyi açtı. Karşımda gördüğüm yüz bu zamana kadar gördüğüm hatta görebileceğim en güzel yüzdü. Bu yüzden büyük bir şaşkınlığa kapılmadan yapamadım. Buna inanamıyordum. Onu nasıl tanıyamamıştım? O, doğru söylüyordu. Onu ve ailesini oldukça yakından tanıyordum, üstelik ona fazlasıyla hayrandım.
"Sen..." dedim ve devam edecek gücü kendimde bulamadım. Benim için zaman adeta durmuş gibiydi. Onu tanıyamamam büyük bir şaşkınlık yaratırken, kalbim hızla çarpmaya devam etti, adeta bir gülle gibi.
"Beni tanıdığına göre, ailenin sığınağına yönelmeliyiz. Vaktimiz daralıyor," dedi. Sesinde kararlılık vardı.
Ona hak verir şekilde “Pekala,” dedim ve zar zor da olsa yürümeye başladım. Attığım her adımda duvara çarptığım için tüm kemiklerim sızlasa da sesimi çıkarmamaya çalışıyordum.
Yorgunluğumuz sınırlara dayanmış olmasına rağmen nihayet sığınağa ulaştık. Derin bir nefes alırken, gözlerim karşımdaki kapıya odaklandı. Bu kapı sadece annem, babam ve benim açabildiğimiz bir kapıydı. Başka kimse bu kapıyı açamazdı.
Birkaç saniye daha ellerim dizlerimde durup sakinledikten sonra elimi parmak izi okuyucusuna elimi uzattım ve tanınmayı bekledim. Parmak izi okuma işlemi tamamlandıktan sonra kapının açıldığını belli eden ses duyuldu. Yavaşça geriye doğru çekilen kapı, geçmemiz için bize yol vermeye başlamıştı.
Bu yer şu anda bizim için en güvenli alandı. Burada hayati önem taşıyacak kadar uzun süre yiyecek bulunuyordu. Hiçbir tehlike bu bölgeye ulaşamaz, bize zarar veremezdi. Burası bizim için son kale, şu anki karanlık dünyada bir ışık kaynağıydı.
Açılan aralıktan içeri adım attığımda, sığınak kapısını kapatacak olan butona bastım ve bekledim. Kapı yavaşça kapanırken, derin bir nefes aldım ve boştaki sandalyelerden birine yorgun bir şekilde oturdum. Vücudum hala ağrıyordu. Yaşadıklarım kolay değildi.
Sığınağın kapısının tamamen kapanmasıyla birlikte buraya gelmemde yardımcı olan kişiye döndüm ve hareketlerini gözlemlemeye başladım. "Ne kadar çok erzak var," dediğini duyduğumda başımı yavaşça sallayarak söylediklerini onayladım, ancak bunu fark etmedi. O, ağır adımlarla sığınağın içinde dolaşırken, her köşeyi titizlikle incelemeye devam ediyordu.
Ellerimi dizlerime koyarak derin bir nefes aldım ve onu gözlemlemekten vazgeçmedim. Yüzündeki ifade, hem hayrete düştüğünü hem de heyecanlandığını açıkça yansıtıyordu. Gözlerindeki parıltı, gördüğü şeylere karşı duyduğu şaşkınlığı açıkça yansıtıyordu.
Şu anda bulunduğumuz sığınaktaki elektrik, güneş enerjisiyle çalışan bataryalar sayesinde sağlanıyordu. İçerideki havanın temiz olması, sürekli çalışan hava filtreleri ve türbinler sayesinde mümkün oluyordu.
Şu anki duruma göre, en az bir yıl yetecek miktarda su, yiyecek ve enerji stoklamıştık. Bu durumda kendimizi şanslı saymalıydık.
Gülümsemeden yapamadım. Bu sığınak, bize hem koruma hem de umut sunuyordu. Geleceğin ne getireceğini bilmesek de burada güvende olduğumuzu bilmek bize güç verecekti. Uzunca bir süre burası sayesinde hayatta kalacaktık.
Bir an sessizliğin ardından derin bir nefes alarak söze başladım. Vücudunu bana doğru çevirdiğimde, kararlılıkla gözlerine baktım. "Bir plan yapmamız gerekiyor," dedim. Sesimde kararlı bir ton vardı.
Soru dolu bakışlarla bana bakmaya balladıktan sonra "Ne tür bir plan?" diye sordu.
Oturduğum yerden kalktım. Ona doğru adımlayarak yanına geldim ve düşünceli bir ifadeyle konuşmaya devam ettim. "Buradaki gıda stoğu, en azından bir yıl yetecek gibi görünüyor. Ancak gelecekteki durumu ve yer üstünde neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bu yüzden stoklarımızı daha uzun süre kullanabilecek şekilde ayarlamamız gerekiyor. Ne kadar süre burada kalmak zorunda olacağımızı bilemiyorum.”
Başını anlayışla salladıktan sonra boş sandalyelerden birine oturdu. "Gözlemlerime dayanarak bir hesaplama yaptım," dedi. Şaşırdım. Bunu ne zaman yapmıştı?
“Nasıl?” diye sorduğumda kaşlarım hafifçe kırıştı.
"Bir konserve yiyeceği ikiye böler ve sabah-akşam tüketirsek, bu şekilde bir yıllık stokumuzu üç yıl kullanma imkanı elde edebiliriz. Ayrıca, bu konserveyi tekrar ikiye böldükten sonra altı ay içinde tüketmeliyiz. Odadaki suyun maksimum kullanma süresi iki yıl olduğu için bunu zamana yayma şansımız yok, maalesef. Ayrıca meyve sularının ortalama ömrünün altı ay olduğunu da düşünerek, bu süre içinde tüketmemiz gerekiyor," diyerek açıklama yaptı.
Bütün bunları nereden biliyordu bilmiyorum ama bu planın hayatta kalma mücadelemizde bize rehberlik edeceğini hissettim. Onun analiz yeteneği ve mantıklı düşünmesi bana umut verdi. Artık belirsizlikle dolu bu dünyada sağduyulu bir yol haritasına ihtiyacımız vardı.
“Peki ya anne ve babam gelecek olursa? Bu planlamayı yaparken onları düşündüğünü sanmıyorum.”
Bu sözleri söyledikten sonra gözleri doldu, hüzünlü bir nefes aldı ve bu nefesi geri bıraktı. "Çok üzgünüm," dedi. Sesinde hüzün ve acı vardı. "Onlar maalesef gelemezler."
Donup kalmıştım. "Ne demek 'gelemezler'?" diye sorduğumda, öfkeyle ayağa kalktım. "Neden gelemezler?"
"Olaylar başladığı sırada, anne ve babamla görüntülü görüşme yapıyordum. Tam o sırada anne ve baban, anne ve babamın yanında bulunuyorlardı. Selamlaşmamızın ardından daha önce hiç görmediğim bir büyüklükte çakan yıldırım, araçlarının çok yakınına isabet etti ve aracın takla atmasına sebep oldu."
Sözlerinin ardından donup kaldı. Kesinlikle yutkunmakta zorlanıyordu. Boğazında oluşan düğüm canını yakmaya başladığında tek kelime edemiyordu. Üzüntüsü gözlerinden okunuyordu. Bu olanlara tanık olmak ona çok ağır gelmişti belli ki.
Boğazını temizlemek için öksürdü ve başını iki yana salladı. "Büyük ihtimalle hem benim ailem hem de senin ailen hayatını kaybetti. Sağ kalmaları imkansız."
Kalbim göğsümden fırlarcasına çarpıyordu, nefesim kesilecekmiş gibi hissettim. Gözlerimde ve burnumda bir sızı vardı. Bu durumun gerçek olduğunu düşünmek beni rahatsız ediyordu.
Zorlukla titreyen bacaklarımı kontrol ederek tekrar oturduğumda, gözlerimin içine derin bir kararlılık yerleşti. "Bunun kanıtı var mı?" diye sordum, içimdeki şüpheciliği gizlemeye çalışarak. "Onların gerçekten öldüğünü ya da ailenle gerçekten görüntülü görüşme yaptığını gösterecek bir kanıt var mı? Cep telefonun yanında mı?"
Sessizce başını salladı, anlayış dolu gözlerle bana bakıyordu. Ellerini cebine soktu ve titreyen elleriyle telefonunu çıkardı. Telefonun ekranını açtıktan sonra, WhatsApp uygulamasına girdi ve son yapılan aramaları gösterdi. Gördüğüm görüntüye inanmak istemedim. Buna inanmak, onların ölümünü kabul etmek demekti.
Lütfen aşağıdaki soruları cevaplayınız.
1) Bölümü nasıl buldunuz?
2) Böyle bir durumla karşılaşsaydınız siz ne yapardınız? Hayatta kalır mıydınız?
3) Daha önce hiç kıyamet sonrası teması olan bir kitap okudunuz mu?
4) Niko hakkında ne düşünüyorsunuz?
5) Başroldeki kız -anlatıcı- hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bölüm etkileşimi
