TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 1

Vaveyla Yazarı: Ceren Oktay

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 1

Merhaba canlarım. Nasılsınız?

Okumaya başladığınız saati ve tarihi buraya yazın lütfen.

Kitabımı arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın!

✨✨✨

Bizi nasıl hatırlayacaklar ileride?
Bildiğim tek şey, bu savaşı kaybedersek bizden lanetliymişiz gibi bahsedecekleri.
My Honor Was Loyalty

Sesim hafifçe titreyen bir şekilde sorduğumda, kelimelerim kendi kulağıma bile zayıf gelmişti. "Bunu sen de görüyor musun?"

Yanıtını duyup duymadığımdan emin olamadım. O sırada dünyada yaşananların ne denli büyük bir felaket olduğunu görüyordum ve yaşadığım şoku tarif etmem imkansızdı.

"Görüyorum. Tanrım!" dediğinde sesindeki şaşkınlık ve endişe, beni daha da tedirgin etti.

Gözlerimle karşıma çıkan manzarayı süzdüm, gerçekten de şok ediciydi. Yollar darmadağın olmuş, köprüler yerle bir olmuş, evler ise adeta onları yutan bir karanlığın içine gömüldüğü için harap edilmişti.
Hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Bu manzara tam bir ölüm vadisi gibiydi.

Sığınakta olduğumuz için hayatta kalmış olmamıza minnettar olmalıydık. Bu gerçeği bir an olsun aklımızdan çıkarmamalıydık. Her an, her saniye şükretmeliydik. Kim bilir ne kadar çok insan bu felaket sırasında hayatını kaybetmişti.

Gözlerimi kısarak Niko'ya döndüm, yüzündeki dehşet ifadesi benim endişemi daha da derinleştirdi. Muhtemelen o da benim gibi bu kadar korkunç bir tabloyu beklemiyordu.

Gergin bir sessizlik içinde çevremize bakmaya devam ettik, ağır adımlarla ilerlemeye başladık. Her attığımız adımda dikkatli olmalıydık, çünkü yol yürümek için son derece zorlu hale gelmişti. Sadece el fenerinin ışığıyla sınırlı bir görüşe sahip olmak, kalbimin atışını hızlandırıyordu. Gerilmişlik bedenimi sarmıştı.

"Ne yapacağız? Sanırım tek sağ kalan biziz," dedim, kaşlarımı çatarken. Niko başını salladı ve ciddiyetle, "Bilmiyorum," diye yanıtladı.

Algılarım keskinleşmişti, daha önce hiç bu kadar güçlü bir şekilde çevremde olanları hissettiğimi hatırlamıyordum. Üstelik şimdi hırıltıya benzer bir ses işitiyordum, bu da tedirginliğimi arttırıyordu.

"Nico, sen de duyuyor musun?" diye sorduğumda "Evet," dedi. "Hırıltıya benzer bir ses duyuyorum."

El fenerini sıkıca kavrayarak, karanlığın hüküm sürdüğü yolculuğumuza devam ettik. Niko, silahını kavramış, gözlerindeki kararlılıkla etrafı gözetliyordu. Bize zarar verebilecek herhangi bir tehlikeyle karşılaşmamız durumunda, onunla yüzleşmek ve onu geçmek için hazır olmalıydık.

Yıkıntıların üzerinden zorlukla ilerledikten sonra hırıltının daha da yaklaştığını hissettim. Neredeyse nefes alışlarını hissedebileceğimiz kadar yakındı, ancak hırıltının sahibini göremiyorduk.

Durduğumuzda Niko, "Herhangi bir şey görüyor musun?" diye sordu. Gökyüzünden kül olduğunu düşündüğüm şeyler üzerimize yağmaya başladığında birden bire bir şey bedenimi itti ve kendimi yerde buldum.

Kalkmaya çabalasam da kalkamadım. Çünkü üzerimde ne olduğunu bilmediğim bir şeyin olduğunun farkındaydım. Çok ağırdı, nefesini boynuma doğru üfleyerek salyasını yüzüme serpiştiriyordu. Zaman geçtikçe ağırlığı altında daha da eziliyor, adeta hayatta kalmak için son bir çabayla savaşıyordum.

Niko, bu durumu fark edince tereddüt etmeden ateş etti. Silah sesini duyduğumda bana bir şey olmasından korktuğum için yüreğim ağzıma gelse de bir şey olmadı şükürler olsun. Görmediğimiz varlık, acı dolu inlemelerle üzerime yığıldığında saniyeler sonra görünür oldu. Onun kurt adama benzeyen bir bedene sahip olduğunu fark edince çığlık atmadan yapamadım. Gözlerime inanamıyordum. Bu da neyin nesiydi? Neler oluyordu?

Bedenim zangır zangır titremeye devam ederken, Niko hiç zorlanmadan yaratığın hareketsiz bedenini üzerimden çekip kenara itti. Yardım etmek için elini uzattı, ben de karşılık vererek elini tuttum ve beni ayağa kaldırdı. "İyi misin?" diye sordu, sesi yumuşak ama endişeliydi.

Kalbim hızla çarparken, onun yüzüne endişeyle bakmaya devam ettim. Kelimeler dilimin ucuna gelse de ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu.

Dünya ortaya çıkan bu felaketlerle birlikte nasıl böyle bir yer haline gelmişti? Neden insanlar ölüyordu? Evimde gördüğüm korkunç şeyin ve bu bulutların anlamı neydi? Sorular zihnimde bir labirent gibi dönüp dururken, mantıklı bir açıklama bulamıyordum.

Acaba dünya bizden intikam mı alıyordu? İnsan nüfusu arttıkça, doğaya verdiğimiz zarar da artmıştı. Belki de doğanın dengesini bozduğumuz için şimdi de bunun bedelini ödüyorduk.

Niko'nun eli, titreyerek benimkine kaydığında, fark ettim ki onun elini sıkıca tutuyordum. Parmak boğumları ve teninde morarmalar belirginleşmişti, baskımın etkisiyle.

"Bu da neyin nesi?" dediğimde Niko, elini serbest bırakmam için yavaşça elini salladı. Düşünceli sesiyle "Kurt adama benziyor," dedi. İfadesi ve ses tonu içindeki endişeyi yansıtıyordu.

Niko’nun tuttuğum elini bırakıp korku dolu gözlerle yaratığa baktığımda, yere düşen el fenerini alıp sakinleşmeye çalıştım. Kalbim hâlâ şiddetli bir şekilde çarpıyordu ve sakinleşmek kolay olmayacaktı.

Gözlerimdeki titreyen ifade, bu karanlık ve gizemli dünyadan ne kadar çok korktuğumu yansıtıyordu. Niko'ya tekrardan döndüğümde, sükunetini koruyan yüzünde endişeli bir ifade belirdi. "O öldü mü dersin?" diye sordum. Sesimde hâlâ titrek bir ton vardı, sanki kelimeler boğazımda sıkışıp kalmıştı. "Öldü gibi görünüyor, ama bundan emin değilim."

Niko, elindeki tüfeğin namlusuyla yaratığın bedenini nazikçe dürttüğünde nefesimi tuttum. Korkuyla yaratığın aniden hareketlenmesinden veya gözlerini açmasından çekiniyordum. Neyse ki, yaratık herhangi bir tepki vermedi ve sakin bir şekilde yerde yatmaya devam etti. İçimdeki gerginlik dindiğinde derin bir nefes almayı arzu ettim. Çünkü bu gerginlik ve korku, beni adım atmaktan alıkoyuyordu. Nasıl ilerleyebileceğimi bilemiyordum.

"Tepki yok," dedikten sonra Niko, yaratığa doğru eğildi. Sağ elinin parmaklarını uzatarak yaratığın nabzını kontrol etti. Belli ki o da benim gibi risk almak, daha da önemlisi ölümle yüzleşmek istemiyordu.

Saniyeler sanki kurşun gibi ağırdı. El fenerini o kadar sıkı tutuyordum ki, parmaklarımın ağrıdığını hissetmemle birlikte biraz gevşetmeye başladım.

"Lütfen bana yaşamadığını söyle," dedim, umut dolu gözlerle Niko'ya bakarak. İçimin rahatlaması için bu yanıtı duymam gerekiyordu.

"Nabzı atmıyor."

Rahatlamanın etkisiyle dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu, ancak hızla kendimi toparladım. Bu yaratığın dışında karşımıza çıkacak başka varlıklar olabilir miydi, bilmiyordum. Dolayısıyla gözlerimi açık tutmalıydım. Hem kendimi hem de Niko'yu korumam gerekiyordu. İçtenlikle, onun da benim gibi bu sorumluluğun farkında olduğuna emindim.

İki elimizdeki silahları her an tetikte tutarak, temkinli adımlarla yeniden ilerlemeye başladık. Çevremizdeki yıkıntılar nedeniyle ilerlemek oldukça zordu, bu yüzden attığımız her adımda dikkatli olmamız gerekiyordu. Bu karanlık, fantastik dünyada, tehlikelerin her köşede gizlendiği bir gerçeklikte, birlikte ilerlerken gözlerimizi her an açık tutuyor, sağlam adımlar atmaya özen gösteriyorduk.

"Şu taraftan," dediğinde, Niko'nun yolunu takip etmeye devam ettim. Her adımımız sessizlik içindeydi. Sadece birbirimizin adımlarını duyuyor, ayaklarımızın altında ezilen molozların çıtırtısını ve nefes alıp verişimizin hızlanan ritmini duyuyorduk.

Çevreme dikkatli gözlerle bakmaya devam ediyordum. Yıkılmış birkaç apartman bloğu gözüme çarptı. Daha önce modern bir yapı olan bu bloklar şimdi yıkık bir enkaz haline gelmişti. Beton duvarları, büyük çatlaklarla dolu ve bazı bölümleri tamamen yıkılmış durumdaydı. Çok katlı yapının bir kısmı çökmüş, diğer kısımları ise yalnızca dökülmüş moloz yığınları olarak kalmıştı. Balkonlar, merdivenler ve asansör şaftları yok hiç kuşkusuz yok olmuş veya tehlikeli bir şekilde sallanan demir iskeletlere dönüşmüştü. Bina çevresindeki toprak yığınlarına gömülmüş araçların parçaları ve çatlak beton blokları, yıkımın büyüklüğünü oldukça belli ediyordu.

Bu bir zamanlar canlı ve işlek olduğunu düşündüğüm bir ticarethane, şimdi yıkıntılar arasında unutulup kalmış gibi görünüyordu. İnce cam vitrinleri kırılmış, raflar çökmüş ve ürünler paramparça olmuştu. İç mekan tamamen güneş ışığına açılmıştı; çatlamış tavan, kırık duvarlar ve yerdeki enkazla birlikte görülebilir haldeydi. Eskiden canlı renklere sahip olan döşemeleri, şimdi yıpranmış, yırtılmış ve çamurun altında kalmıştı. Ne kadar da üzücüydü.

Başımı sallamadan yapamadım. Birkaç dakika sonra karşıma bir apartman çıktı. Bu apartman, kıyamet sonrası şehirde çürümeye terk edilmiş bir hâlde yükselen izbe bir yapı gibi görünüyordu. Beton duvarları yarı çökmüş durumdaydı ve birçok pencereleri kırılmış ya da yaşananların etkisiyle tamamen yok olmuştu. Binanın dış cephesi, yosunlar ve küflerle kaplanmış ve yaşananların ağırlığı altında çatlamıştı. Yarı açık halde asılı kalan kapılar ve kırık camlar, binanın içinden geçmişe dair bir bakış açısı sunuyordu. İçinde görebildiğim bazı eski eşyaların yerlere dağıldığı, çürümüş ahşap zeminlerin üzerine serpilmiş toz tabakasıyla kaplanıyor oluşu ister istemez üzülmemi sağladı. Gördüğüm merdivenlerin bir bölümü yıkılmış, bir kısmı ise tehlikeli bir şekilde sallanmaktaydı. Böylece binanın üst katlarına erişim zor görünüyordu.

Çevreme bakmayı kesip yeniden Niko’ya döndüğümde bana ilerlememiz gereken rotayı tarif etmeye devam etti, bense yönlendirmesine sadık kalarak ilerledim. İçimizdeki korku ve endişe, adımlarımızla birleşerek dört bir yanımızı sarıyordu.

Biraz daha ilerlediğimizde, aklıma Niko’nun erkek kardeşi Ivan aklıma geldi. Niko'nun onun hakkında bir şey dememesi, acaba ondan neden söz etmiyor diye düşünmeme sebep oldu.

"Ivan," dediğimde Niko birden adımlarını kesiverdi. Başını yavaşça bana çevirirken kaşları çatılmıştı. Yüzünde beliren ifade, bu isimden hoşnutsuz olduğunu açıkça gösteriyordu. İsmini söylüyor oluşum onu rahatsız etmişti. “O yaşıyor mu peki?”

Çenesindeki kasılmayla birlikte gözlerinde derin bir karanlık belirdi. Bana öfke dolu bir bakış atarken bedenimin derinden ürpermesine sebep oldu. Sanki içindeki karanlık bir varlık uyanmış, ruhunda bir yerlerden fısıltılar yükselmişti. Sözleri keskin bir hançer gibi beynime saplandı, beni fazlasıyla rahatsız ederken canımı yaktı.

Ciddi miydi söyledikleri? Gözlerim ona odaklanmış, kaçış arayan bir hayvanın bakışlarıyla karşılık veriyordu. Ivan'ın hayatta oluşu beni çok ama çok ilgilendiriyordu. Aynı okula gidiyorduk, birbirimize çok yakın olmamamıza rağmen hayattaysa eğer onun yaşıyor oluşu bizim geleceğe daha umutla bakmamızı sağlayabilirdi.

"Dünyanın karanlığının içinde nasıl bir zorlukla mücadele ettiğimizi görmüyor musun?" dedim. Sesimdeki titreklik ölümün soğuk nefesini yansıtıyordu. "Aranızdaki geçmiş önemsiz. Artık tamamen farklı bir dünyadayız. Eğer o hayattaysa, onu bulmalı ve gücümüzü birleştirerek karanlığa, bu lanet olasıca dünyaya birlikte meydan okumalıyız. Ayrıca, Ivan'ı ölümün pençelerine teslim edemeyiz."

Söylediklerimi düşünmeye başladığında lanet olasıca aklından neler geçtiğini anlamakta zorluk çekmeye başladım. Yüzündeki ifadeyi anlamak imkansızdı. Dolayısıyla konuşana kadar ne düşündüğünü bilemeyecektim.

İsteksizce "Tamam," dedikten sonra tekrardan yürümeye başladı. İçimden öfkeyle küfrettim. Tanrım! Derdi neydi? Neden Ivan’ı istemiyordu? Neden böylesine gönülsüzdü? Dahası geçmişte ne olmuştu?

Bu karanlık yolculukta tek başına değildim, onunla birlikte ilerlemeye devam ederken ne kadar kalabalık olursak o kadar güçlü bir duruş sergileyeceğimize dair olan düşüncem asla değişmemişti.

"Yolumuz uzun ve çıkmazlarla dolu. Gözlerini dört aç, her adımımızda karanlığın tuzağına düşebiliriz. Tekrar seni kurtarmak için uğraşmak istemem. Ayrıca, geride kalmamanı sağlamalıyım. Buraları senden daha iyi biliyorum. Dolayısıyla sana rehberlik etmeye devam edeceğim."

Emri vaki yapmasını ve sinirimi bozan sözcüklerini görmezden gelerek sessizce ilerlemeye devam ettim. Molozlar ve enkazlar arasından zorlukla atlayarak, yıkılmış araçların üzerine tırmanarak ilerlemeye çalıştık. Her adımımızda tozlar havada dans ediyor, dökülen molozların çıkardığı gıcırtılarla birlikte karanlık atmosfer daha da boğucu hâle geliyordu.

Niko'nun yüz ifadesi, konuşmaktan kaçındığını ve içindeki endişenin büyüdüğünü gösteriyordu. Kaşları hala çatıktı, elindeki silahı sıkıca tutuyor ve çevresine gözleriyle sürekli teyakkuz halinde bakıyordu. Ben de onun adımlarını takip ederek dikkatle etrafı gözlemledim.

Araçların ve binaların yıkıntıları, koca gövdeleriyle etrafa saçılmış durumdaydı. Camlar kırık, metal parçaları yamuk yumuk ve binaların çatıları çökmüş vaziyetteydi. Bir zamanlar ev olan yapılar, şimdi sadece hayaletvari gölgelerdi. Pencerelerinden içeri giren hafif bir rüzgar, sallanan perde parçalarını dans ettiriyordu. Sokaklar bomboştu, sessizlik sadece yıkılmışlığın ve yalnızlığın hakimi olmuştu.

Sonunda hedefe varmıştık, onların yaşadığı yere. Hava henüz solgun bir aydınlıkla belirsizce aydınlanıyordu. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, güneşin ışığına engel oluyor ve atmosfere karanlık bir hava yayıyordu.

Evlerin kalıntıları, yıkıntıların arasından belirsiz bir siluet olarak yükseliyordu. Duvarları çatlak, pencereleri kırık, çatıları yarılmış ve balkonları çöküntü halindeydi. İçlerinde bir zamanlar sıcacık ailelerin yaşadığı düşünülen odalar, şimdi karanlık ve sessiz birer hayalet yuvasıydı. Evlerin kapısını aralayıp içeri giren esintiler, yıkıntıların içinde yankılanarak hüzünlü bir melodiye dönüşüyordu.

Niko, adım atmaya son verip karşısında yükselen binaya bakarken, nefes alışverişinin hızlandığını fark ettim. Kaşları hâlâ çatıktı, sıkıca tuttuğu silahı elinden bırakmıyor ve dikkatle çevresine göz gezdiriyordu. Ben de istemsizce aynı şekilde davrandım. Dökülen tozlar ve molozların arasında gözüme çarpan evler, adeta yıkıntıların pençesindeki hayaletler gibiydi. Binaların çürümüş kapıları, kırık camları ve dökülen harçlarıyla, geçmişin izlerini taşıyan anıtlara dönüşmüştü. Yıkılmış evler, içlerinde sakladıkları hikayelerle beraber sessizce fısıldıyordu.

Eliyle evi işaret ettikten sonra hızla adımlarla yürümeye başladı. Göz ucuyla etrafı taradığımı fark ettiğinde bana hafifçe gülümsedi. Ben de sessizce onun peşinden ilerledim, adımlarımı onunkiyle uyumlu hale getirerek.

Binanın kapısını açmadan önce, sırtını duvara yasladı ve birkaç saniye bekledi. Yüzünde beliren ifade, çevreyi kontrol etme ve tehlikeleri hissetme isteğinin bir göstergesiydi. Nefesimi tutup ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştım.

“Ses yok,” dedikten sonra duvara yaslanmayı bırakıp kapıyı açmak için hareketlendi. Kapıyı itip dikkatli gözlerle karanlığa göz attığında, bu ciddi hali beni daha da tedirgin etti. Gözlerini darbeler ve tehlikeler için eğitmiş gibiydi.

“Kimseyi görmüyorum,” dedikten sonra içeri girdi. Peşinden ben de binaya adımımı attım. Hemen kapının ardındaki koridora girdiğimde havanın yoğunluğu, içerideki yaşanmışlıkları yansıtıyordu.
Koridor, bir zamanlar ailelerin geçtiği, sevgi ve neşe dolu bir mekan olmalıydı. Ancak şimdi, her adımda yankılanan sessizlik, ıssızlığı hissettiriyordu. Duvarlar kabarmış, boyalar soyulmuş ve nemden sararmıştı. Zemindeki halılar parçalanmış ve toz tabakasıyla kaplanmıştı. Gözlerim, koridor boyunca süzülürken birçok kapının kırık olduğunu ve açık durumda olduğunu fark ettim. İçeriden dışarıya sızan zayıf ışık, koridorun sonundaki kapının aralığından süzülüyordu. Eşyalar dağılmış, yerlere düşmüş ve kırılmıştı. Kırık camlar, eşyaların üzerine yığılmış toz ve çatlak duvarlar, yaşanan kaosu hatırlatan izlerdi.

Niko ile birlikte merdivenleri tırmanmaya başladığımızda, açık olan dairelerin içine göz attım. Bu daireler bir zamanlar insanların yaşadığı yerlerdi ve geçmişte hayat dolu bir mekan olmalıydı. Ancak şimdi, dairelerin kapıları yarı aralık, bazıları ise tamamen açıktı.

Hiç düşünmeden içlerinden birine girdiğimde fazkasıyla dikkatli ve temkinliydim.

İçerideki eşyalar dağılmış, yerlere düşmüş ve kırılmıştı. Mobilyalar devrilmiş, eşyalar parçalanmış ve dairelerde bir zamanlar yaşanmış olan hikayelerin izleri kalmıştı. Duvarlar ve tavanlar çatlaklarla doluydu. Duvarlardaki fotoğraflar yarı yamalak asılı duruyor, unutulmuş anıları hatırlatıyordu.

İnsanların telaşla ayrıldığı izlenimini veren eşyalar, izler ve döküntüler hala yerinde duruyordu. Dolapların kapakları açılmış, içindeki giysiler dağılmış ve yırtılmıştı. Kitaplar yerlere dağılmış, sayfaları parçalanmıştı.

Her adımımda ayaklarımın altındaki kırılmış cam ve çatlak zeminin sesleri duyuluyor, evin sessizliğini ve kıyametin izlerini daha da vurguluyordu. Gördüğüm her detay, burada yaşayan ve hayatını kaybeden ya da bizim gibi sığınağa ulaşabilen bir ailenin varlığını belli etmekteydi.

Yerdeki kırık tabaklar, çatal bıçak gibi şeylerden dolayı çok gürültü çıktığı için kimse olmasa bile içimdeki ses dikkatli olmamı söylüyordu. Kontrolüme devam ederken çekmecelerden birini daha açtım ve içini karıştırmaya koyuldum. Birkaç tane mermi ve ıvır zıvırlar harici bir şey çıkmadı.

Mermiyi cebime yerleştirirken, soğuk metalin tenime değdiği hissiyatı ürpermeme sebep oldu. Mutfaktan adımlarımı dışarı taşıdığımda, gözlerim salona çevrildi ve gördüğüm manzara beni dehşete düşürdü. Kırılan tabakların her bir parçasının yerdeki dağılışıyla oluşan kırıntı sesleri, çatal bıçakların çarpışma-larından yükselen metalik tınılar, salonun sessizliğini delip geçiyordu.

Kırık çerçevelerin altında sıkışmış fotoğraflar, bir zamanlar gülümseyen yüzlerin hüzünlü anılarını sergiliyordu. Parçalanmış koltuklar ve düşmüş avize, salonun bir zamanlar sıcaklık ve huzur dolu bir yaşam alanı olduğunu hatırlatan hüzünlü simgelerdi. İnsanların hayat hikayeleri, bu kırık eşyaların ardında saklıydı.

Salondan ayrılıp banyoyu bulmak için yol almaya başladığımda, kapının koluna bastırmama rağmen karşılaştığım güçlük beni hayal kırıklığına uğrattı. Kapının verdiği direnç, içerideki gizemlerin beni çağırdığını hissettiriyordu. Ancak kararlılıkla diğer odalara yönelmeye devam ettim. Çünkü kapının ardında ya bir şey vardı ya da kapı kilitliydi. Dolayısıyla kilitliyse anahtarı bulmam ya da arkasında bir şey varsa onu itebilmem gerekiyordu.

Adımlarımın ahşap zemindeki sesi, evin sessizliğini yarıp geçti. Yatak odası ve çocuk odası olduğunu tahmin ettiğim odalarda, perdelere dokunan hafif bir esinti, burada bir zamanlar sıcak bir yaşamın olduğunu hatırlatan bir nostalji rüzgarı estiriyordu. Gözlerim dolapların içindeki düzeni araştırdı, dolgulu oyuncakları gördüğümde bir zamanlar burada olan sevgiyi hissettim. Niko'nun uyarısıyla birlikte, bu odayı geride bırakıp umutsuzluğa kapılmadan adım atmayı sürdürdüm.

Dışarı çıktığımda, gözlerim evin karşısındaki daireye takıldı. Kapının kilitli oluşu, merakımı daha da artırdı. Dairenin dış cephesi, solgun renklerle kaplı, çatlaklarla bezenmişti. Her çatlak hapsedilmiş sırların tanığı gibiydi.

Gözlerim yavaşça daireyi taramaya devam etti. Bir an olsun bakışlarımı ayıramıyordum. Bu sessizlik yerde yaşanan gizemleri çözmeye çalışmak fazlasıyla ilgili çekici görünüyordu. Eve girişin engellenmiş olması, beni daha da meraklandırdı.

Başımı iki yana salladım ve Niko’nun peşinden her ne kadar bunu istemesem de ilerledim. Merdivenleri yukarı çıkmaya başladığımızda, her adımda tahta basamakların cızırtısı duyuluyordu. Üst kata doğru ilerlerken, kapıların ağır ve eski demirik seslerle açılıp kapandığını duydum.

Niko'nun ailesinin yaşadığı daire olduğunu düşündüğüm bir dairenin önünde durduğumuzda, içimde daha önce hissetmediğim bir heyecan belirdi. Gözlerim Niko'ya doğru kaydı ve içten bir kaygıyla, "Sen iyi misin?" diye sordum. Sözlerimdeki titreklik, derin bir endişe ve paylaşılan bu karanlık dünyada birbirimize tutunma arzusunu yansıtıyordu.

Niko, ciddi bir ifadeyle yüz ifadesini koruyarak, "İyiyim" dedi. Sesindeki çatışma ve gözlerindeki yorgunluk, bu zorlu dünyada ayakta kalmaya çalışmanın verdiği bir ağırlığı taşıyordu. “Neden iyi olmayayım ki?” diyerek konuşmayı sürdürdü. İşin aslının öyle olmadığını bilmeme rağmen üstelemedim.

Evin içine girdiğimizde oldukça soğuk olduğunu fark ettiğim için ürpermeden yapamadım. Niko’nun güçlü adımlarını takip ederek peşinden ilerledim. Ivan’ın odası olduğunu düşündüğüm bir odaya girdiğimde oda diğer alanlara nazaran daha soğuktu.

Eski ahşap mobilyaların üzerine biriken toz, yerdeki izler ve duvarlardaki çizikler geçmişin acı hatıralarını yansıtıyordu. İvan'ın odasında bir zamanlar renkli tablolar ve fotoğraflar asılıydı, şimdi ise yıpranmış ve parçalanmış halde duvara dayanıyorlardı. Bu manzaraya tanıklık etmek, içimi hüzün ve boşluk duygusuyla dolduruyordu.

Niko'nun kalbi şu anda hiç kuşkusuz hızlı bir şekilde çarpıyordu. Heyecan ve endişe şu anda bir araya gelmişti. O kadar titriyordu ki, kağıda dokunurken eli hafifçe sarsılıyordu. Parmakları yavaşça kağıdın yıpranmış kenarlarına dokundu ve bir an için kağıdın yaşadığı zorlu süreci hissetti. Gözleri, soluk yazıları takip ederken, kağıdın her bir kıvrımı ve solgun yazılarındaki çizgilerin arasında saklı olan anlamı çözmeye çalıştı.

Kağıdı avuçlarının içine alırken, Niko'nun sesi hafifçe titriyordu. "Kendimi güvende hissetmek için New Jersey'deki Shoeld'a gidiyorum."

Ivan'ın bu cümlelerini sesli bir şekilde okumaya başladı. Her harfin yankılandığı odada, Ivan'ın endişesini ve umutlarını bir arada taşıyan bu mektubu paylaşmanın ağırlığını hissetti. Kağıdın üzerindeki çizikler ve buruşmuş noktalar, Ivan'ın iç dünyasındaki sarsıntıların izleriydi. Niko, bu küçük ayrıntılara odaklandıkça, Ivan'ın ne kadar zor bir karar aldığını daha iyi anlıyordu.

Gözlerim odadaki yıkıntıları taramaya başladığında, anılarla dolu oyun alanını yalnızca kırık oyuncaklar ve yıpranmış posterlerin süslediğini gördüm. Yıllar önce neşeyle geçirdikleri zamanların izleri, şimdi sadece yıkımın ve kayboluşun birer hatırasıydı. Bu odanın içinde şu anda olmayan Ivan'ın neden bu kararı aldığını anlarken, yıkıntılar arasında saklı olan ipuçlarını takip etmek istedim. Her bir eşya, her bir çatlak ve her bir iz, onun hikayesini anlatıyordu.

"Bu yeri biliyor musun?" diye sorduğumda, içimde garip bir ürperti hissettim. Yıkımın pençesine düşmüş olan bu alanı gözlerimle tararken, yıpranmış binaların çatılarından sarkan demir parçaları ve enkaz yığınları gözlerimin önünde belirdi.

Saçlarımı bir tokayla düzeltmeye çalışırken, Niko başını hafifçe salladı. Düşünceli bir ifadeyle, "Bilmiyorum," dedi. “Ama öğrenebilirim.”

Merakla, "Nasıl?" diye sorduğumda Niko, belinden çıkardığı telsizi elinde sıkıca tuttu. Parmakları, telsizin düğmelerine dokunurken, gözlerinde kararlılıkla parlayan bir ışıltı vardı. Telsizin soğuk metal yüzeyine temas ettiğinde, ellerindeki titreme hafifledi ve kendini daha güçlü hissetti.

"Bu telsiz, askeri birlik tarafından kullanılıyor," diyerek açıkladı Niko. Sesindeki ciddiyet hissediliyordu. "Bize iletişim imkanı sağlayacak bir araç. Ancak buradaki antenler zarar gördü, yani sağlam bir anten bulmamız gerekecek."

Lütfen aşağıdaki soruları cevaplayınız.

1) Bölümü nasıl buldunuz?

2) Dünya gerçekten de bu hale gelebilir mi?

3) İnsanlar malum çok kötü. Sizce doğa bir gün intikamını alacak mı?

4) Niko ile Lily, ileriki bölümlerde sizce yakınlaşacak mı?

5) Önümüzdeki bölümde sizce neler olacak?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

123okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.