TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 2

Vaveyla Yazarı: Ceren Oktay

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 2

Merhaba canlarım. Nasılsınız?

Okumaya başladığınız saati ve tarihi buraya yazın lütfen.

Kitabımı arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın!

✨✨✨

Birkaç saniye sonra gözlerimden yaşlar boşalmaya başladığında, annemin dünkü akşam yemeğindeki sözleri aklıma geldi. Masada bana, "Ivan'ın anne ve babasıyla birlikte bir iş yemeğine katılacağız. Bizi bekleme," demişti. Bu gerçeği hatırlamak, canımı daha da yaktı. Demek ki o iş yemeğine giderken başlarına bu gelmişti.

Ivan, benimle aynı yaşta olan ve aynı okula giden bir gençti. Şu anda benimle sığınakta olan genç adam, Ivan'ın abisiydi. Çocukluğumdan beri ona hayrandım. Özellikle gözlerine ve dudaklarına bayılıyordum. Ne kadar büyürse büyüsün, değişmemişti. Hatta yaşının ilerlemesi onu daha da yakışıklı kılmıştı.

İki senedir burada olmadığı için onu başta tanıyamıyor oluşum normaldi. Ses tonu çok değişmiş, daha da olgunlaşmıştı. Eğer başka bir zamanda olsaydık, ona hayran hayran bakmaktan kendimi alamaz, gözlerimi asla gözlerinden çekmek istemezdim.

Ama bugün, gözlerimdeki yaşlar, içimdeki korku ve üzüntü ona odaklanmamı zorlaştırıyordu.

Ağlayışım giderek şiddetlenirken, Ivan elini uzatarak omzumu tuttu. Önümde eğilerek sağ elini uzattı ve çenemi kavradı. Gözlerim hemen ona döndü, bakışlarımız birbirine kenetlendi

Gözlerimin şişmiş olması kaçınılmazdı, gözyaşları yüzümü ıslatmıştı. Ona odaklandığım anda, yüzünü bulanık bir şekilde gördüm. Bu bulanıklık, içimdeki üzüntünün daha da yoğunlaşmasına sebep oldu. İçimdeki duyguları bastırmak için yumruklarımı sıkmak ve dizlerimi dövmek, ağlamaya devam etmek istedim.

"Ağlama," dediği zaman sesi o kadar yumuşaktı ki, sanki içindeki merhameti tüm varlığıyla hissettiriyordu. Onun bana kızacağını düşünürken böyle davranması şaşırmama sebep olmuştu. Karşısında zayıf bir şekilde dururken, hiçbir kelime dökemiyor ve aklımı kullanamıyordum.

"Ağlamam mı gerekiyor?" diye sorduğumda başını salladı. "Evet," dedi sessizce. "Gözyaşların onları geri getirmeyecek."

Kalbimin ritmi hızlanıyor, ellerim titremeye başlıyordu, tüm bedenim bu durumun acı gerçeğinin bana hissettirdiğini ortaya seriyordu. Onun bu sözleri, beni daha da hüzünlendirmiş ve gözyaşlarım bir sel gibi akmaya başlamıştı. Lanet olsun! Mantığı-mı kullanamıyor, düşüncelerimi toparlayamıyordum.

Çenemi tutan elini çekti ve "Sanırım biraz sakinleşmen için zaman vermem gerekiyor," dedi. Yavaşça ayağa kalktı. Oturduğu sandalyenin ayağa kalkarken çıkardığı gıcırtı sesini duydum. Bunun ardından sığınakta ikimizin nefes alışverişi ve benim ağlamalarım dışında bir ses olmadı.

Aradan geçen birkaç saniye, zorlu bir iç mücadeleyle birlikte kayboldu. Gözyaşlarımı sildiğimde, hışırtılı fermuar sesi kulaklarımda yankılandı.

Çantasını karıştırmaya başladığında, içinde aradığı şeyi bulmak için dikkatle çabalamaktaydı. Nihayet elini çantadan çektiğinde, bir paket kağıt mendili avucunda tuttuğunu fark ettim. Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında çantasını yere bıraktı, sonra bana döndü. Paketi uzatarak, "Bunu kullanman gerektiğini biliyorsun," dedi. Sözleri, içinde bulunduğum durumun vahametini bir kez daha hatırlattı.

Burnumu çekerken titreyen omuzlarımı hissettim. Ağlamam sona ermiş olsa da bedenim hala üzüntüyle sarsılıyordu. Uzattığı paket mendili alırken "Teşekkür ederim," dedim. Hiçbir şey söylemedi. Sadece omuz silkmekle yetindi.

Paketi açıp içinden bir mendil çıkardıktan sonra gözyaşlarımı silmeye başladım. Burnumu sildikten sonra zorlukla ayağa kalktım ve mendili çöp kutusuna attım. Bir mendil daha alarak yüzümü, gözlerimi ve burnumu temizledim, ardından aynaya doğru ilerledim. Nasıl göründüğümü merak ediyordum. Muhtemelen, lise dizilerindeki ezik öğrenciler gibi bir görüntü sergiliyordum.

Aynada yansıyan yüz, beklentilerimin tam da karşılığıydı. Gözlerim, ağlamaktan şişmişti ve yanaklarımın üzerinde ağlamamın sebep olduğu kızarıklıklar vardı. Saçlarım karışmış, bazı kısımları toz ve topraktan bembeyaz olmuştu. Ancak toz ve kirin sadece saçlarımda olmadığını fark etmek için aynaya birkaç saniye daha bakmam gerekti. Kıyafetlerimin çoğu da bu toz ve kirden nasibini almıştı.

Sıkıntılı bir nefesle, kullanacağımız banyo alanına doğru ilerledim. Su hafifçe açıldığında yüzümü yıkamaya başladım. Suyu idareli kullanmamız gerektiğini biliyordum, çünkü burada ne kadar kalacağımızı bilmiyorduk ve su kaynağımızın sınırlı olduğunu biliyordum.

Yüzümü ve üstümü başımı içesine temizledikten sonra suyu kapatıp, genç adamın yanına geri döndüm. "Niko, teşekkür ederim," dedim ve tekrar sandalyeye oturdum.

"Önemli değil," diyerek yanıtladı.

Sığınağın sessizliği üzerimize çöktüğünde, titreyen ellerimle çantamdan çıkardığım cep telefonumu ve laptopumu kavradım. Aceleyle masanın üzerine yerleştirip sandalyeye oturdum. Laptopu elektrik kaynağına takar takmaz, tarayıcılardan rastgele birini seçip son dakika haberlerine göz attım.

Gözlerim, sadece bulunduğumuz yerde değil, tüm dünyada ortaya çıkan tuhaf bulutlara dair haberlere takıldı. Karanlık ve gizemli bu bulutlar, dünya genelinde alarm zillerinin çaldığını haber veriyordu.

Ruhumun derinliklerine işleyen manzaralar karşısında sakin kalmaya çabalarken, hayatta kalan insanların güvenli bölgelere tahliye edilmeye başlandığını ve dünya liderlerinin olağanüstü hal ilan ettiğini öğrendim. Olağanüstü hal ilanının ardından, dünyayı saran bir panik ortamı hakimdi. Bu durumun, gördüklerimden daha korkunç bir boyutta olduğunu fark etmek, içimde daha da büyük bir tedirginlik yarattı.
Sosyal medya hesabıma giriş yapmaya çalıştığımda, uygulamaların açılmadığını gördüm. Anlaşılan sunucuları çökmüş durumdaydı. Bu durum, içimde derin bir endişe uyandırdı. Arkadaşlarım arasında hayatta kalanların olup olmadığını kontrol etmek istedim, ancak iletişimi hiçbir şekilde sağlayamıyordum. Telefonumu kullanarak yakınlarımla iletişime geçmek istediğimde, aramaların gerçekleşmediğini fark ettim. İletişim dünya genelinde tamamen kopmuştu.

Birkaç saniye sonra, telefonum ve bilgisayarım da çöktü. Öfkeyle küfrettim. Şimdi ne yapacaktım? Dünyanın durumu hakkında bilgi sahibi olamaz mıydım? Elimdeki araçlar artık kullanılamaz hale gelmişti.

Dünyada sadece benim ve Niko'nun olduğu hissi, içimde kötü bir duyguya yol açtı. İnsanlığın yok oluşuna mı tanık oluyorduk yoksa? Bu gerçekten de korkunç bir durumdu. Ve daha da korkunç olan şey, bu durumun uzun bir süre devam edeceğinin işaretleriydi.

"Durum tahmin ettiğimden daha da kötü gibi görünüyor," dedi Niko, başımı sallayarak onayladım. Elindeki telsizle iletişim kurmaya çalışsa da, benim gibi başarılı olamadı.

"Görünüşe göre, burada uzun bir süre kalacağız gibi," dediğinde sessiz kalmaktan başka seçeneğim yoktu. Ne diyebilirdim ki? Haklıydı.

***

Sığınakta Niko ile birlikte vakit geçirirken saatlerin günleri, günlerin ise haftaları kovaladığını fark ettim. Depremler artık eskisi gibi sarsıcı olmuyordu. Bu durum bizi rahatlatmıştı ve daha da önemlisi, sığınağa girmeden önce duyduğumuz ürkütücü seslerin sessizliğe gömüldüğünü hissetmek bize umut veriyordu.

Yaklaşık iki hafta boyunca burada, elimizdeki oyunları oynayarak, kitapları okuyarak ve sınırlı olan su ve yiyecek kaynaklarımızı idareli kullanarak zaman geçirdik. Ancak artık sessizlik kendini o kadar belli ediyordu ki, dışarı çıkma vaktimizin geldiğini anladım.

Ani bir kararla ayağa kalktım ve sığınağı terk etmek için hazırlıklara başladım. Niko merakla gözlerini bana dikti ve "Ne yapıyorsun?" diye sordu.

"Burada daha fazla kalmak istemiyorum. Eğer tehlike geçtiyse, normale dönmemiz gerekiyor," dedim kararlı bir şekilde.

Sırt çantamı masanın üzerine bıraktıktan sonra kapıyı açtım ve dikkatle etrafı gözlemlemeye başladım. Diğer tarafın güvenli olup olmadığını anlamaya çalışırken içimde garip bir korku belirdi.

Kontrolüm devam ederken nefes almamın zorlaştığını fark ettim ve birkaç saniye içinde boğazımın sıkıştığını hissettim. Hızla sığınak içine geri döndüm ve kapıyı arkamdan kapattım. Nefes almam güçlükle gerçekleşirken öksürüklerim şiddetini daha da arttırmıştı.

Hareket etmekte zorlanarak, sığınağın içindeki maskeyi bulup takmak için harekete geçtim. Nihayet maskeyi elime alıp taktıktan sonra rahatladım ve nefes almam kolaylaştı. Artık eskisi kadar güçlü bir şekilde öksürmüyordum.

Taktığım maske, felaket filmlerindeki ilk yardım ekiplerinin ve askerlerin kullandığı gibi bir maskeydi. Gaz maskesi olarak adlandırılıyordu. Sığınağın içinde, maskeyi takarken kullanabileceğim birçok filtre bulunuyordu. Bu filtrelerin ambalajından çıkartıldığında her on iki saatte bir değiştirilmesi gerekiyordu.

“Neler oluyor?” diye sorduğunda Niko “Dışarıda nefes almak imkansız,” diyerek açıklama yaptım. Elimle diğer maskelerden birini işaret etmemin ardından “Benimle gelmek istiyorsan taksan iyi edersin,” dedim.

Sırt çantamın içini boşaltarak konserve gıda, su, bir parça yedek kıyafet, ilk yardım malzemeleri, tuvalet kağıdı ve maskenin kartuşları gibi hayati şeyleri içine yerleştirdim. Zorlu şartlarda hayatta kalmamı sağlayacak bu malzemeler, umutsuz bir dünyada hayatta kalma mücadelemde bana güç verecekti.

Ailem, beni olası tehlikelere karşı korumak için silah kullanmayı öğretmişti. Dolayısıyla yanıma buradaki silahlardan iki tanesini ve silahlar için yeterli miktarda mermiyi yanıma aldım. Niko da hazırlığını tamamladı ve benim gibi silahları kuşanıp yedek şarjörlerini kemerine taktı. Maskeyi takmasının ardından birbirimize güven dolu bir bakış attık, artık dışarı çıkmaya hazırdık.

Derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı dikkatlice açtım. Dışarı çıktığımızda sessizlik beni derinden etkiledi. Daha önceki gürültü ve kaosun ardından bu sessizlik oldukça rahatlatıcıydı.

Kapıyı arkamızdan kapatırken maske sayesinde nefes almakta zorluk çekmediğimi fark ettim. Gerçekten, maske hayat kurtarıcı bir ekipmandı.

El fenerinin ışığıyla önümüzü aydınlatarak ilerlerken, hızla atan kalbimin hızını kontrol etmek için kendimi zorladım. Adımlarımı dikkatle atıyor, her an tetikte olmam gerektiğini hissediyordum.

Yüzeye çıkışı sağlayacak merdivenlere yaklaştığımızda derin bir nefes aldım ve aldığım nefesi geri verdim. Titizlikle merdivenleri tırmanmaya başladım.

Tepede bizi bekleyen kapakla karşılaşacağımızı bilerek gözlerimi kapattım. Birkaç basamak daha çıktıktan sonra görmeyi beklediğim kapakla karşılaştım ve kapağı ittim. Kapak tamamen açıldığında yavaşça gözlerimi araladım, ancak karşımda beklediğim parlak ışığı göremedim. Çevremde ne bir ışık ne de bir ses vardı.

Dikkatlice dışarı çıktığımda, el fenerinin ışığıyla aydınlattığım manzara karşısında donup kaldım. Bu, beklediğimin tamamen dışında bir manzaraydı.

Lütfen aşağıdaki soruları cevaplayınız.

1) Bu kısmı nasıl buldunuz?

2) Sizce sonraki kısımda neler olacak?

3) Kıyamet sonrası dünyada yaşasaydınız hayatta mı kalırdınız yoksa ölür müydünüz?

4) Karakterlerin yaşadıkları olaylarda hayatta kalmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

5) Niko ile anlatıcı, sizce ilerleyen bölümlerde nelerle karşılaşacak?

6) Yeni bölüm için heyecanlı mısınız?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

123okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.