TAHLİYE EMRİ kitap kapağı

5. bölüm / 5

TAHLİYE EMRİ

BÖLÜM 5:KAYIT DIŞI

Vaveyla Yazarı: Aleyna Akbaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 5:KAYIT DIŞI

Eski kanada açılan merdivenlere ulaştığımızda ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Kampüsün diğer tarafında sirenler, güvenlik anonsları ve koşuşturan insanların sesleri birbirine karışıyordu. Buradaysa yalnızca ayak seslerimiz vardı. Bir de duvarların içinden geldiğini düşündüğüm, düzenli aralıklarla tekrarlanan hafif bir tıkırtı. Sanki bina, bizden habersiz kendi içinde çalışmaya devam ediyordu.

Merdivenin başında durup aşağıya baktım. Floresan lambaların bazıları yanıyor, bazıları titriyordu. Duvar boyası yer yer kabarmıştı. Basamakların kenarlarında birikmiş toz, buranın uzun zamandır kullanılmadığını düşündürüyordu.

Ya da kullanılmadığına inanmamız isteniyordu.

Bu düşünce yüzünden midem sıkıştı. Bir insanın kendini güvende hissetmesi için bazen yalnızca kapısı kilitli bir odaya ihtiyacı olurdu. Benimse şu an hangi kapının arkasında olursam olayım, birilerinin oraya benden önce ulaşabileceğini düşünmem yetiyordu.

Telefonumu cebimden çıkardım. Ekranda hala o fotoğraf duruyordu.

Kuzey Blok - Eski Personel Kontrol Odası.

Fotoğrafın çekildiği saat, telefonumun gösterdiği zamandan on bir dakika ilerideydi. Ege'nin az önce söylediği gibi, bu tek başına hiçbir şeyi kanıtlamıyordu. Telefonun saati yanlış olabilirdi. Fotoğrafın bilgileri değişmiş olabilirdi. Hatta fotoğrafı bize gönderen kişi, özellikle böyle görünmesini sağlamış olabilirdi. Ama asıl mesele bunların neden yapıldığıydı. Bizi yanlış yere yönlendirmek istiyorlarsa neden eski personel kontrol odasının adını önümüze koymuşlardı?

Ya da oraya gitmemizi istiyorlar ve bizi bekliyorlardı. İki ihtimal de birbirinden beterdi.

"Ne düşünüyorsun?"

Poyraz'ın sesiyle başımı kaldırdım. Merdivenin birkaç basamak aşağısında durmuş, bana bakıyordu.

"İkimizin de aklından geçen şeyin aynı olmasından korkuyorum." Kaşları hafifçe çatıldı. "Bizi oraya çekiyor olabilirler."

"Gitmek zorunda değiliz."

Bunu söylerken beni ikna etmeye çalışmıyordu. Gerçekten kararın bana ait olduğunu düşünüyordu. Bu, nedense üzerimde daha büyük bir baskı yarattı. Çünkü gitmek istemediğimi söylersem rahatlayabilirdim. Buradan uzaklaşmayı deneyebilir, bir çıkış bulana kadar koşabilirdik. Ama o zaman arşivde gördüğümüz kayıtlar ne olacaktı?

Sekiz yıl önceki tahliye tatbikatı, yangından iki gün önce yapılan bakım talebi, bir gün önce değiştirilen tahliye güzergahı ve personel listesine düşülmüş o iki kelime...

Kayıt dışı.

Birilerinin sakladığı şeyin ne olduğunu bilmeden buradan çıkmak, bir süre sonra yeniden aynı sorularla karşılaşacağım anlamına geliyordu.

Başımı iki yana salladım. "Gitmemiz gerekiyor."

Poyraz birkaç saniye yüzümü inceledi. Sonra başını sallayarak merdivenlere döndü.

"Tamam. Ama bir şey ters giderse kayıtların peşinden gitmiyoruz. Önce çıkıyoruz."

"Anlaştık."

"Bu kadar kolay kabul etmene şaşırdım."

"Birazdan fikrimi değiştirebilirim. Tadını çıkar."

Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. O küçücük ifade bile sinirlerimi gevşetmeye yetmişti. Buna sevinmeli miydim, yoksa böyle bir anda birinin yüzündeki en ufak değişikliğe bile tutunacak kadar korkmuş olmama mı üzülmeliydim, bilmiyordum.

Arkamızdan gelen ayak sesleriyle ikimiz de döndük. Defne, Ege ve Kerem merdivenlere ulaşmıştı.

"Bir dahaki sefere," dedi Ege nefesini toparlamaya çalışırken, "bir yere gitmeden önce orada en azından bir sandalye olduğundan emin olabilir miyiz? Sürekli çömelmekten bacaklarımı hissetmiyorum."

"Sandalyeye oturunca yakalanırsan daha rahat yakalanırsın," dedi Kerem.

Ege ona baktı. "Bunu düşünmemiştim."

"Çünkü düşünmek yerine konuşuyorsun."

"Şu an eleştiri kaldırabilecek durumda değilim."

Normalde bu konuşmaya gülebilirdim. Hatta muhtemelen Ege'ye daha ağır bir şey söyleyip ikisini de uğraştırırdım. Ama gülümsemem yüzümde oluşmadan kayboldu.

Merdivenin üst tarafından metalik bir ses gelmişti. Bir kapı kapanmıştı. Hepimiz aynı anda başımızı kaldırdık. Ardından ayak sesleri duyuldu. Bir kişi değildi. En az iki kişi vardı ve sesleri giderek yaklaşıyordu.

Defne'nin yüzündeki ifade değişti. Ege'nin ağzı aralandı ama bu kez tek kelime etmedi. Kerem, merdivenin yukarısını gözleriyle ölçerken Poyraz bir basamak geri çıktı.

"Buraya geliyorlar," diye fısıldadım.

"Başka yol var mı?" diye sordu Defne.

Poyraz çevresine baktı. Merdivenin sağında, duvara gömülmüş eski bir kapı vardı. Üzerindeki yazıların çoğu silinmişti. Yalnızca soluk bir levhada Teknik Hacim kelimelerini seçebildim.

Poyraz kapının kolunu denedi. Açılmadı. Ayak sesleri yaklaşıyordu.

"Harika," diye mırıldandı Ege. "Bina da bizimle iş birliği yapmıyor."

Poyraz kapının altına eğilip eşiği inceledi. Sonra kapının yanındaki dar duvar boşluğuna baktı. "Burada eski bir tesisat geçişi olabilir."

"İnsan geçecek kadar mı?" diye sordum.

"Onu şimdi öğreneceğiz."

"Bu cümleyi daha önce de duydum ve sonrasında hayatımın en kötü birkaç dakikasını yaşadım."

"Bana güvenmiyor musun?"

Soruyu o kadar sakin sormuştu ki bir an cevap veremedim.

Güvenmek...

Poyraz'ı tanıyalı ne kadar olmuştu? Birkaç saat mi? Bir gün bile değildi. Buna rağmen en kötü anlarımda yanımda o vardı. Beni birden fazla kez tehlikeden çekip çıkarmıştı. Yaralı elini saklamaya çalışırken bile önce başkalarını düşünmüştü.

Ona güvenmek için yeterince nedenim vardı. Ama güvenmekle korkmamak aynı şey değildi.

"Sana güveniyorum," dedim. "İçinde ne olduğunu bilmediğim karanlık deliklere güvenmiyorum."

"Bu makul."

Diz çöküp duvarın altındaki dar metal kapağı yokladı. Kapağın bir kenarı gevşemişti. Poyraz parmaklarını araya sokup çektiğinde metal, rahatsız edici bir gıcırtıyla açıldı.

İçeriden soğuk ve ağır bir hava geldi. Aşağıda, boruların arasından geçen dar bir boşluk vardı. Öteki tarafı görünmüyordu. Üst merdivenden bir ses yükseldi.

"Alt katı kontrol edin. Burada bir yere geçmiş olmaları gerekiyor."

Artık düşünmek için vaktimiz yoktu. "Önce Defne," dedi Poyraz.

Defne itiraz etmedi. Çantasını öne alıp dikkatlice boşluğa girdi. Kerem ardından geçti. Ege, kapağın önünde bir saniye durup aşağı baktı.

"Şunu söylemek istiyorum," diye fısıldadı. "Benim bilgisayar mühendisliği okumamın sebebi kesinlikle bu değildi."

"Sonra şikayet edersin," dedim.

"Sonra şikayet edebilecek durumda olursam edeceğim."

İçeri girdi. Ben de arkasından eğildim. Boşluk sandığımdan daha dardı. Omzum metal borulardan birine sürtündü. Soğuk yüzey kıyafetimin üzerinden tenime değdiğinde irkildim. Dizlerimin üzerinde ilerlemek zorunda kaldım; her hareketimde kumaşın toza sürtünme sesi bana gereğinden fazla yüksek geliyordu.

Poyraz arkamdan girdi ve kapağı olabildiğince sessiz kapattı. Karanlıkta yalnızca telefonlarımızın ışıkları vardı.

Önümüzde Defne ilerliyordu. Kerem ona yol gösteriyor, Ege de arkamızdan gelen sesleri dinliyordu. Geçidin sonunda hafifçe aydınlanan bir bölüm görünüyordu. Tam oraya ulaşmak üzereyken yukarıdan sert bir darbe sesi geldi. Ardından metal kapak açıldı. Bir el fenerinin ışığı boşluğa düştü.

"Buradalar!"

Kalbim göğsüme sığmamaya başladı. Birisi kapağın kenarına vurdu. Metal titredi. Sonra bir ses duydum.

"İlerleyin!" diye fısıldadı Poyraz.

Hepimiz aynı anda hızlandık. Dar geçitte koşmak mümkün değildi. Dizlerim zemine çarpıyor, ellerim kaygan tozun üzerinde tutunacak yer arıyordu. Nefesim sıkışmıştı. Arkadan gelen metal sesleri, peşimizdekilerin kapağı genişletmeye ya da geçide ulaşmaya çalıştığını düşündürüyordu.

Önümüzdeki ışık bir an kayboldu. "Defne?" diye seslendim.

"Buradayım! Zeminde bir boşluk var, dikkat edin!"

Tam o sırada elim boşluğa geldi. Geçit aşağı doğru eğiliyor, metal bir basamağa dönüşüyordu. Alt tarafı karanlıktı. Ayağımı nereye koyacağımı göremedim. Bir an için kayacağımı düşündüm. Parmaklarımın altındaki zemin tozla kaplıydı. Elim tutunacak bir şey bulamadan ileri kaydı. Dizim metal kenara çarptı ve acıyla nefesim kesildi.

"Poyraz!"

Elim boşluğa doğru kayarken bileğimi yakaladı. Bir anda bütün ağırlığım koluma bindi. Omzum gerildi. Acıdan gözlerim doldu.

"Dur, kıpırdama!" dedi.

Sesi ilk kez bu kadar sert çıkmıştı. Diğer eliyle metal basamağa tutundu. Ben de boşta kalan elimle borulardan birini yakalamaya çalıştım. Parmaklarım kaydı. Aşağıya bakmamaya çalışıyordum ama karanlık, gözümün ucunda bile yeterince korkutucuydu.

"Poyraz, elim kayıyor!"

"Bak bana."

Başımı kaldırdım. Karanlıkta yüzünü tam seçemiyordum. Yalnızca telefon ışığının altında gerilen çenesini ve bana uzanan elini görebiliyordum.

"Bileğimi bırakma," dedim. Sesim düşündüğümden daha ince çıkmıştı.

"Bırakmıyorum. Diğer elini basamağa uzat."

Söylediğini yaptım. Parmaklarım metalin kenarına ulaştı. Poyraz beni yukarı çekmek için ağırlığını geriye verdi. Dizim yeniden zemine çarptı ama bu kez kendimi geçidin içine çekmeyi başardım.

Bir süre hareket edemedim. Nefes almaya çalışıyordum ama ciğerlerim sanki yeterince hava almıyordu. Göğsümün ortasında bir baskı vardı. Korkunun fiziksel bir şey olabileceğini biliyordum elbette. Yine de insanın kendi bedeninin kontrolünü kaybetmeye yaklaşması bambaşka bir histi.

Poyraz hemen yanıma çömeldi. "Neren acıyor?"

"Dizim."

"Başka bir yerin?"

"Sanmıyorum."

Yüzüme baktı. "Emin misin?"

Başımı salladım ama gözlerim dolmuştu. Buna sinirlenmek istedim. Şimdi ağlayacak zaman değildi. Beş kişi kaçıyorduk, arkamızda bizi yakalamaya çalışan insanlar vardı ve ben bir basamak yüzünden neredeyse düşüyordum. Ama korku mantık dinlemiyordu.

Poyraz'ın bileğimi hala tuttuğunu fark ettim. Parmakları gevşedi, fakat elini hemen çekmedi.

"Geçti," diye fısıldadı. "Düştün sanmıştım."

Ben de öyle.

Bu düşünceyi söylemedim. Yalnızca başımı eğip birkaç kez derin nefes aldım. Sonra elimi onun bileğinden ayırdım.

"İyiyim," dedim. Sesimi toparlamaya çalışarak. "Devam edebiliriz."

Bana inanmadığını yüzünden anlayabiliyordum ama tartışmadı.

"Bir dakika daha ver kendine."

"Bir dakikamız yok."

"Şu an bir dakikaya ihtiyacın var."

Bu kez karşılık vermedim. Çünkü haklıydı. Yukarıdan gelen sesler hala duyuluyordu. Birisi adımızı söylemiyor, doğrudan geçidin içine ışık tutuyordu. Bizi bulduklarını biliyorlardı. Ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyordum.

Artık daha geniş bir alanda olduğumuz için Poyraz ayağa kalktı ve bana elini uzattı. Bu kez tutunmak için düşünmedim bile.

Elini kavrayıp ayağa kalktım. Önümüzdeki dar geçitten çıkışa ulaştığımızda kendimizi eski bir bakım odasında bulduk. Duvarın dibinde paslı dolaplar, kırık sandalyeler ve üst üste yığılmış tahta parçaları vardı. Kapının altında ince bir ışık çizgisi görünüyordu.

Defne dizlerime bakmak istedi ama önce kapının arkasını dinledik. Koridorda kimse yoktu.

"Şimdi," dedi Defne alçak sesle, "izin verirsen dizine bakacağım."

"Gerçekten iyiyim."

"Bu cümleyi kuran insanların genellikle iyi olmadığını biliyor musun?"

"Senin mesleğin yüzünden hepimiz suçlu gibi hissediyoruz."

"İşe yarıyor demek ki."

Dizimin üzerindeki kumaş yırtılmamıştı ama pantolonumun altından kan lekesi yayılıyordu. Defne çantasından temiz bir gazlı bez çıkardı, yüzeysel sıyrığı temizleyip kapattı. Yanma hissi canımı acıtsa da ses çıkarmadım.

Poyraz bir köşede duruyordu. Kendi elindeki eski kesik yeniden açılmış, parmaklarının kenarında ince bir kan çizgisi oluşmuştu.

Bakışlarım ona kaydı. "Senin elin de kanıyor."

Elini arkasına çekti. "Önemli değil."

"Az önce bana aynı şeyi söyleme fırsatı vermedin."

"Çünkü senin dizin daha kötü."

"Bu, senin elinin kanamadığı anlamına gelmiyor."

Defne ikimize de bakıp iç çekti. "İkiniz de susup yaralarınızı gösterebilir misiniz?"

Kerem başını hafifçe eğerek araya girdi. "Ben tarafsız bir gözlemci olarak ikinizin de Defne'yi kızdırmamanızı öneriyorum."

Ege duvara yaslanmış, hala nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. "Ben de tarafsız bir gözlemci olarak bir daha hiçbirinizin peşinden dar deliklere girmeyeceğimi açıklıyorum."

"Bir sonraki kapıda fikrin değişir," dedim.

"Bundan hiç şüphem yok. Sorun da bu zaten."

Kısa bir sessizlik oldu. Biraz önce düşmek üzere olduğum an aklıma yeniden geldi. Bileğimde Poyraz'ın parmaklarının bıraktığı baskıyı hala hissediyordum. O anı hatırladıkça kalbim yeniden hızlanıyordu.

Korkmuş olmamdan çok, ne kadar kolay çaresiz kalabildiğimi görmek canımı sıkmıştı. Birkaç saniyeliğine bütün kararlarım, bütün mantığım elimden alınmıştı. Tek yapabildiğim birinin beni tutmasını beklemekti.

Poyraz yanıma geldiğinde bakışlarımı kaçırdım. "Bir daha öyle bir şey olursa," dedim, "beni çekmeden önce haber ver."

Bir an sustu. "Bir dahaki sefere düşmemeni sağlamaya çalışacağım."

"Bu da bir cevap sayılır."

"Elimden geleni yapıyorum."

Bunu söylerken sesindeki ciddiyet, söyleyebileceğim bütün şakaları boğazımda bıraktı. Ona teşekkür etmem gerektiğini biliyordum. Fakat kelimeyi ağzıma aldığımda, sanki az önce yaşadığım korkuyu da kabul etmiş olacaktım.

Yine de başımı kaldırıp gözlerine baktım. "Teşekkür ederim."

Poyraz'ın yüzündeki ifade yumuşadı. "Rica ederim, Ceylin."

Adımı söylerken sesinde tuhaf bir sakinlik vardı. Bu sakinliğe tutunmak istedim ama kendime izin vermedim. Birine güvenmeye başlamak, onu yeterince tanımak demek değildi. Hele ki bizi kimin neden kovaladığını bilmediğimiz bir yerde hiç değildi.

Telefonum titrediğinde irkildim. Hepimiz aynı anda ekrana döndük. Bu kez mesaj değildi. Fotoğrafın dosya bilgilerini yeniden açmıştım; ekranın altındaki küçük simgeye yanlışlıkla dokunmuştum.

Fakat bir ayrıntı gözüme takıldı. Fotoğrafın konumu yalnızca eski personel kontrol odasını göstermiyordu. Dosyanın içinde, ilk bakışta fark etmediğim bir klasör adı daha vardı.

PK-08 / PERSONEL DEVİR KAYITLARI

"Bu ne?" diye mırıldandım.

Ege yanıma gelip ekrana baktı. "Dosyanın içine gömülmüş bir klasör yolu olabilir. Ama telefonun bunu nereden okuduğunu anlamak için orijinal dosyayı incelemek gerekir."

"Yani yine kesin bir şey bilmiyoruz."

"Şu an kesin bildiğimiz tek şey, birilerinin bizimle uğraşmak için fazla mesai yaptığı."

Kerem telefonunu cebine koydu. "PK, personel kontrolü olabilir. Sekiz de yılın kısaltmasıysa..."

"Yılın kısaltması değil," dedi Poyraz. "Sekiz yıl önceki kayıtlar."

Cümle odanın içinde asılı kaldı. Sekiz yıl önce. Kuzey Blok'taki yangının yaşandığı yıl. Artık oraya gitmemiz için yalnızca bir mesajın gösterdiği adres yoktu. Birbirinden bağımsız görünen kayıtlar, aynı tarihe doğru işaret ediyordu.

"Kontrol odasını bulmalıyız," dedim. "Orada personel devir kayıtları varsa, o gün kimlerin binadan çıktığına dair bir şey öğrenebiliriz."

Defne gazlı bez paketini çantasına yerleştirdi. "Ya bizi bekliyorlarsa?"

"Muhtemelen bekliyorlar."

"Bu hiç rahatlatıcı olmadı."

"Rahatlatmak için söylemedim."

Kerem kapıya yaklaşıp koridoru kontrol etti. "Şimdilik boş. Ama burada fazla kalamayız."

Poyraz başını salladı. "Kontrol odası eski kanadın sonunda olmalı. Bu koridorun devamı servis merdivenine bağlanıyor. Oradan geçersek ana koridora çıkmadan ulaşabiliriz."

"Bir dakika," dedim. "Bu kadar eski bir binada hala çalışan bir servis merdiveni olduğundan nasıl emin olabiliyorsun?"

"Üniversitenin eski planlarını daha önce gördüm. Bazı bölümler yenilenmiş ama taşıyıcı duvarlar ve ana geçişler aynı kalmış."

"Yani planların değişmediğine güveniyoruz."

"Hayır. Değişmiş olabileceğini hesaba katarak ilerliyoruz."

Başımı salladım. En azından birimiz ne yaptığını biliyor gibi görünüyordu.

Kapıyı sessizce açtık. Koridor loştu. Duvar boyunca uzanan eski pano ve dolapların çoğu boşaltılmıştı. İlerledikçe hava soğudu; tavandaki lambalardan birinin arkasında küçük bir kıvılcım çaktı ve ışık söndü.

Bir süre sonra Poyraz durdu. "Şurası."

Karşımızda, üzerinde hiçbir tabela bulunmayan gri bir kapı vardı. Kapının kolu yeniydi ama çevresindeki boya eskiydi. Kilidin etrafında, metalin yakın zamanda zorlandığını düşündüren çizikler görünüyordu. Kapının altından ışık sızmıyordu.

Kerem kulağını kapıya yaklaştırdı. Birkaç saniye dinledikten sonra geri çekildi. "İçeride ses yok."

Poyraz kolu denedi. Kilitliydi.

"Zorlayabilir miyiz?" diye sordu Ege.

"Ses çıkarırız," dedi Poyraz. "Önce başka bir giriş var mı bakacağım."

Kapının iki yanını inceledi. Ben de duvarın dibindeki küçük metal levhaya eğildim. Üzerindeki yazılar neredeyse silinmişti ama bazı harfler hala seçiliyordu.

PERSONEL KONTROL...

Altında bir numara vardı.

08.

Nefesimi tuttum. Bu kadar basit bir ayrıntının beni neden bu kadar sarstığını bilmiyordum. Belki saatlerdir aradığımız şeyin tam karşımızda durmasındandı. Belki de kapının ardında, hakkımızda bildiklerimizi değiştirecek bir cevap bulunabileceğini düşündüğüm içindi.

Poyraz duvarın yanındaki dar bölmeyi kontrol ederken ben levhayı telefonumla fotoğrafladım. Tam o sırada kapının içinden bir ses geldi. Hafif bir sürtünme. Sonra bir çekmecenin kapandığını duydum. Hepimiz donup kaldık.

Kerem yavaşça başını bana çevirdi. Defne'nin yüzündeki renk çekilmişti. Ege dudaklarını birbirine bastırmış, elindeki telefonu iki eliyle tutuyordu.

Poyraz elini kaldırarak hepimizi geriye çekti. Sonra kapının yanındaki küçük cam bölmeye yaklaştı. Camın büyük kısmı içeriden koyu bir malzemeyle kapatılmıştı. Yalnızca alt köşede ince bir açıklık kalmıştı. Oradan içeri baktı. Yüzü değişti.

"Ne var?" diye fısıldadım. Cevap vermeden önce bir kez daha baktı. Sonra geri çekilip bana döndü.

"Masada dosyalar var."

"Başka?"

Bir an duraksadı. "Birisi oturuyor."

Boğazım kurudu. "Bizi gördü mü?"

"Bilmiyorum."

Tam o anda kapının öteki tarafından üç kez vuruldu. Tak. Tak. Tak. Hepimiz geriye sıçradık. Ardından içeriden bir erkek sesi geldi.

"Sonunda geldiniz."

Ses ne bağırıyordu ne de acele ediyordu. Sanki birini saatlerdir beklemiş ve gecikmesine yalnızca hafifçe şaşırmış gibiydi.

Sonra adam bir şey daha söyledi. "Ceylin Aras, kapıyı aç. Sana göstermek istediğim bir kayıt var."

Kalbim bir kez sertçe çarptı. Beni tanıyordu. Bunu zaten biliyordum. Ama adımı o kapının arkasından, bu kadar emin bir sesle duymak bambaşka bir şeydi.

Bir adım geri attım. Omzum duvara değdi. Poyraz hemen yanımda durdu; kolu koluma hafifçe dokundu. Bu kez geri çekilmedim.

İçerideki adam yeniden konuştu. "Özellikle senin görmen gerekiyor. Çünkü sekiz yıl önce o listede kimin adının neden silindiğini henüz bilmiyorsun."

Bir an boyunca hiçbirimiz nefes almadık. Sonra kapının altından bir kağıt parçası itildi. Beyaz kağıt, koridorun tozlu zemininde durdu.

Ege eğilip almak istedi ama Poyraz elini kaldırarak onu durdurdu. Önce kağıdı ayağının ucuyla kendine çekti, ardından eğilip aldı.

Üzerinde tek bir satır vardı: TAHLİYE TAMAMLANDI - SAAT 21.40

Altında bir imza ve tarih bulunuyordu. 22 Ekim. Sekiz yıl önce.

Tarih, yangınla ilgili kayıtlarda gördüğümüz tarihle aynıydı. Ama imza kısmına baktığımda içimdeki bütün korkunun yerini başka bir şey aldı.

Öfke.

Çünkü imzanın altında, kayıtların gerçekliğini onaylayan bir görevli numarası vardı. Ve bu numara, arşivde üzeri çizilmiş personel formundaki numarayla aynıydı.

İçerideki adam bizi yalnızca beklemiyordu. Bize, birilerinin yıllardır sakladığı şeyin kapısını açıyordu. Ama neden? Ve bunu yaparak bizi kurtarmaya mı çalışıyordu, yoksa kendi kurduğu tuzağın içine mi çekiyordu?

Kapının kolu yavaşça aşağı indi. Poyraz bileğimi kavradı. Bu kez beni düşmekten korumak için değil, geri çekilmemi sağlamak için.

Kapı açılmaya başladı. Ben ise gözlerimi imzadan ayıramıyordum. Çünkü o imzanın kime ait olduğunu bilmiyordum. Ama bir şeyden emindim. Sekiz yıl önce tahliyenin tamamlandığını söyleyen biri yalan söylemişti. Ve o yalanın içinde, hala bir yerlerde kayıp olan insanlar vardı.

Kapı ağır ağır açılırken kimse kıpırdamıyordu. Poyraz bileğimi tutuyordu. Parmakları canımı acıtacak kadar sıkı değildi ama elini çekmeye de niyeti yok gibiydi. Önümüzdeki aralık genişledikçe içeriden gelen soğuk hava koridora yayıldı. Eski kağıtların, tozun ve uzun süre kapalı kalmış bir odanın ağır kokusunu aldım.

Sonra adamı gördüm. Otuzlu yaşlarının ortalarında olabilirdi. Koyu renk gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, masasının arkasında ayakta duruyordu. Saçlarının şakakları kırlaşmıştı. Yüzünde telaş yoktu. Bizi karşısında bulduğunda şaşırmış gibi bile görünmedi. Sanki beşimizin de geleceğini biliyordu.

Bakışları önce Poyraz'a, sonra Defne'ye, Ege'ye ve Kerem'e kaydı. En son bana döndü. "Ceylin Aras," dedi. "Tahmin ettiğimden daha erken geldin."

"Bizim geleceğimizi nereden biliyorsunuz?"

Soruyu sorar sormaz sesimin titremediğini fark ettim. İçimdeki korku hala yerindeydi ama öfkem ondan daha güçlüydü. Bizi saatlerdir kovalayan insanları, kilitlenen kapıları ve hakkımızda nereden geldiği belli olmayan bilgileri düşündükçe susmak istemiyordum.

Adam cevap vermek yerine kapıyı biraz daha açtı. "İçeri gelin."

"Hayır," dedi Poyraz.

Adam gözlerini ona çevirdi. "Neden?"

"Çünkü bizi buraya çağıran kişinin kim olduğunu bilmiyoruz. Kapının arkasında ne olduğunu bilmiyoruz. Bizi beklediğinizi biliyoruz, ama neden beklediğinizi bilmiyoruz."

Adamın yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu. "En azından aranızda düşünen biri var."

Poyraz'ın çenesi gerildi. "Bir daha böyle konuşursanız burada kalmayız."

Adam bu kez gülümsemedi. Masasının yanındaki sandalyeyi çekip kapıya doğru çevirdi. "İçeri girmeden de konuşabiliriz. Ama koridorda kalırsanız sizi bulmaları yalnızca zaman meselesi."

"Kim bulacak?" diye sordum. "Güvenlik mi? Yoksa güvenliğe emir verenler mi?"

Bu kez yüzündeki ifade değişti. Çok küçük bir değişiklikti. Gözleri bir anlığına kapının dışına kaydı. Ardından yeniden bana baktı. Ama o kısacık tereddüt bile yeterliydi. Doğru yere dokunmuştum.

"İçeri gelin," dedi yeniden. "Size her şeyi anlatacağım."

"İnsanlar genellikle bu cümleden sonra her şeyi anlatmaz," diye mırıldandı Ege.

Normalde ona dönüp bir şey söyleyebilirdim. Fakat adamın gözlerini üzerimden ayırmaması buna izin vermedi.

"Her şeyi değil," dedim. "Önce adınızı söyleyin."

Adam birkaç saniye sustu. Sonra masasının üzerindeki kimlik kartını alıp bize doğru çevirdi.

"Orhan Demir. Sekiz yıl önce Kuzey Blok'ta personel kontrol biriminde çalışıyordum."

İçimde bir şey yerinden oynadı. Personel kontrol birimi. Tam aradığımız yer. Ama bu adamın orada çalışmış olması, söylediklerine güvenmemiz gerektiği anlamına gelmiyordu. Aksine, geçmişte yaşananları saklamış olabilecek kişilerden biri de olabilirdi.

"Yangın gecesi de burada mıydınız?" diye sordum.

Orhan'ın yüzündeki sakinlik ilk kez bozuldu. "Evet."

"Öyleyse neden tahliyenin tamamlandığını gösteren formda imzanız yok?"

Adam bana baktı. "Çünkü o formu ben imzalamadım."

Elimdeki kağıda baktım. Görevli numarası hala gözümün önündeydi.

"Bu numara sizin biriminize ait değil mi?"

"Birime ait. Bana değil."

"Biraz önce bu kayıtları göstermek istediğinizi söylediniz. Şimdi de numaranın size ait olmadığını söylüyorsunuz. Bize neyi açıklamaya çalışıyorsunuz?"

Orhan derin bir nefes aldı. "Birileri o gece binada bulunan herkesi tahliye edilmiş gibi gösterdi. Ben de bunun doğru olmadığını fark ettim."

Defne'nin eli ağzına gitti. Kerem bir adım öne çıktı. "Binada kalanlar mı vardı?"

"Vardı."

"Kaç kişi?"

Orhan cevap vermedi. Bu sessizlik, verebileceği herhangi bir cevaptan daha kötüydü.

"Kaç kişi?" diye tekrarladım.

"Resmi kayıtlara göre kimse kalmamıştı."

"Resmi kayıtların yalan olduğunu söylüyorsunuz."

"Evet."

"Öyleyse gerçek sayı kaçtı?"

Orhan bakışlarını masanın üzerindeki dosyalara indirdi. "Bu sorunun cevabını ben de tam olarak bilmiyorum."

Ege öfkeyle nefes verdi. "Şaka yapıyor olmalısınız."

"Keşke."

"Elinizde dosyalar var. O gece orada çalışmışsınız. Bizi buraya çağırıyorsunuz ama kaç kişinin binada kaldığını bilmiyorsunuz."

"Ege," diye uyardı Defne. Ama Ege susmadı.

"Hayır, gerçekten anlamaya çalışıyorum. Bütün kampüs bizi arıyor, çıkışlar kilitli, güvenlik peşimizde. Birileri adlarımızı ekranlara koymuş. Şimdi de sekiz yıl önceki bir yangınla ilgili kayıtların arasında dolaşıyoruz. Karşımıza çıkan ilk kişi de bize ne olduğunu kendisinin bile bilmediğini söylüyor."

Sesi sonlara doğru yükselmişti. Yüzündeki öfkenin altında korku vardı. Bunu görebiliyordum. Ege normalde en kötü anlarda bile bir şey söyleyip ortamı yumuşatmaya çalışırdı. Şimdiyse şakalarının ardına saklanacak hali kalmamıştı. Onu böyle görmek içimi burktu. Çünkü hepimiz korkuyorduk. Yalnızca bunu farklı şekillerde gösteriyorduk.

Orhan, Ege'nin sözünü kesmedi. Bekledi. Sonra masanın üzerindeki kalın dosyayı açtı. "Size göstereceğim şey bu."

Dosyayı bize doğru çevirdi. İlk sayfada binanın eski bir planı vardı. Kuzey Blok'un katları, merdivenleri, koridorları ve acil çıkışları farklı renklerle işaretlenmişti. Bazı bölgelerin üzerine kırmızı çizgiler çekilmişti.

Poyraz hemen yaklaştı. "Bu, eski tahliye planı." Poyraz parmağını kağıdın üzerinde gezdirdi. "Buradaki koridor sonradan kapatılmış. Şu merdiven de servis merdivenine bağlanıyor."

"Yangın gecesinden bir gün önce değiştirildi."

Poyraz'ın eli durdu. "Bir gün önce mi?"

Orhan başını salladı. "Resmi belgelerde bakım nedeniyle güzergah değişikliği yapıldığı yazıyor. Ama o değişiklik için gerekli onay alınmamıştı."

Poyraz'ın yüzü sertleşti. "Bu kadar büyük bir değişiklik, yalnızca bir kişinin kararıyla yapılamaz."

"Yapılmaması gerekiyordu."

"Öyleyse kim yaptı?"

Orhan sayfanın köşesindeki notu gösterdi. İmzanın olduğu bölüm kesilmişti. Kağıdın o kısmı düzgünce çıkarılmıştı; yırtık değildi.

"Bu imzayı bulamadım."

"Bulamadınız mı, yoksa biri mi çıkardı?" diye sordum.

Orhan bana baktı. "İkisi arasında bir fark olduğunu düşünüyorsun."

"Çünkü var." Bir an sustum. Sonra devam ettim. "Bir belge kaybolabilir. Ama bir belgenin yalnızca imza kısmının kesilmesi, birinin özellikle o bilgiyi saklamak istediğini düşündürür. Siz de bunu fark etmiş olmalısınız."

Orhan'ın yüzünde yorgun bir ifade belirdi. "Bu yüzden hala buradayım."

"Ne demek istiyorsunuz?"

"Çünkü o geceye ait bütün kayıtları ortadan kaldırmadılar. Bazılarını değiştirdiler, bazılarını sildiler. Ama hepsini yok etmediler."

"Ve siz sekiz yıl boyunca bunları sakladınız?"

"Bir kısmını."

"Neden?"

Bu kez cevap vermesi uzun sürdü. Sonunda gözlerini bana kaldırdı. "Çünkü o gece binadan çıkmayanlardan biri benim kız kardeşimdi."

Odanın içindeki bütün sesler kesildi. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Orhan'ın yüzünde ilk kez gerçekten bir şey gördüm. Korku değildi. Öfke de değildi. Pişmanlıktı.

"Adı neydi?" diye sordu Defne yavaşça.

"Selin Demir."

Orhan dosyanın içinden eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta genç bir kadın, üniversitenin girişinde durmuş gülümsüyordu. Boynunda personel kartı vardı. Fotoğrafın kenarları sararmıştı. Orhan fotoğrafı masaya bıraktı.

"O gece geçici personel olarak çalışıyordu. Resmi listede adı vardı. Tahliye formunda da binadan çıktığı yazıyordu."

"Ama çıkmadı," dedim.

Orhan başını eğdi. "En azından ben onu dışarıda görmedim."

"Bu, içeride kaldığını kesin olarak kanıtlamaz."

Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz Defne bana baktı. Yüzünde şaşkınlık vardı. Bunu söylemek istememiştim. Ama kendimi bir sonuca ulaşmadan önce durdurmam gerekiyordu. Bir insanın kaybolmuş olması, başına ne geldiğini bildiğimiz anlamına gelmezdi. Bir kayıt yalan söylüyor olabilirdi; bu, onun yerine başka bir hikaye yazabileceğimiz anlamına gelmiyordu.

Orhan da bunu anlamış gibi başını salladı. "Haklısın. Bu yüzden yıllardır onu arıyorum."

"Polise başvurmadınız mı?" diye sordu Kerem.

"Başvurdum."

"Sonuç?"

"Dosya kapatıldı. Selin'in o gece binadan ayrıldığı, daha sonra da kendi isteğiyle şehirden uzaklaştığı söylendi."

"Kanıtları neydi?"

Orhan'ın dudakları birbirine bastırıldı. "Tahliye formu."

Öfkem yeniden yükseldi. Bir kağıt parçası. Bir imza. Ve o imzanın arkasına saklanarak bir insanın kayboluşunu açıklamaya çalışan birileri.

"Öyleyse neden şimdi?" diye sordum. "Sekiz yıl boyunca hiçbir şey yapamadınız. Neden bugün bizi buraya çağırdınız?"

Orhan cevap vermeden önce kapıya baktı. Bu hareketi fark etmemek mümkün değildi. Bir şeyden korkuyordu. Ya da birinin gelmesini bekliyordu.

"Çünkü bugün arşivdeki kayıtları bulduğunuzu öğrendim."

"Kimden öğrendiniz?" Cevap vermedi. "Orhan Bey, bizi buraya çağırdıysanız sorularımıza cevap vermek zorundasınız."

"Ben sizi çağırmadım."

Kaşlarımı çattım. "Ne?"

"Eski personel kontrol odasının konumunu size gönderen ben değilim. Sizin burada olduğunuzu da birkaç dakika önce öğrendim."

Ege'nin yüzü bembeyaz oldu. "Bir dakika. O zaman bizi buraya kim yönlendirdi?"

Orhan, masanın üzerindeki dosyayı kapattı. "Bilmiyorum."

"Yine bilmiyorsunuz," dedi Ege, bu kez öfkesini bastıramayarak.

"Hayır. Ama bildiğim bir şey var. Biri sizin bu kayıtları bulmanızı istiyor."

"Kim?"

"Onu öğrenmeye çalışıyorum."

Kerem başını hafifçe yana eğdi. "Belki de sizi kullanıyorlar."

Orhan gözlerini ona çevirdi. "Belki."

"Belki de siz bizi kullanıyorsunuz."

Bu kez Orhan cevap vermedi. Kerem'in sesi sakindi ama bakışları adamın yüzündeki her ayrıntıyı inceliyordu. Onun rahat tavırlarının altında insanları dikkatle gözlemleyen bir taraf olduğunu o an daha iyi anladım.

"Bir şey sakladığınızda bunu yüzünüzden anlıyoruz," diye devam etti Kerem. "Ama neyi sakladığınızı bilmiyoruz. Bizi buraya çağırmadığınızı söylüyorsunuz. Peki, kapıyı neden açtınız?"

Orhan bir süre Kerem'e baktı. "Çünkü koridorda kalırsanız yakalanacaktınız."

"Kim tarafından?"

"Yalnızca bu binadaki güvenlik birimi tarafından değil."

Poyraz'ın yüzü gerildi. "Az önce ne demek istediğinizi açıklamanız gerekiyor."

Orhan masanın altındaki çekmeceyi açtı. İçinden küçük, siyah bir bellek çıkardı. Masaya bırakırken ellerinin titrediğini fark ettim.

"Burada yangın gecesinin orijinal personel giriş-çıkış kayıtlarının bir kopyası var. En azından bir kısmının."

Ege belleğe baktı. "İçinde ne olduğunu doğrulamadan hiçbir şey söyleyemeyiz."

"Biliyorum."

"Bilgisayarda açmamız gerekecek."

"Buradaki bilgisayarı kullanabilirsiniz."

Ege masanın üzerindeki eski bilgisayara baktı. "İnternet bağlantısı var mı?"

"Yok."

"İyi. En azından birileri uzaktan ne yaptığımızı izleyemez."

Poyraz hemen araya girdi. "Ya bilgisayarda bizi ele verecek bir şey varsa?"

Ege ona döndü. "Her ihtimali düşünerek hiçbir şey yapmazsak burada çürürüz."

"Her şeyi bilgisayara bağlamayalım demek istiyorum."

"Ben de her şeyi kapıların, duvarların ve eski planların çözeceğini düşünmeyelim diyorum."

"Yeter," dedi Defne. İkisi de sustu. Bir adım öne çıktı. Yorgun görünüyordu. Saçları dağılmış, yüzü solmuştu. Az önce dizimdeki yarayı temizlerken elleri titrememişti ama şimdi parmaklarını çantasının askısına sıkıca dolamıştı. "Birbirimizle tartışmak için zamanımız yok. Önce ne yapacağımıza karar verelim. Sonra birbirimize kızarız."

Başımı salladım. "Belleği inceleyelim. Ama hiçbir şeyi silmiyoruz, değiştirmiyoruz. Bulduğumuz her şeyi ayrı ayrı kaydediyoruz."

Ege bana baktı. "Hukuk öğrencisi konuştu."

"Alay etmek istiyorsan sonra edebilirsin."

"Alay etmiyorum. İlk defa ne yapacağımızı bildiğimizi hissettim."

Bu cümle içimde bir yere dokundu. Çünkü ben de aynı şeyi hissediyordum. Bir süredir yalnızca kaçıyorduk. Bir kapıdan diğerine, bir koridordan başka bir geçide... Bizi kimin kovaladığını, neden hedef seçildiğimizi, sekiz yıl önceki yangınla aramızda nasıl bir bağlantı olduğunu bilmiyorduk. İlk kez önümüzde ince de olsa bir yol vardı.

Ege bilgisayarın başına geçti. Belleği takmadan önce bilgisayarın bağlantılarını kontrol etti. Sonra ekrandaki dosyaları açtı. Klasörlerin çoğu tarih ve numaralarla adlandırılmıştı.

22_10_ÖZEL.

PERSONEL_GİRİŞ.

TAHLİYE_KONTROL.

Bir de açılmayan, adı yalnızca birkaç karakterden oluşan bir dosya vardı.

Ege önce personel giriş klasörünü açtı. Ekranda bir tablo belirdi. İsimler, giriş saatleri, çıkış saatleri ve kart numaraları...

Satırları tek tek incelemeye başladım. Birçok kişinin çıkış saati kayıtlıydı. Bazılarınınsa yalnızca giriş saati vardı. Birkaç satırda çıkış saati, tahliye formundaki 21.40'tan önce görünüyordu. Sonra Selin Demir'in adını gördüm.

Giriş saati: 18.12.

Çıkış saati: 21.37.

Orhan'ın arkamda durduğunu unutmuştum. Adamın nefesini duyduğumda irkildim.

"Bu doğru değil," dedi.

"Çıkış saati var," dedim. "Ama siz onu dışarıda görmediğinizi söylediniz."

"Çünkü çıkmadı."

"Bu kaydın değiştirildiğini nereden biliyorsunuz?"

Orhan parmağını ekrana uzattı. "Selin'in kartı o akşam arızalanmıştı. Güvenlik görevlisine haber vermişti. Kartı okutmadan binadan çıkamazdı. Ama kartın çıkış kaydı oluşturulmuş."

Ege hemen dosyanın özelliklerini açtı. "Bu satırın ne zaman oluşturulduğunu bulabilir miyim, bakayım." Birkaç saniye boyunca ekrana odaklandı. Sonra kaşlarını çattı. "Bu dosyanın oluşturulma tarihi yangından üç gün sonrası."

Orhan'ın yüzü gerildi. "Ne?"

"Dosya daha sonra yeniden kaydedilmiş. Ama bu tek başına satırların değiştirildiğini kanıtlamaz." Ege başka bir pencere açtı. Parmakları klavyede hızla hareket ediyordu. "Burada bir sürüm geçmişi var. Eski kayıtların bir kısmı korunmuş olabilir."

Odanın içinde sessizlik oluştu. Ege dosyayı açtı. Ekrana daha küçük bir tablo geldi. Satırlar üst üste binmiş, bazı hücreler bozulmuştu. Ancak isimler hala okunabiliyordu.

Selin Demir'in satırını buldu. Giriş saati aynıydı. Çıkış saatiyse boştu.

Orhan bir adım geri çekildi. Bir elini masanın kenarına koydu. Yüzündeki ifade değişirken boğazının hareket ettiğini gördüm.

Sekiz yıl. Sekiz yıl boyunca kız kardeşinin binadan çıkmadığını söylemişti. Ona kimse inanmamıştı. Resmi kayıtlara göre Selin o gece güvenli bir şekilde binadan ayrılmıştı. Şimdiyse önümüzde, sonradan değiştirilmiş olabilecek bir dosyanın eski sürümü duruyordu.

Bu bir cevap değildi. Ama ilk kez, Orhan'ın anlattığı şeyin doğrulanabilir bir tarafı vardı.

"Bu dosyanın bir kopyasını almalıyız," dedim.

Ege başını salladı. "Alacağım."

Tam o sırada koridordan bir ses geldi. Ayak sesleri. Ardından kapının dışında telsiz konuşmaları duyuldu.

"Eski kanada geçin. Kontrol odalarının tamamını arayın."

Defne'nin yüzü gerildi. Poyraz hemen kapıya yöneldi ve küçük cam bölümünden dışarı baktı.

"Üç kişi var," diye fısıldadı. "Koridorun iki ucunu da tutuyorlar."

"Başka çıkış?" diye sordum.

Orhan bize döndü. "Arka tarafta bir geçiş var. Ama artık kapatılmış olması gerekiyor."

"Başka seçenek var mı?"

"Hayır."

Ege belleği çıkardı, dosyaların bir kopyasını taşınabilir belleğine kaydetti. Bilgisayarın başından kalkarken yüzü ciddiydi.

"Tamam. Hazırım."

Kerem, Orhan'a baktı. "Siz bizimle geliyorsunuz."

Orhan başını iki yana salladı. "Ben gelirsem sizi daha kolay bulurlar."

"Zaten bizi bulmuşlar," dedi Kerem.

"Benim peşimde olduklarını biliyorum. Sizi benimle görürlerse..."

"Bizim hakkımızda zaten yeterince şey biliyorlar."

Sözümü bitirdiğimde Orhan bana baktı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra masanın altından ince bir dosya daha çıkardı.

"Bu dosyayı da alın."

Dosyayı uzattı. Kapağında tek bir başlık vardı:PERSONEL DEVİR LİSTESİ - 22 EKİM

Dosyayı açtığımda birkaç sayfa arasında aynı görevli numarasını gördüm. Arşivde üzeri çizilmiş formda bulunan numara. Ama bu kez numaranın yanında bir isim vardı. İsmin üzerine siyah kalemle iki çizgi çekilmişti. Yine de harflerin bir kısmı okunabiliyordu. Tam adını seçmeye çalışırken kapıya sertçe vuruldu.

"Kapıyı açın! Güvenlik!"

Poyraz dosyayı elimden aldı, kendi çantasına yerleştirdi. "Şimdi çıkıyoruz."

Orhan odanın arka tarafına koştu. Duvarın önündeki dolabı itince arkasında dar bir kapı ortaya çıktı. Kapının kolunu çevirdiğinde kilit açılmadı.

"Hayır," diye mırıldandı. "Kapatmışlar."

Kapıya yeniden vuruldu. Bu kez daha sert. "Son uyarı!"

Poyraz yanımıza geldi. Kapının kilidini ve menteşelerini hızla inceledi. "Bir dakika."

"Bir dakikamız yok," dedim.

"Farkındayım." Kapının üst köşesindeki metal parçayı eliyle yokladı. Ardından duvarın yanındaki küçük kapağı açtı. İçerideki kabloları gördüğünde yüzü değişti. "Bu kapı sonradan elektrikli kilide bağlanmış."

Ege hemen yanına geldi. "Gücü kesebilir miyiz?"

"Elektrik panosu nerede?"

Orhan arka duvarı işaret etti. "Diğer tarafta."

Poyraz dişlerini sıktı. "Elbette."

Kapıya yeniden vuruldu. Bu kez kilit mekanizmasından kısa bir ses geldi. Defne geri çekildi. Kerem, masanın üzerindeki dosyaları toplarken ben kapıya baktım. Birazdan içeri gireceklerdi.

O anda korkunun içimde yeniden büyüdüğünü hissettim. Az önce bulduğumuz kayıtlar elimizdeydi. Selin'in adı, değiştirilmiş çıkış saati, silinmiş bir görevli numarası...

Bütün bunlar sekiz yıl önce bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyordu. Ama şimdi yakalanırsak bu dosyaların da ortadan kaybolacağından emindim.

"Orhan Bey," dedim. "Başka bir yol olmalı."

Adam gözlerime baktı. Yüzündeki kararsızlık birkaç saniye sürdü. Sonra masasının altına eğilip küçük bir anahtar çıkardı.

"Eski arşiv odasına açılan bir geçit var."

Poyraz başını kaldırdı. "Oradan geldik."

"Hayır. Bu başka bir geçit. Eski servis odasından geçiyor. Ama kapısı dışarıdan kilitli."

"İçeriden açılabiliyor mu?"

Orhan anahtarı uzattı. "Artık öğrenmek zorundayız."

Kapının kilidi bir kez daha ses çıkardı. Poyraz anahtarı aldı ve dar kapının kilidine soktu. Anahtar döndü. Kapı aralandı. İlk önce Defne ve Ege geçti. Kerem hemen arkalarından ilerledi. Ben kapıdan geçerken Orhan'ın hala odada durduğunu fark ettim.

"Geliyor musunuz?" diye sordum.

Orhan başını salladı. "Ben burada kalacağım."

"Neden?"

"Çünkü o dosyaları bulduğunuzu bilmeleri gerekiyor."

"Bu çok kötü bir fikir."

"Belki."

"Ya size zarar verirlerse?"

Orhan'ın gözleri bir anlığına masadaki fotoğrafa kaydı. "Kız kardeşim sekiz yıldır kayıp. Ben zaten her gün bununla yaşıyorum."

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Bunun cesaret mi, suçluluk mu, yoksa artık kaybedecek bir şeyi kalmadığına inanmanın getirdiği bir umutsuzluk mu olduğunu anlayamadım. Ama onun yerinde olsaydım ne yapardım, düşünmek bile istemedim.

Poyraz arkamdan seslendi. "Ceylin, gitmemiz gerekiyor."

Orhan'a son kez baktım. "Bize yalan söylediğinizi öğrenirsek geri döneriz."

İlk kez yüzünde gerçek bir gülümseme belirdi. "Umarım dönersiniz."

Ardından kapıyı kapattım. Dar geçitte birkaç adım ilerlemiştik ki arkamızda büyük bir gürültü koptu. Kapı kırılmıştı. Birinin bağırdığını duydum. Sonra Orhan'ın sesi yükseldi.

"Onlar burada değil!"

Ardından bir darbe sesi geldi. Olduğum yerde durdum. Bedenim benden önce tepki vermişti. Geri dönmek istiyordum. Kapıyı açıp ne olduğunu görmek, Orhan'ı orada bırakmamak...

Poyraz kolumdan tuttu. "Ceylin." Dedi. "Şimdi geri dönersen onu kurtaramazsın. Kendini de tehlikeye atarsın."

"Ya ona bir şey yaparlarsa?"

Poyraz'ın yüzünde bir an için çaresiz bir ifade belirdi. "Bilmiyorum."

Bu cevabı duymak, keşke bana yalan söyleseydi diye düşündürdü. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey gerçek değil, bir şeylerin düzeleceğine dair küçük bir umuttu. Ama Poyraz bana umut vermek için yalan söylemedi.

Elimi kolundan kurtardım. Birkaç saniye boyunca yerimde kaldım. Sonra gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Onu orada bırakmak istemiyordum. Ama geri dönemezdim.

"Devam edelim," dedim.

Sesim boğuk çıkmıştı. Poyraz başını salladı. Bu kez elimi tutmadı ama yanımdan da ayrılmadı.

Geçidin sonunda paslı bir merdiven vardı. Yukarı çıktığımızda kendimizi boş bir depo odasında bulduk. Kapıyı dikkatlice kapattık. Koridordan gelen sesler uzaktaydı ama tamamen kaybolmamıştı.

Ege hemen telefonunu çıkardı. "Dosyalar kaydedildi. Bir kopya da benim telefonumda."

"İyi," dedim.

Kerem bana baktı. "İyi misin?"

Bu soruya otomatik olarak evet demek istedim. Sonra vazgeçtim. "Hayır."

Kerem'in yüzündeki ifade yumuşadı. "Ben de değilim." Bunu söylemesini beklemiyordum.

Defne duvara yaslanıp gözlerini kısa süreliğine kapattı. "Hepimiz değiliz."

O an içimdeki yalnızlık hissi biraz olsun hafifledi. Korkum geçmemişti. Dizim sızlıyordu. Orhan'ın başına ne geldiğini bilmiyorduk ve elimizdeki dosyalar, bizi buraya getiren soruların yalnızca bir kısmına cevap veriyordu. Ama en azından artık birbirimize iyiymiş gibi davranmak zorunda değildik.

Telefonumu çıkardım. Ekranda yeni bir bildirim vardı. Bilinmeyen bir numaradan gönderilmiş tek bir mesaj. Mesajı açtım.

'Orhan Demir'e güvenme.'

Bir saniye sonra ikinci mesaj geldi.

'Çünkü Selin Demir'in binadan çıktığını gören son kişi oydu.'

Nefesim kesildi. Ekranı Poyraz'a uzattım. Mesajı okuduğunda yüzündeki bütün yumuşaklık kayboldu.

"Bu doğruysa..." diye başladı Ege.

"Doğru olup olmadığını bilmiyoruz," dedim hemen.

Kendi sesimi duymak bile beni şaşırttı. Birkaç dakika önce Orhan'a güvenmek istemiştim. Kız kardeşini arayan bir adam olduğuna inanmış, onun acısını anlamaya çalışmıştım. Şimdiyse biri, tek bir mesajla anlattığı her şeyi şüpheli hale getirmişti.

Belki Orhan gerçekten kız kardeşini arıyordu. Belki de sekiz yıl önce yaşananların bir parçasıydı. Belki ikisi de doğruydu.

Telefonumu kapatıp cebime koydum. "Bu mesajı gönderen kişi ne düşünmemizi istiyorsa onu düşünmeyeceğiz," dedim. "Orhan'ın söylediklerini de mesajı da kanıtlamadan kabul etmeyeceğiz."

Poyraz başını salladı. "Önce buradan çıkacağız. Sonra kayıtları inceleyeceğiz."

Defne çantasını düzeltti. Ege belleği kontrol etti. Kerem kapıya yaklaşıp koridoru dinledi. Hepimiz yeniden hareket etmeye hazırlanırken elimdeki dosyanın kapağını düşündüm.

Personel devir listesi. Silinmiş bir isim. Değiştirilmiş bir çıkış saati. Ve sekiz yıl önce, tahliyenin tamamlandığını söyleyen sahte bir imza.

Birileri geçmişi saklamak için büyük çaba harcamıştı. Ama bir şeyi hesaba katmamışlardı. Bir kaydı silebilirlerdi. Bir imzayı kesebilirlerdi. Bir insanın binadan çıktığını bile kağıt üzerinde gösterebilirlerdi. Fakat bütün bunları yaparken geride bıraktıkları çelişkileri tamamen yok edemezlerdi.

Başımı kaldırıp arkadaşlarıma baktım. "Artık yalnızca neden kaçtığımızı öğrenmeye çalışmıyoruz," dedim. "Kimin bize neyi inandırmaya çalıştığını da bulacağız."

Koridorun öteki ucundan ayak sesleri duyuldu. Bu kez saklanmak için değil, ilerlemek için hazırlandık. Çünkü elimizde ilk kez gerçek bir kayıt vardı. Ve o kayıt, sekiz yıl önce binadan çıkmış görünen bir kadının belki de hiçbir zaman dışarı çıkmadığını söylüyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18