4. bölüm / 5
TAHLİYE EMRİBÖLÜM 4:ÇIKIŞ YOK
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 4:ÇIKIŞ YOK
- 1 BÖLÜM 1:TAHLİYE EMRİ3.063 kelime
- 2 BÖLÜM 2:MESAJ2.782 kelime
- 3 BÖLÜM 3:KORAL2.765 kelime
- 4 BÖLÜM 4:ÇIKIŞ YOK5.541 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 BÖLÜM 5:KAYIT DIŞI5.450 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Koridorun sonuna ulaştığımızda Poyraz elini kaldırıp durmamızı işaret etti. Hepimiz olduğumuz yerde kaldık. Arkamızdaki kapının diğer tarafından sesler geliyordu. Güvenlik görevlileri Kuzey Blok'a girmişti. Ayak sesleri henüz uzaktaydı ama binanın içindeki sessizlik yüzünden her adım daha yakından duyuluyordu.
Poyraz başını hafifçe yana eğip dinledi. Sonra koridorun sonundaki kapıya baktı. "Buradan geçeceğiz."
Kapının üzerindeki tabelada ARŞİV yazıyordu.
Ege kaşlarını kaldırdı. "Üniversitenin arşivine mi gireceğiz?"
"Başka bir önerin varsa dinliyorum," dedi Poyraz.
Ege arkasına baktı. "Şimdilik yok."
Kerem kapının yanındaki duvara yaslanmadan önce yüzeydeki is lekelerini inceledi. Bu kez gülümsemiyordu.
"Burası yangından sonra hiç kullanılmamış gibi."
"Büyük ihtimalle," dedim. "Ama kapının yeni olması dikkatini çekmedi mi?"
Hepimiz kapıya baktık. Koridordaki her şey eskimişti. Duvar boyaları kabarmış, zemindeki karolar çatlamıştı. Buna karşılık arşiv kapısı diğerlerinden farklıydı. Metal gövdesinde belirgin bir paslanma yoktu. Kilidi de eski değildi.
Poyraz kapının kenarına eğildi. "Bu kapı sonradan değiştirilmiş."
"Ne zaman?"
"Bunu yalnızca görüntüsünden söyleyemem. Ama buradaki diğer kapılarla aynı döneme ait olmadığı belli."
"Yani biri arşivi yenilemiş."
"Ya da yalnızca bu kapıyı değiştirmiş."
Bu ihtimal hoşuma gitmedi. Bir binanın tamamı kaderine terk edilmişken yalnızca belirli bir kapının yenilenmesi, en azından açıklama gerektiren bir ayrıntıydı.
"İçeride ne olduğunu bilmeden girmemiz doğru mu?" diye sordum.
Poyraz bana döndü. "Hayır."
"Güzel. En azından aynı fikirdeyiz."
"Fakat arkamızdaki görevlilerle tanışmak istemiyorsan başka seçeneğimiz olmayabilir."
İstemeden kapının arkasına baktım. Haklıydı. Bunu yüzüne söylemek zorunda kalmak sinir bozucuydu.
Poyraz kapının kolunu aşağı indirdi. Kilitliydi. Ege yanımıza geldi. Kilide baktıktan sonra başını iki yana salladı.
"Bunun elektronik bir kilit olduğuna dair bir işaret yok. Kart okuyucu da görünmüyor."
"Yani?" diye sordum.
"Yani bilgisayar mühendisliği diplomamla kapıyı ikna edemeyeceğim."
"Diplomanı yanında getirmemiş olabilirsin."
"Ceylin, şu an şakalarının sırası değil."
"Benimki şakaydı. Seninki mesleki bir açıklamaydı."
Defne aramıza girdi. "İkiniz de biraz sakin olun. Hepimiz gerginiz."
Ege derin bir nefes aldı. "Tamam. Özür dilerim."
Başımı salladım. "Ben de."
Defne'nin bunu yapışına alışkındım. Çocukluğumuzdan beri tartışmalarımızın ortasında kalır, ikimizi de dinler ve kimin haklı olduğuna karar vermek yerine önce birbirimizi dinlememizi sağlardı. Şu an da yaptığı buydu.
Poyraz ise kapının çevresini inceliyordu. "Şurada bir boşluk var."
Yanına gittim. Kapının alt kısmında, zemine yakın bir yerde ince bir aralık bulunuyordu. Poyraz telefonunun ışığını oraya tuttu.
"Kapının arkasında bir şey var mı?" diye sordum.
"Göremiyorum."
"Peki nasıl açacağız?"
"Önce açılmasının neden bu kadar önemli olduğunu anlamamız gerekiyor."
Ona döndüm. "İçeride yangın kayıtları olabilir."
"Olabilir."
"Belki de bizi buraya getirenlerin saklamak istediği şeyler."
Poyraz bakışlarını bana çevirdi. "Bunu nereden çıkardın?"
"Çünkü bütün kampüsün çıkışları kapatıldı. Hakkımızda hiçbir açıklama yapılmadan güvenlik görevlileri peşimize düştü. Sonra eski bir giriş defterinde senin soyadını gördük. Şimdi de sekiz yıl önceki yangının yaşandığı binadayız ve arşivin kapısı diğerlerinden farklı." Bir an sustum. "Bunların hepsi tesadüf olabilir. Ama ben tesadüf olduğuna karar vermeden önce kanıt görmek istiyorum."
Poyraz birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. "Güzel."
Kaşlarımı çattım. "Ne güzel?"
"Bir şeyleri sorgulaman."
Bu kadar kısa bir cevap beklemiyordum. "Beni tanımıyorsun."
"Tanımadığım için söylüyorum." Bakışlarımız birkaç saniye daha birbirimizde kaldı. Sonra Poyraz yeniden kapıya döndü. "Önce başka bir giriş var mı, ona bakalım."
Arşiv kapısının yanındaki duvarı takip ettik. Koridorun sonunda küçük bir oda vardı. Kapısı yarı açıktı. Üzerindeki tabela neredeyse tamamen silinmişti. Poyraz önce içeri baktı, ardından girmemiz için kenara çekildi.
Oda, eski bir personel çalışma alanına benziyordu. Duvar boyunca uzanan masanın üzerinde dosya kutuları, boş klasörler ve sararmış kağıtlar vardı. Bir köşede devrilmiş bir sandalye duruyordu. Pencere bulunmadığı için içerisi oldukça karanlıktı.
Ege telefonunun ışığını açtı. "Burada en son çalışan kişi emekli olmuş olabilir."
Kerem masanın üzerindeki boş kahve fincanına baktı. "Bence burada en son çalışan kişi kahvesini içmeye çıkmış ve bir daha dönmemiş."
Defne ona baktı. "Kerem."
"Tamam. Kötü bir espriydi."
"Biraz."
"Biraz mı? Ben daha ağırını bekliyordum." Kerem'in yüzünde hafif bir gülümseme belirdi ama bakışları odanın köşesindeki dolaba kaydı. Gülümsemesi kısa sürede silindi. "Şu dolaba bakın."
Dolap diğer eşyalardan farklıydı. Metal kapaklarının üzerinde kurum izleri vardı. Alt kısmı ise zemine sabitlenmişti.
Poyraz yanına gidip çömeldi. "Bu duvara sonradan yerleştirilmiş."
"Bunu da mimarlık mı öğretiyor?" diye sordum.
"Hayır. Duvarın birleşim yerleri görünüyor." Dolabın arkasındaki sıvanın diğer kısımlardan farklı olduğunu gösterdi. "Burada daha önce bir açıklık varmış."
Ege hemen yaklaştı. "Yani duvarın arkasında başka bir oda olabilir mi?"
"Olabilir. Ama bunu öğrenmek için dolabı hareket ettirmemiz gerekiyor."
Kerem dolabın yanına geçti. "Ben yardım ederim."
Poyraz başını salladı. "Önce boşaltalım. İçindekiler düşebilir."
Birlikte dolabın kapağını açtılar. İçinde birkaç klasör ve metal kutu vardı. Klasörlerin çoğu boştu. Birkaçının üzerinde personel isimleri ve tarihler yazıyordu.
Masaya geçip kutuları açmaya başladık. İlk kutuda eski bakım tutanakları vardı. İkincisinde elektrik tesisatına ilişkin çizimler. Üçüncüsünde ise tahliye tatbikatlarıyla ilgili belgeler bulunuyordu.
Bir kağıdı elime aldım. "Burada bir tarih var."
Defne yanıma geldi. "Yangın günü mü?"
"Hayır. Bir gün öncesi."
Belgenin başlığı şöyleydi: KUZEY BLOK ACİL TAHLİYE TATBİKATI 22 EKİM
Bir gün önce, duvarda gördüğümüz afişteki tatbikat yapılmıştı. Belgenin altındaki notları okumaya başladım.
Tatbikat güzergahı değiştirilmişti. Bazı kapıların kullanım dışı bırakıldığı belirtilmişti. Ancak değişikliğin gerekçesi yazılmamıştı.
"Şuna bakın," dedim.
Poyraz yanıma geldi. Belgedeki işaretli güzergahı inceledi. "Bu geçit normalde tahliye yolu olarak kullanılmış."
"Peki neden kapatılmış?"
"Belgede yazmıyor."
Ege diğer kağıtları karıştırıyordu. "Burada da bir bakım talebi var. Kuzey koridorundaki yangın kapılarının kontrol edilmesi istenmiş."
"Ne zaman?" diye sordu Defne.
Ege kağıdı çevirdi. "Yangından iki gün önce."
Bir süre kimse konuşmadı. İki gün önce kapıların kontrol edilmesi istenmişti. Bir gün önce tahliye güzergahı değiştirilmişti. Sonraki gün ise yangın çıkmıştı. Bunlar tek başına bir suçun kanıtı değildi. Bir binada bakım talebi verilmesi, ardından bir tatbikat yapılması olağandışı sayılmazdı. Fakat belgelerin aynı yerde toplanması ve arşivin diğer bölümlerden farklı görünmesi, olayların peş peşe gelişinden daha fazla dikkatimi çekiyordu.
"Bu belgeleri almamız gerekiyor," dedim.
Kerem bana baktı. "Almak derken?"
"Fotoğraflarını çekebiliriz. Asıllarını yanımızda götürmek istemiyorum."
Poyraz başını salladı. "Doğru. Belgeleri bulunduğu yerde bırakmak daha iyi. Tarihleri ve üzerlerindeki işaretleri de çek."
Telefonumu çıkarıp belgeleri tek tek fotoğraflamaya başladım. Ege de aynı şeyi yapıyordu. Defne ise masanın üzerindeki kağıtları tarih sırasına göre ayırıyordu. Kerem sessizce odanın diğer tarafını kontrol ediyordu. Herkesin kendiliğinden bir işe yönelmesi içimi biraz rahatlattı. En azından henüz birbirimizi suçlamaya başlamamıştık. Fakat dolabın arkasındaki açıklık hala aklımdaydı.
"Poyraz, dolabı hareket ettirebilir miyiz?"
Bana baktı. "Tek başımıza zor olabilir."
"Dört kişi varız."
"Beş," dedi Kerem. "Ben de buradayım."
Poyraz dolabın altını kontrol etti. "Üç kişi yeter. Diğerleri kapıyı gözlesin."
Defne hemen başını kaldırdı. "Ben kapıda kalırım."
Ege de onun yanına geçti. Kerem dolabın diğer tarafına yerleşti. Ben Poyraz'ın yanına geçtim.
"Hazır mısın?" diye sordu.
"Evet."
"Üçte çekiyoruz. Bir, iki, üç."
Dolap önce yerinden kıpırdamadı. Biraz daha güç uyguladık. Metal ayakları zeminde gıcırdadı. Ardından dolap birkaç santimetre öne kaydı. Tam o sırada üstündeki kutulardan biri devrildi. Poyraz refleksle kolunu kaldırdı. Kutu yere çarparak açıldı. İçindeki dosyalar etrafa saçıldı.
"İyi misin?" diye sordum.
"İyiyim. Sen?"
Başımı salladım. Yere eğilip kağıtları toplamaya başladık. Poyraz'ın elinin üzerindeki ince çizgiyi fark ettim. Metal kutunun kenarı derisini çizmişti.
"Elin."
Poyraz eline baktı. "Önemli bir şey değil."
"Bunu söylemek için bugün bir yarışma mı var?"
Yüzüme baktı. "Senin elin de yaralandı."
"Benimki de bir şey değil."
"Demek ki ikimiz de aynı şeyi söylüyoruz."
Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. İstemeden gülümsedim. Poyraz da belli belirsiz gülümsedi ama hemen ardından yerdeki kağıtlara döndü.
Dosyaları toplarken dolabın arkasındaki duvarın alt kısmında metal bir çerçeve gördüm.
"Poyraz, burada bir kapak var."
Işığı oraya çevirdi. Gerçekten de duvara gömülü, dar bir metal kapak bulunuyordu. Üzerindeki boya diğer yüzeylerden farklıydı. Kenarlarında eski vidalar vardı.
Poyraz çömeldi. "Bu bir servis erişim kapağı."
"Arşive mi açılıyor?"
"Bilmiyorum."
"Peki açabilir miyiz?"
Kapağın çevresini inceledi. "Önce sabitlenmiş mi, ona bakacağım."
Kapak zorlanarak açılacak gibi görünüyordu ama Poyraz hemen müdahale etmedi. Önce duvarın çevresindeki çatlakları, ardından kapağın üstündeki kirişin durumunu kontrol etti.
"Burayı zorlamayacağız," dedi.
"Çökme riski mi var?"
"Kesin olarak söyleyemem. Ama bu duvarın bir kısmı sonradan örülmüş. Üzerindeki yükü ve arkasındaki boşluğu bilmeden kapağı çekmek akıllıca olmaz."
Geri çekildim. "Tamam."
Poyraz bana baktı. "Bu kadar kolay mı?"
"Ne?"
"İtiraz etmeden kabul etmen."
Omuz silktim. "Ben hukuk okuyorum. Duvarın ne zaman yıkılacağını bilmiyorum. Sen biliyor olabilirsin."
"Bilmiyorum. Yalnızca riskli olduğunu görüyorum."
"İşte bu yüzden sana bırakıyorum."
Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra Poyraz ayağa kalktı. "Arşivin başka bir girişi olabilir. Önce onu bulalım."
***
Odaya geri döndüğümüzde Defne'nin yüzündeki ifade değişmişti. "Bir şey buldum."
Elindeki kağıdı bize uzattı. Bu, diğer belgelerden daha eski görünen bir kayıt formuydu. Üst kısmında üniversitenin eski logosu vardı.
Altında ise şu başlık yazıyordu: TAHLİYE SONRASI PERSONEL KONTROLÜ
Tarih, yangının yaşandığı gündü. Belgede personel isimleri sıralanmıştı. Her ismin karşısında üç ayrı sütun bulunuyordu.
TOPLANMA ALANI.
KONTROL.
TESLİM.
Bazı satırlarda işaret vardı. Bazıları boş bırakılmıştı.
"Teslim ne demek?" diye sordu Ege.
Kağıdı elime aldım. "Bunu yalnızca bu kelimeden anlayamayız." Satırları dikkatle inceledim. "Belki personelin başka bir birime teslim edildiğini gösteriyordur. Ama kime, neden ve hangi şartlarda teslim edildiği yazmıyor."
Kerem parmağını bir satıra koydu. "Şu isimde iki işaret var."
Gerçekten de aynı satırda hem kontrol hem teslim sütunu işaretlenmişti. Yanındaki açıklama kısmına küçük harflerle bir not düşülmüştü.
KAYIT DIŞI.
Kaşlarım çatıldı. "Bu daha ilginç."
"Niye?" diye sordu Defne.
"Çünkü resmi bir formda bir kişinin kaydının dışarıda tutulduğunu belirten bir not var. Ama kimin yazdığı, neyi kastettiği ve bunun hangi işlem için yapıldığı belli değil."
Ege kağıdı biraz daha yaklaştırdı. "Altında imza var mı?"
Belgenin en altına baktım. Bir imza vardı ama okunmuyordu. Yanında bir personel numarası yazılmıştı.
"Bunu da çekelim," dedim.
Telefonumla fotoğrafını çektim. Sonra belgeyi yeniden dikkatle inceledim. İsimlerin çoğunu okuyabiliyordum. Ancak birkaç satırın üzeri kalın bir çizgiyle kapatılmıştı. Sanki biri belirli kayıtların okunmasını istememişti.
"Bunları kim karalamış olabilir?" diye sordu Kerem.
"Bilmiyoruz."
"Yangından önce mi, sonra mı?"
"Onu da bilmiyoruz."
Ege nefes verdi. "Her sorunun cevabı bilmiyoruz. Biraz ilerleme kaydettiğimizi hissetmek istiyorum."
Defne elini omzuna koydu. "İlerliyoruz. En azından neyi araştıracağımızı biliyoruz."
Ege ona baktı. "Bazen senin sakinliğini ödünç almak istiyorum."
"İade etmeyi unutma."
Kerem hafifçe gülümsedi. "Ben de alabilir miyim?"
"Senin için depozito isterim," dedi Defne.
Kerem başını salladı. "Adil."
O sırada koridorun dışından bir ses geldi. Bu kez ayak sesleri değildi. Bir telsiz konuşmasıydı.
"Arşiv odası kontrol edilsin. Eski kayıtların yerinden oynatıldığına dair bildirim var."
Hepimiz birbirimize baktık. Elimdeki kağıdı yavaşça masaya bıraktım. Henüz hiçbir şey almamıştık. Sadece fotoğraf çekmiş ve belgeleri incelemiştik. Ama birileri odada ne yaptığımızı biliyor gibiydi.
Poyraz hemen kapıya yöneldi. "Buradan çıkıyoruz."
Ege telefonunu cebine koydu. "Peki nereye?"
"Önce bu binanın dışına ulaşacağız."
"Sonra?"
"Sonrasını dışarı çıktığımızda düşünürüz."
Kerem çantasının olmadığını hatırlayıp boş omzuna baktı. "Benim eşyalarım hala üniversitede."
Ona döndüm. "Gerçekten şu an bunu mu düşünüyorsun?"
"Hayır. Eşyalarımı düşündüğüm için değil, bu kadar olaydan sonra telefon şarj aletim olmadan kalacağım için üzülüyorum."
Ege başını iki yana salladı. "Senin sorunların gerçekten çok farklı."
"Bir gün anlayacaksın."
Defne kapıyı aralayıp koridoru kontrol etti. "Şimdilik boş."
Poyraz dışarı çıktı. Ardından ben geçtim. Tam kapıyı kapatacakken odanın içindeki masaya son bir kez baktım. Kayıt formu hala oradaydı. Bir an geri dönüp belgeyi almam gerektiğini düşündüm. Fakat bu hem zaman kaybettirecek hem de orada bulunduğumuza dair daha fazla iz bırakacaktı. Telefonumdaki fotoğraflar yeterli olabilirdi. Şimdilik.
***
Koridorun sonuna ulaştığımızda Poyraz durdu. Önümüzde iki kapı vardı. Biri merdiven boşluğuna, diğeri daha dar bir koridora açılıyordu.
"Hangisi dışarı çıkıyor?" diye sordum.
Poyraz duvardaki planı inceledi. "Merdiven boşluğu ana girişe çıkıyor. Diğer koridorun sonunda eski laboratuvarlar var."
Ege hemen karşılık verdi. "Güvenlik ana girişteyse merdiven boşluğunu eleyebiliriz."
"Laboratuvarlardan dışarı çıkış var mı?" diye sordu Defne.
"Planın devamını görmem lazım."
Poyraz duvara asılı eski planın kenarını kaldırdı. Altında daha küçük bir çizim vardı. Bir süre inceledikten sonra parmağını dar koridorun sonuna koydu.
"Burada servis merdiveni bulunuyor. Dış avluya çıkıyor olmalı."
"Olmalı mı?" diye sordum.
Poyraz bana baktı. "Binanın eski planı. Sonradan değişiklik yapılmış olabilir."
"Peki bunu nasıl anlarız?"
"Gidip bakarak."
Ege başını salladı. "Sonunda bilgisayar gerektirmeyen bir çözüm."
Poyraz dar koridora yöneldi. Peşinden gittim. Bu kez diğerlerinden biraz daha geride kalmıştık. Defne, Kerem ve Ege kendi aralarında konuşuyordu.
Poyraz'ın yanında yürürken sesimi alçalttım. "Az önceki Koral kaydı hakkında bir şey söylemek istemiyor musun?"
Adımlarını yavaşlattı. "Ne söylememi bekliyorsun?"
"Bilmiyorum. Şaşırmanı, bir şey hatırlamanı, en azından bu soyadının neden tekrar karşımıza çıktığını merak etmeni."
"Merak ediyorum."
"Ama belli etmiyorsun."
Bana döndü. "Ceylin, on dört yaşındaydım. Yangının yaşandığı gün neredeydim, ne yaptım, bunları hatırlayabilirim. Ama bu kayıttaki kişinin kim olduğunu bilmiyorum."
"Belki ailen biliyordur."
"Belki."
"Onlara soracak mısın?"
Bir süre cevap vermedi. Sonra başını salladı. "Evet. Buradan çıktığımızda."
Sesindeki kararlılık, ilk kez bu konuyu gerçekten ciddiye aldığını hissettirdi.
"Peki ya öğrenmek istemediğin bir şey çıkarsa?"
Poyraz yürümeyi bıraktı. Ben de durdum. Bana baktığında yüzünde öfkeden çok yorgunluk vardı.
"Bilmemek, o şeyin olmadığı anlamına gelmiyor."
Bu cümle karşısında söyleyecek bir şey bulamadım. Bir an için onun yalnızca adının bir belgede geçmesinden rahatsız olmadığını düşündüm. Belki de bu olayın ailesiyle ilgili olabileceğini ilk kez o da fark ediyordu.
"Özür dilerim," dedim.
Kaşları hafifçe çatıldı. "Neden?"
"Seni sorguya çekiyormuşum gibi oldu."
"Bana soru sorman sorun değil."
"Peki ya cevap vermek istemezsen?"
"O zaman söylerim." Bir an durdu. "Sen de öyle yap."
Bu kez ne demek istediğini hemen anlayamadım. "Ben ne yapayım?"
"Bir şeyden şüpheleniyorsan söyle. Kendi kendine düşünüp karar verme."
İstemeden kaşlarımı kaldırdım. "Beni iki saattir tanıyorsun ve kişilik analizi mi yapıyorsun?"
"Gerek yok. Sorularından anlaşılıyor."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Sinir bozucusun."
"Bunu daha önce de söyledin."
"Demek ki değişen bir şey yok."
Poyraz'ın yüzünde kısa bir gülümseme belirdi. Ardından yürümeye devam etti. Nedense onunla konuşmak, içinde bulunduğumuz durumdan bir anlığına uzaklaşmamı sağlamıştı. Ama yalnızca bir anlığına. Çünkü koridorun sonunda gördüğümüz kapının önünde durduğumuzda bütün düşüncelerim yeniden yerini korkuya bıraktı.
Kapının altından gün ışığı sızıyordu. Dışarıya açılıyor olabilirdi. Poyraz kolu indirdi. Kapı açıldı. Karşımızda küçük bir merdiven boşluğu vardı. Aşağıda, duvarın dibinde eski bir servis kapısı görünüyordu.
"Burası olmalı," dedi.
Hepimiz merdivenlerden indik. Servis kapısının yanındaki dar camdan dışarı baktım. Avluyu görebiliyordum. Fakat avlu boş değildi. İki güvenlik görevlisi kapının önünde duruyordu. Biraz ileride siyah bir araç vardı. Aracın yanında takım elbiseli bir adam, elindeki dosyayı inceliyordu. Yüzünü tam göremiyordum. Ama güvenlik görevlilerinden biri yanına gelip bir şey söylediğinde adam başını kaldırdı. Doğrudan bulunduğumuz kapıya baktı. İçimde bir şey sıkıştı.
"Poyraz," diye fısıldadım.
Yanıma geldi. Dışarı baktı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça geri çekildi.
"Buradan çıkamayız."
Ege de camdan baktı. "Bizi bekliyorlar."
Kerem'in yüzündeki ifade ciddileşti. "Bizi burada bulacaklarını nereden biliyorlardı?"
Kimse cevap vermedi. Çünkü aynı soru benim de aklımdaydı. Biraz önce arşivde kayıtları inceliyorduk. Şimdi ise dışarıda bizi bekleyen insanlar vardı. Sanki nereye gideceğimizi biliyorlardı.
Defne hepimize baktı. "Panik yapmayalım. Başka bir çıkış bulabiliriz."
"Ya başka çıkış yoksa?" diye sordu Ege.
Defne ona döndü. "O zaman bir yol bulana kadar burada kalmayacağız. Ama önce sakin düşünüp ne yapabileceğimize bakalım."
Başımı salladım. Haklıydı. Panik yapmak bizi buradan çıkarmayacaktı.
Poyraz servis kapısının çevresini incelemeye başladı. Ben de dışarıdaki adamı yeniden izledim. Adam dosyasını kapatmıştı. Güvenlik görevlilerinden biri ona telefonunu uzattı. Adam ekrana baktı. Sonra başını kaldırıp tekrar binaya çevirdi. Bu kez yüzünü daha net görebildim. Bizi görmüyordu. En azından doğrudan değil. Ama sanki bulunduğumuz yeri biliyordu.
Bir adım geri çekildim. Poyraz bunu fark etti. "Ne oldu?"
"Şu adam."
Poyraz yeniden camdan baktı. "Tanıyor musun?"
"Hayır."
"Peki neden dikkatini çekti?"
Bir an düşündüm. "Bizi arayan güvenlik görevlileri telaşlı. O değil. Sanki burada bulunmamız onun için bir sorun değilmiş gibi davranıyor."
Poyraz'ın yüzü ciddileşti. "Bunu nereden çıkardın?"
"Davranışlarından. Güvenlik görevlileri sürekli etrafı kontrol ediyor. O ise dosyasına bakıp bekliyor."
"Belki bizi yakalamakla görevli değildir."
"Belki." Bir an durdum. "Ya da bizi yakalamaları için talimat veren kişidir."
Poyraz cevap vermedi. Fakat bakışlarını adamdan ayırmadı. Ardından bana döndü.
"Fotoğrafını çekebilir misin?"
Telefonumu çıkardım. Camdan mümkün olduğunca belli etmeden birkaç fotoğraf çektim. Tam telefonu indirirken adam başını kaldırdı. Bakışlarımızın kesiştiğini düşündüm. Hemen geri çekildim. Kalbim göğsüme vuruyordu.
"Bizi gördü mü?" diye fısıldadı Defne.
"Bilmiyorum."
Poyraz kapının yanındaki duvara baktı. "Buradan ayrılmamız gerekiyor. Ama ana girişe dönmeyeceğiz."
"Peki nereye gideceğiz?" diye sordu Kerem.
Poyraz başını kaldırıp merdiven boşluğunun üzerindeki eski planı işaret etti.
"Binanın kuzey tarafında bir başka servis geçidi var."
"Orası da kapalıysa?" dedim.
"Başka bir yol arayacağız."
Bu kez itiraz etmedim. Çünkü artık dışarı çıkmanın tek başına yeterli olmadığını anlamıştım. Bizi arayanların kim olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu. Sekiz yıl önceki yangının kayıtlarını bulmalıydık. Ve Poyraz'ın soyadının neden her yerde karşımıza çıktığını anlamalıydık. Ama önce buradan sağ salim çıkmamız gerekiyordu.
Poyraz merdivenlere yöneldi. Peşinden gittim. Tam kapının eşiğine ulaştığımda cebimdeki telefon titredi. Şebeke hala yoktu. Buna rağmen ekranda yeni bir mesaj belirmişti. Gönderen yine tanımadığım numaraydı. Mesajı açtım. Tek bir cümle yazıyordu.
'Yanlış kaydı buldunuz.'
Bir süre ekrana baktım. Sonra mesajın altındaki ikinci satırı gördüm.
'Bir dahaki sefere doğru kişiye bakın.'
Başımı kaldırdım. Poyraz birkaç adım ileride durmuş, beni bekliyordu.
"Ceylin?"
Telefonu ona uzattım. Mesajı okuduğunda yüzündeki ifade değişti. Bu kez sakin görünmeye çalışmıyordu. Çünkü artık yalnızca bizim peşimizde değillerdi.
Bizi izliyorlardı. Ve bulduğumuz kayıtları biliyorlardı.
Mesajı üçüncü kez okudum. Ekrandaki kelimeler değişmiyordu. Keşke değişselerdi. Keşke bir anlığına silinip yerlerini anlamsız bir reklam mesajına bıraksalardı da bütün bunların kötü bir şakadan ibaret olduğuna inanabilseydim. Ama telefonumda şebeke yoktu. Ve birisi, bulduğumuz kayıtların içeriğini biliyordu.
Telefonu Poyraz'a uzattım. "Sence bizi kim izliyor?" diye sordum.
"Bilmiyorum."
"Harika. Ben de bilmiyorum. Birbirimize bilmediğimizi söyleyerek çok yol katettik."
Poyraz gözlerini telefonumdan kaldırıp bana baktı. Normalde bu cevabıma karşılık verebilirdi ama yüzündeki ifade, şaka yapacak durumda olmadığını gösteriyordu.
"Bunu bir güvenlik görevlisi göndermiş olabilir. Ama bizi yönlendiren biri de olabilir," dedi.
"Yanlış kaydı bulduğumuzu söylüyor. Demek ki doğru kaydın hangisi olduğunu biliyor."
"Ya da bizim doğru kayda ulaşmamızı istiyor."
Bu ihtimal hoşuma gitmedi. Çünkü ilkinden daha kötüydü. Bizi yakalamak isteyen insanlar vardı. Bunu kampüsün dört bir yanına asılan yüzlerimizden, kilitlenen çıkışlardan ve peşimize takılan güvenlik görevlilerinden anlamıştık. Şimdi bir de bizi kendi istediği yere götürmeye çalışan başka birinin olabileceğini düşünüyordum.
İnsan bazen tek bir düşmanla uğraşmanın bile yeterince zor olduğunu unutuyordu. Ta ki karşısına ikinci bir ihtimal çıkana kadar.
Telefonumu geri aldım ve ekranı kapattım. "Mesajı silmeyeceğim," dedim.
"Sil demedim zaten."
"Demek üzereydin."
"Hayır. Bunu kanıt olarak saklaman gerektiğini söyleyecektim."
"Bazen seninle aynı şeyi düşünüyor olmamız beni rahatsız ediyor."
Poyraz'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Neden?"
"Çünkü genelde benim düşündüğüm şeyleri insanlar iki saat sonra anlıyor."
"Kendine güvenin tam."
"Şu anda kendime güvenmesem duvarla konuşuyor olurdum."
"Duvar en azından sana cevap vermezdi."
"Sen de pek cevap vermiyorsun zaten."
Bu kez gülümsediğini gördüm. Çok kısa sürdü. Sonra koridorun diğer ucundan gelen ses ikimizin de yüzündeki ifadeyi sildi.
Ayak sesleri. Birden fazla kişi. Poyraz başını çevirip köşeye baktı. Ben de telefonumu cebime koyarak çantamın askısını omzuma sabitledim. Güvenlik görevlilerinin sesleri yaklaşıyordu.
"Bu koridoru da kontrol edin. Arşiv odasından çıktıklarını biliyoruz," dedi adamlardan biri.
Poyraz kolumdan tutup beni duvarın kenarındaki girintiye çekti. Hareketi o kadar ani olmuştu ki omzum duvara çarptı. Acıyla yüzümü buruşturdum ama ses çıkarmadım.
Elini hemen geri çekti. "İyi misin?" diye fısıldadı.
"Biraz daha sert çekseydin duvara yapışıp dekor olacaktım."
"Özür dilerim."
Cevabı beklediğimden ciddiydi. Başımı ona çevirdim. Karanlıkta yüzünün yalnızca bir kısmını seçebiliyordum. Kolumu incitip incitmediğimi kontrol etmek ister gibi bana bakıyordu.
"İyiyim, Poyraz," diye fısıldadım.
Başını hafifçe salladı. Sonra işaret parmağını dudaklarına götürerek susmamı istedi.
İki güvenlik görevlisi birkaç metre ötemizden geçti. "Üst katlara çıkmış olabilirler," dedi adamlardan biri.
"Üst katları zaten taradılar. Kuzey Blok'tan çıkmış olmaları daha olası."
"Çıkışlar kapalı."
"O zaman buradalar."
Ayak sesleri uzaklaştı. Nefesimi yavaşça bıraktım. Poyraz bir süre daha kıpırdamadı. O da sesleri dinliyordu. Ardından başını bana doğru eğdi.
"Burada kalamayız," dedi.
"Bunu söylemek için mi bütün o sessizliği bekledin?"
"Hayır. Senin duvarla bütünleşmeni bekliyordum."
İstemsizce gülecek gibi oldum ama kendimi tuttum. Poyraz önden ilerledi. Ben de arkasından gittim.
Koridorun sonunda Defne, Ege ve Kerem bizi bekliyordu. Defne'nin kollarını göğsünde birleştirmiş olması, bizi beklerken ne kadar endişelendiğini açıkça gösteriyordu. Ege ise duvara yaslanmış, ayakkabısının ucuyla yerdeki küçük bir parçayı ileri geri itiyordu. Kerem'in gözleri koridorun iki ucunu sırayla kontrol ediyordu.
Bizi görünce Defne hemen doğruldu. "Neredeydiniz siz?" diye sordu.
"Kampüs turuna çıkmıştık. Rehberimiz biraz yavaş yürüyordu," dedim.
Defne gözlerini kıstı. "Ceylin."
"Tamam, tamam. Güvenlik görevlileri vardı. Beklemek zorunda kaldık."
Bakışları Poyraz'a kaydı. O da kısaca başını sallayınca Defne'nin omuzları biraz gevşedi.
"Bana bakın, bir dahaki sefere ayrılma kararı alırsanız önceden haber verin," dedi Ege. "Ben burada kendi cenazemin provasını yapıyordum."
Kerem kaşını kaldırdı. "Nasıl gidiyordu?"
"Fena değildi. Yalnız tabutun içi düşündüğümden dar."
"Ege, lütfen," diye araya girdi Defne.
Ege'nin yüzündeki gülümseme silikleşti. "Şaka yapıyorum. Biraz."
Bunu söylerken gözlerini kaçırdı. Hepimiz onun korktuğunu biliyorduk. Ben de korkuyordum. Sadece korkuyu kabul ettiğim anda kontrolü kaybedecekmişim gibi hissediyordum.
Telefonumu çıkarıp mesajı diğerlerine gösterdim. Kerem'in ifadesi değişti. Ekrana eğilerek metni okudu, sonra telefonun üst kısmına baktı.
"Bunu ne zaman aldın?" diye sordu.
"Arşivden çıktıktan hemen sonra."
"Peki daha önce buna benzer bir şey geldi mi?"
"Hayır."
"Numara yok. Gönderen yok. Ama mesaj sana ulaşmış."
"Telefonlar çalışmıyor diye biliyorduk," dedi Ege.
"Şebeke yok. Bu, mesajın nasıl geldiğini açıklamıyor," diye karşılık verdim.
Ege telefonunu çıkarıp ekranını kontrol etti. Birkaç saniye sonra kaşlarını çattı.
"Bende hiçbir şey yok."
"Belki de yalnızca Ceylin'e göndermek istediler," dedi Defne.
Kerem de başını salladı. "Bence de."
"Bunu bu kadar rahat söylemenizin bir sebebi var mı?" diye sordum.
"Mesajın içeriği sana özel. Yanlış kaydı bulduğunuzu söylüyor. Arşivde hangi belgeleri incelediğini en iyi bilen kişi sensin."
"Poyraz da yanımdaydı."
"Bizi ayrı ayrı izliyor olabilir," dedi Poyraz.
Ege yüzünü buruşturdu. "Bu cümleye hiç ihtiyacım yoktu."
Kerem telefonumu bana geri verdi. "Bir şey daha var. Güvenlik görevlilerinin konuşmalarını duydum. Kuzey Blok'tan çıktığımızı düşündüklerini söylüyorlar."
"Ama buradayız," dedi Defne.
"Evet. Ve bu koridorun diğer ucunda dışarıya açılan servis kapısı var."
Poyraz başını iki yana salladı. "O kapı artık kullanılamaz."
"Nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Arşivden çıkarken gördüğümüz siyah araç hala oradaysa servis kapısının önünü kapatmış olabilirler. Ayrıca o kapıdan çıkarsak doğrudan açık alana çıkarız. Saklanacak yer yok."
"Yani bir tarafta silahlı güvenlik görevlileri, diğer tarafta açık alan," diye söylendi Ege. "Güzel. Seçeneklerimiz giderek güzelleşiyor."
"Başka bir çıkış var." Hepimiz Poyraz'a döndük. "Binanın eski planlarında, bu koridorun altından geçen bir teknik bağlantı olması gerekiyor. Eski kazan dairesine ulaşıyor. Oradan da yükleme alanına çıkış olabilir."
"Olabilir mi?" diye sordum.
"Bu bölüm yıllar önce yenilenmiş. Bağlantı kapatılmış da olabilir."
"Başka kesin bir bilgin yok mu? Mesela buradan sağa dönünce bizi bekleyen bir helikopter falan?" diye sordu Ege.
Kerem omuz silkti. "Helikopter için çatıyı öneririm. Güvenlik görevlileri de orada bizi bekliyordur."
"Siz benimle aynı takımda olduğunuz için çok şanslısınız."
"Hepimiz çok şanslıyız, evet," dedi Defne. "Şimdi şu teknik bağlantıyı bulalım."
Poyraz bizi dar koridorun sonundaki metal kapıya götürdü. Kapının üzerinde eski bir levha vardı. Yazıların çoğu silinmişti ama alt satırda Teknik Hacimler ifadesini seçebiliyordum.
Poyraz kapının kolunu indirdi. Kapı açılmadı. Bir kez daha denedi. Bu kez kapıya omzuyla hafifçe yüklendi ama kilit yerinden oynamadı.
"Kilitli," dedi.
"Şaşırdım mı? Hayır. Üzüldüm mü? Çok," diye mırıldandı Ege.
"Kapının arkasında ne var?" diye sordum.
"Eski tesisat geçişi olması gerekiyor. Ama planı görmeden kesin konuşamam."
Kerem kapının üzerindeki menteşeleri inceledi. "Zorlayabilir miyiz?"
"Zorlarsak ses çıkarırız. Ses çıkarırsak buraya gelirler," dedi Poyraz.
"Peki sessizce açmanın bir yolu var mı?"
"Anahtar."
Ege başını eğip birkaç saniye düşündü. "Bunu daha önce neden düşünmedik?"
"Çünkü anahtarımız yok," dedi Defne.
Poyraz cevap vermedi. Bunun yerine kapının yanındaki duvara eğildi. Eski bir metal pano, kabloların geçtiği dar bir kanalın önüne monte edilmişti. Poyraz panonun kenarını yokladı. Bir tarafı diğerinden daha gevşekti.
"Bu sonradan takılmış," dedi. "Pano. Duvarın eski kısmına ait değil."
Kerem yanına geldi. "Yani arkasında bir şey mi var?"
"Belki de sadece kablo."
"Bugün 'belki' kelimesinden nefret etmeye başladım," diye söylendim.
Poyraz parmaklarını panonun alt kenarına yerleştirip yavaşça çekti. Metal, hafif bir gıcırtıyla duvardan ayrıldı. Hepimiz aynı anda donduk. Koridorda ses yoktu.
Poyraz bu kez daha dikkatli hareket etti. Panoyu birkaç santimetre daha açınca arkasında dar bir boşluk ortaya çıktı. İçinden kalın kablolar geçiyordu. Ancak boşluğun alt tarafında, duvarın içine gömülmüş küçük bir metal mandal vardı.
"Bu bir kapak mekanizması olabilir," dedi.
"Olabilir mi, yoksa öyle mi?"
Poyraz bana baktı. "Ceylin."
"Tamam. Sustum."
Mandalı aşağı doğru bastırdı. Önce hiçbir şey olmadı. Sonra metal kapının arkasından tok bir ses geldi. Kapının kilidi açılmıştı.
Ege'nin ağzı aralandı. "Tamam. Bunu kabul ediyorum. Mimarlık işe yarıyormuş."
"Bunu bölüm başkanına söyle. Çok mutlu olur," diye karşılık verdi Poyraz.
Kapıyı yavaşça araladık. İçeriden soğuk, ağır bir hava yüzümüze vurdu. Dar merdivenler aşağıya doğru iniyordu. Basamakların kenarları aşınmış, duvarların boyası yer yer dökülmüştü. Tavandaki lambalardan yalnızca biri yanıyordu.
Defne telefonunun ışığını açtı. "Bence inmeyelim. Basamakların durumu belli değil," dedi.
"Ben önden giderim. Siz aralıklı gelin," diye karşılık verdi Poyraz.
"Ya merdiven çökerse?" diye sordum.
Poyraz bana döndü. "O zaman hepimiz aynı anda haklı çıkmış oluruz."
"Bu kadar rahat konuşmana sinir oluyorum."
"Biliyorum."
İlk basamağa adım attı. Ardından ben indim. Merdivenler düşündüğümden daha uzundu. Her basamakta yukarıdaki koridorun ışığı biraz daha uzaklaşıyor, karanlık çevremizi sarıyordu. Duvarlarda nem lekeleri vardı. Bir noktada burnuma keskin, paslı bir koku geldi.
Ege arkamızdan seslendi. "Bir şey soracağım."
"Sor," dedi Kerem.
"Aşağıda fare varsa hanginiz beni taşımayı kabul ediyor?"
"Fare senden daha çok korkuyordur," diye karşılık verdi Defne.
"Bunu bilmenin hiçbir yolu yok."
"İstersen bir fareyle tanıştırıp aranızdaki iletişimi gözlemleyebiliriz," dedim.
Ege iç çekti. "Ceylin, bu kadar zor bir günde bile bana düşmanlık yapman gerçekten etkileyici."
Gülümsemem kısa sürdü. Çünkü merdivenlerin sonunda Poyraz durmuştu. Önünde alçak tavanlı, uzun bir geçit uzanıyordu. Sağ tarafta kalın borular, sol tarafta ise eski elektrik panoları vardı. İleride, yarı açık bir kapının ardından çok zayıf bir ışık sızıyordu.
"Burası eski kazan dairesine bağlanıyor olmalı," dedi Poyraz.
"Çıkış nerede?"
"Önce diğer tarafı kontrol etmemiz gerekiyor."
Defne telefonunun ışığını borulara tuttu. "Burada birileri çalışmış."
Duvarın dibinde yeni sayılabilecek kablo parçaları ve açılmış bir bağlantı kutusu duruyordu. Yerdeki tozun üzerinde de ayakkabı izleri vardı. İzler, geçidin iç tarafına doğru uzanıyordu.
Kerem çömeldi ama hiçbir şeye dokunmadı. "Bunlar eski görünmüyor," dedi.
"Belki bakım ekibidir," diye karşılık verdi Ege.
"Kampüs kilitlenmişken mi?" diye sordum.
"İnsan bir ihtimali dile getiremeyecek mi?"
Kerem ayağa kalktı. "Getirebilir. Ama bu izler yalnızca bakım ekibinin buraya geldiğini kanıtlamaz."
Poyraz izlerin devamına baktı. "Buradan birileri yakın zamanda geçmiş. Hem de tek kişi değil."
İçimde yeniden o tanıdık sıkışma başladı. Bizi izleyen kişi, arşiv odasındaki belgeleri biliyordu. Peki bu geçitteki izlerin onunla bir ilgisi var mıydı? Yoksa burada bizden önce bulunan başka insanlar mı vardı? Artık her kapının arkasında bir cevap arıyordum. Ama bulduğum her cevap, yanına iki yeni soru ekliyordu.
Geçidin sonuna doğru ilerledik. Yarı açık kapının arkasında eski bir kazan dairesi vardı. Büyük metal kazanlar çoktan devre dışı bırakılmıştı. Tavandan sarkan boruların bazıları sökülmüş, duvar boyunca uzanan raflar boşaltılmıştı. Burası terk edilmiş görünüyordu. Ama yerdeki izler öyle söylemiyordu.
Poyraz karşı duvarı inceledi. "Şurada bir kapı olması gerekiyor."
Duvar boyunca ilerledi. Elini eski boyanın üzerinde gezdirdi, ardından rafların arkasında kalan dikey çizgiyi gösterdi. İlk bakışta duvarın devamı gibi görünen bölümün çevresinde ince bir çerçeve vardı. Kerem rafı hafifçe çekti. Raf hareket etti. Arkasında metal bir kapı belirdi.
"Ben artık bu binanın normal bir duvarı olduğuna inanmıyorum," diye söylendi Ege.
"Sessiz ol da bakalım," dedi Defne.
Kapının üzerinde küçük bir levha vardı.
YÜKLEME ALANI - YETKİLİ PERSONEL DIŞINDA GİRİLMEZ.
Poyraz kolu denedi. Bu kapı kilitli değildi. İçeriden hafif bir hava akımı geliyordu.
"Dışarıya çıkıyor olabilir miyiz?" diye sordum.
"Bunu öğrenmenin tek yolu var," dedi Poyraz.
Kapıyı açtı. Karşımızda dar bir servis koridoru vardı. Koridorun sonundaki küçük pencereden dışarıdaki gri ışık görünüyordu. Uzakta bir motor sesi duyuluyordu ama bunun bir araç mı, yoksa binanın havalandırması mı olduğunu anlayamadım.
Kerem öne geçti. Pencereye yaklaşıp dışarı baktı. "Yükleme alanı."
"Ve?" diye sordu Ege.
"Şimdilik kimseyi göremiyorum."
İçimde küçük bir umut kıpırdadı. Belki de gerçekten çıkabilecektik. Belki kampüsün dışına ulaşıp yardım isteyebilirdik. Fotoğrafları, belgeleri ve mesajı yetkililere gösterebilirdik. Birinin bizi neden aradığını açıklamak zorunda kalırdık ama en azından artık karanlık koridorlarda saklanmak zorunda olmazdık.
Sonra Kerem'in yüzündeki ifade değişti. "Bir dakika."
Pencereye yaklaştım. Yükleme alanının diğer ucunda siyah bir araç duruyordu. Aynı araç. Arşivden çıktığımızda gördüğümüz, yanında takım elbiseli adamın beklediği araç.
Bu kez adamı göremiyordum ama aracın önünde iki güvenlik görevlisi vardı. Biri telefonuyla konuşuyor, diğeri yükleme alanına açılan kapıyı izliyordu.
"Bizi bekliyorlar," dedim.
"Belki de çıkışları kontrol ediyorlardır," diye karşılık verdi Poyraz.
"Poyraz, artık her şeyi iyiye yormaya çalışmayı bırakabilir miyiz?"
Bana baktı. "İyiye yormuyorum. Kesin olarak bilmediğimiz şeyleri birbirinden ayırmaya çalışıyorum."
Haklıydı. Bunu kabul etmek sinirimi daha da bozdu. Çünkü korktuğumda kesin cevaplara ihtiyacım oluyordu. Oysa bu binada kesin olan tek şey, hiçbirimizin neyin içinde olduğunu tam olarak bilmemesiydi.
"Peki şimdi ne yapacağız?" diye sordu Defne.
Poyraz yeniden koridora baktı. "Geri dönüp başka bir yol arayacağız."
"Tabii. Çünkü beş dakika önce bulduğumuz gizli geçit yetmedi, şimdi yeni bir gizli geçit bulmamız gerekiyor," diye söylendi Ege.
"En azından seçeneklerimiz var," dedi Kerem.
"Benim seçeneklerim arasında eve gidip uyumak da vardı."
Tam geri döneceğimiz sırada bir ses duydum. Metal bir kapının kapanma sesi. Ardından ayak sesleri. Bu kez sesler dışarıdan değil, arkamızdaki geçitten geliyordu.
Poyraz hemen elini kaldırdı. Hepimiz olduğumuz yerde kaldık. Ayak sesleri yaklaşıyordu. Birisi merdivenlerden aşağı inmiş, kazan dairesine girmişti. Sonra bir erkek sesi duyuldu.
"Buraya kadar geldiklerini biliyorum." Ege'nin yüzündeki renk çekildi. "Çıkış kapısını kontrol edin. Diğerleri arka geçidi kapatsın."
Kerem bana baktı. Defne'nin eli koluma dokundu. Poyraz ise yavaşça kapının yanına geçti ve bizi arkasındaki dar boşluğa yönlendirdi. Adamın ayak sesleri kazan dairesinde yankılandı. Bir an sonra gölgesi kapının altından geçti. Sonra durdu.
"Saklanmayı bırakın. Size zarar vermek istemiyoruz."
İçimden acı bir gülüş yükseldi. Bizi bütün kampüse fotoğraflarımızla duyurmuş, çıkışları kapatmış ve peşimize adamlar salmışlardı. Şimdi de zarar vermek istemediklerini söylüyorlardı.
"Buna inanacak kadar saf görünüyorsam, bugün aynaya bakmamışım demektir," diye fısıldadım.
Poyraz başını bana çevirdi. Bir şey söylemedi ama bakışları susmam gerektiğini anlatıyordu.
Adam birkaç adım daha attı. "Ceylin Aras. Poyraz Koral. Ege Aydın. Defne Yalın. Kerem Sancak." İsimlerimizi tek tek söyledi. Sanki yoklama alıyordu. Sanki hepimizi zaten tanıyordu. "Sizinle konuşmamız gerekiyor," diye devam etti.
Bir anlığına gözlerimi kapattım. Adımı bu binanın içinde yabancı birinden duymak, ekranda fotoğrafımı görmekten daha kötüydü. Çünkü ekrandaki görüntü bir kayıttı. Bu adam ise gerçekti. Birkaç metre ötemizde duruyor ve nerede olduğumuzu biliyordu.
Poyraz parmaklarıyla geçidin diğer tarafını işaret etti. Orada, boruların arkasında kalan dar bir açıklık vardı. İlk geldiğimizde fark etmemiştim. Zemine yakın, neredeyse bir insanın sürünerek geçebileceği genişlikteydi.
Önce Defne'yi, ardından Ege'yi ve Kerem'i yönlendirdi. Ben geçide eğildiğimde arkamdaki adam yeniden konuştu.
"Özellikle seninle konuşmak istiyoruz, Ceylin."
Olduğum yerde durdum. Neden ben? Neden diğerlerinden önce benim adımı söylemişti?
Poyraz koluma hafifçe dokundu. "Şimdi," diye fısıldadı.
Başımı eğip dar açıklıktan geçtim. Dizim sert zemine çarptı, acıyla nefesimi içime çektim. Poyraz hemen arkamdan geldi. Birkaç metre ilerleyince açıklık genişledi ve ayağa kalkabildik.
Arkamızdaki sesler yükselmişti. "Buradalar! Diğer geçidi kontrol edin!"
Poyraz önümdeki demir merdivenleri gösterdi. "Yukarı."
Merdivenleri hızla çıktık. Üstteki kapı ağırdı ama kilitli değildi. Kerem kapıyı aralayıp dışarıyı kontrol etti. Dar bir bakım odasına açılıyordu. İçeride eski sandalyeler, karton kutular ve kullanılmayan temizlik malzemeleri vardı.
Kapıyı arkamızdan sessizce kapattık. Bir süre kimse konuşmadı. Hepimiz nefes nefeseydik. Defne dizindeki tozu silkeleyerek Ege'ye baktı.
"İyi misin?"
"Fiziksel olarak mı, ruhsal olarak mı?"
"Ege."
"İyiyim. Sanırım."
Kerem kapıya kulağını dayadı. "Sesleri duymuyorum. Ama burada fazla kalamayız."
"Bizi özellikle benimle konuşmak için aradıklarını duydunuz mu?" diye sordum.
"Duyduk," dedi Poyraz.
"Peki nedenini bilen var mı?"
Kimse cevap vermedi. Çantamın fermuarını açıp belgelerin fotoğraflarını kontrol etmek istedim. Telefonumun ekranını açtığım anda yeni bir bildirim belirdi. Bu kez mesaj değildi. Galerimdeki son fotoğrafın altında bir konum bilgisi görünüyordu.
Kuzey Blok - Eski Personel Kontrol Odası.
Fotoğrafı arşiv odasında çekmiştim. Konum bilgisinin orada görünmesi normal olabilirdi. Ama altındaki küçük ayrıntı normal değildi. Fotoğrafın çekildiği saat, telefonumun ekranında yazan saatten on bir dakika ilerideydi.
Kaşlarımı çattım. "Bir şey buldum," dedim.
Poyraz yanıma geldi. "Ne oldu?"
Telefonu ona uzattım. Poyraz fotoğrafın ayrıntılarını inceledi. Ardından ekranın üst kısmına, sonra yeniden saate baktı.
"Telefonun saati yanlış olabilir."
"Olabilir. Ama neden tam on bir dakika?"
Ege de yanımıza sokuldu. "Telefonun saat ayarı otomatikse bağlantı kesildiğinde böyle bir şey olması pek mantıklı değil. Ama fotoğrafın üstündeki saat tek başına da kanıt sayılmaz."
"Yani birisi fotoğrafı değiştirmiş olabilir mi?" diye sordu Kerem.
"Bilmiyorum. Fotoğrafın kendisini görmeden konuşamam."
Defne kaşlarını çattı. "Peki bunu daha sonra kontrol edebilir miyiz?"
"Evet. Ama önce buradan çıkmamız gerekiyor."
Telefonumu geri aldım. Fotoğrafın kendisi değişmemişti. Belgeler hala aynıydı. Yine de o on bir dakikalık fark, zihnimin bir köşesine takılıp kalmıştı. Sonra arşivde gördüğümüz belgeyi hatırladım.
Kuzey Blok Acil Tahliye Tatbikatı.
Yirmi iki Ekim.
Yangından iki gün önce yangın kapıları için bakım talebi verilmişti. Tahliye rotası ise bir gün önce değiştirilmişti.
O gün ne olmuştu?
Ve neden birileri, sekiz yıl önceki bir tahliye kaydının peşine düşmemizi istemiyordu?
Telefonumu cebime koydum. "Personel kontrol odasını bulmamız gerekiyor," dedim.
Poyraz kaşlarını çattı. "Neden?"
"Çünkü arşivdeki belgede bazı isimler silinmişti. Bir de kayıt dışı notu vardı. Eğer bir yerde o gün kimlerin teslim alındığına dair başka bir kayıt varsa, orada olabilir."
"Ya da kayıtların tamamı çoktan silinmiştir," dedi Kerem.
"O zaman silindiğini kanıtlayan bir şey buluruz."
Poyraz bana birkaç saniye baktı. "Bunun tehlikeli olduğunu biliyorsun."
"Evet."
"Yine de devam etmek istiyorsun."
"Bizi neden aradıklarını bilmeden buradan çıkarsak, yarın aynı şey başka bir yerde tekrar yaşanabilir. Üstelik bu sefer nereden başlayacağımızı bile bilmeyiz."
Poyraz'ın yüzündeki ifade değişmedi ama gözlerinde bir şey yumuşadı. "O zaman birlikte gideriz," dedi.
Bunu söylerken sesinde meydan okuma yoktu. Bana engel olmaya çalışmıyordu. Yalnızca ne yapacağıma karar verdiğimde yanımda duracağını söylüyordu. Nedense bu, o an duymaya ihtiyacım olan şeydi.
Defne çantasını düzeltti. "Tamam. Ama birimiz yaralanırsa ya da biri kötüleşirse duruyoruz. Tartışma yok."
"Bir de mümkünse kimse daha fazla gizli geçit bulmasın," diye ekledi Ege.
Kerem omuz silkti. "Bu konuda sana söz veremem."
"Hayatımda ilk kez bu kadar çok insanın beni anlamadığını hissediyorum."
İlk kez o gün, içimdeki gerginliğin arasından gerçek bir gülümseme geçti. Kısa sürdü ama geçti.
Kapıya doğru ilerledik. Poyraz önce dışarıyı kontrol etti. Koridor boş görünüyordu. Tek tek çıktık ve binanın daha eski bölümüne açılan merdivenlere yöneldik.
Personel kontrol odasını bulmak için artık bir nedenimiz vardı. Ama aklımda başka bir soru da büyüyordu. Bizi yakalamaya çalışan adam adımı biliyordu. Üstelik benimle özellikle konuşmak istiyordu. Nedenini öğrenmek istiyordum. Fakat içimde, cevabı öğrendiğimde her şeyin daha kötü olacağını söyleyen bir ses de vardı. Ve ilk kez, o sesin haklı olmasından gerçekten korkuyordum.
Bölüm etkileşimi
