Taçsız Varis kitap kapağı

2. bölüm / 6

Taçsız Varis

KAYIP

Vaveyla Yazarı: Melek Tahir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: KAYIP

Saat:03:28

Üssün sessizliği, bir anda karargâhın her köşesinde yankılanan siren sesiyle parçalandı. Koğuşların ışıkları aynı anda yandı. Koridorlarda bot sesleri yankılanmaya başladı. Askerler yataklarından fırlıyor, birkaç dakika içinde tam teçhizatlarını kuşanıp koğuşlardan çıkıyordu. Bu saatte çalan alarmın ne anlama geldiğini herkes biliyordu.
Acil operasyon.
Karargâhın farklı katlarında iki tim aynı anda harekete geçti. Soğuk gece havası yüzlerini keserken, iki ayrı koğuşun kapıları aynı anda açıldı. Kartal Timi, kaldıkları koğuştan çıkıp merdivenlere yöneldi. Aylarca birlikte görev yapmış, birbirlerinin hareketlerine alışmış sekiz kişilik ekip, tek kelime etmeden hızla aşağı indi. Birkaç kat aşağıda Ay Timi de koğuştan çıkmıştı. Farklı üslerden seçilmiş altı kadın asker, keşif ve iz sürme konusunda uzmanlıklarıyla bu göreve gönderilmişti. İki tim, karargâhın girişinde karşılaştı. Kısa bir an birbirlerini süzdüler. Ardından kimse oyalanmadan hangara doğru ilerledi.
Hangarın içindeki brifing salonunda büyük ekran açıldı. Haritada kırmızıyla işaretlenmiş dağlık bölge yavaşça belirirken, salondaki konuşmalar kesildi. Operasyon komutanı içeri girdi.
“Dinleyin.”
Tek kelimesi bile salondaki herkesin dikkatini toplamasına yetmişti. Komutan haritadaki kırmızı noktayı gösterdi.
“Bir süre önce Toprak Timi bu bölgede rutin keşif görevine çıktı.”
Ekranda sekiz askerin fotoğrafı belirdi.
“Son telsiz kayıtları saat 18.43’te alındı.”
Hoparlörden cızırtılı bir kayıt duyuldu.
“Toprak Lider merkez... Hedef bölgeye ulaştık... Beklenmeyen izler var... Tekrar ediyorum, bölgede—”
Parazit sesi kaydı bastırdı. Sonrasında hiçbir şey duyulmadı. Komutan cihazı kapattı.
“O andan beri kendilerinden haber alınamadı.”
Salonda kısa bir sessizlik oldu.
“İHA görüntülerinde hiçbir hareket yok. Çatışma izine de rastlanmadı. Bölgeye gönderilen keşif dronları da sinyal kaybı yaşadı. Toprak Timi sanki haritadan silindi.”
Ay Timi Komutanı Yüzbaşı Sevda Gündoğdu öne çıktı.
“Yani onları aramaya gidiyoruz.”
Komutan başını salladı.
“Sadece aramaya değil. Görevleri tamamlanacak. Eğer yaşıyorlarsa geri getirilecekler. Değillerse...”
Cümlesinin devamını getirmedi. Kartal Timi Komutanı Üsteğmen Tunga Arslan gözlerini haritadan ayırmadan konuştu.
“Bu bölge normal değil.”
“Biz de öyle düşünüyoruz.”
Komutan masanın üzerine iki dosya bıraktı.
“Bu operasyondan itibaren Ay ve Kartal Timi tek bir görev gücü olarak hareket edecek. Sahada emir-komuta ortak yürütülecek.”
Sevda ile Tunga birbirlerine baktı. İkisinin de bu ortaklığın düşündüklerinden daha zor geçeceğini anlaması uzun sürmedi.
“Helikopter beş dakika içinde kalkıyor.”
Askerler dosyalarını aldı. Silahlarını son kez kontrol edip hangardan çıktılar. Pervanelerin sesi gecenin sessizliğini bastırırken siyah helikopter pistte onları bekliyordu. Kimsenin bilmediği tek şey, bu görevin yalnızca kayıp bir timi aramakla ilgili olmadığıydı. Asıl görev, dağın içinde, daha önce hiç keşif edilmemiş mağarada onları bekliyordu.
SANEM KILIÇ:

Elimdeki silaha bir kez daha göz attım. Bu, hayatım boyunca çıkacağım en zor görev olacaktı. Zorluğu düşmandan ya da dağlardan kaynaklanmıyordu. Daha tehlikeli operasyonlara katılmıştım. Ama bu kez kayıp timin içinde ikiz ağabeylerim, Berk ve Devran vardı. Piste doğru yürürken aklımda tek bir soru dönüp duruyordu: Ağabeylerime ne olmuştu? Görev gizliydi ama araştıracakları bölgenin yeni tespit edilen bir mağara sistemi olduğunu biliyordum. Ne olmuş olabilirdi ki?
Helikoptere yerleşmiş, komutanlarımızın gelmesini bekliyorduk. Kartal Timi'nin komutanını uzaktan tanıyordum. Beni tanıyacağını sanmıyordum. Zaten bizim timde onu tanımayan neredeyse yoktu. Sert disiplini ve liderliğiyle özel kuvvetlerde adını duymayan azdı. Rüya bir süre yüzüme baktı.
“Bir şey mi oldu, Sanem?”
“Hayır, Rüyam. Sevda Komutan nerede kaldı ya?”
Birkaç dakika sonra helikopterin kapısı açıldı. İçeri Sevda Komutan ve Kartal Timi'nin komutanı girdi. Hepimiz ayağa kalkarken Kartal Timi'nin komutanı Tunga Arslan, hepimizi tek tek süzdü.
“Rahat.”
Sesi tok ve kendinden emindi. Tunga Arslan masanın üzerine bırakılan dosyayı açtı.
“Bu operasyonda iki tim yok, gençler. Tek bir ekip var.”
Sesi sakindi ama söylediklerinin tartışmaya açık olmadığı belliydi.
“Kimse tek başına hareket etmeyecek. Bölge hakkında bilmediğimiz çok şey var.”
Gözlerim Kartal Timi'nin üyelerinden birinde takıldı. Nedenini bilmiyordum ama yüzü bana garip bir şekilde tanıdık gelmişti. Birkaç saniye onu izledim. Dimdik duruyor, karşıya bakıyordu. Baktığı yöne dönünce timimizin üyesi olan Eftalya'ya baktığını gördüm. Bakışlarında alışık olmadığım bir şey vardı. Sert duruşunun aksine gözlerinde kısa bir anlığına yumuşak bir ifade belirdi. Sonra anladım. Eftalya'ya ne kadar da benziyordu.
Aynı sert bakışlar... Yumuşak yüz hatları, kahverengi gözler, hatta yüzündeki ifade bile aynıydı. Sanki aynı aileden geliyorlardı. Aklıma Eftalya'nın daha önce söylediği bir şey geldi. Bir abisi olduğundan bahsetmişti. Ama onun asker olduğunu, hele ki Kartal Timi'nde görev yaptığını hiç söylememişti. Yoksa... Kardeş olabilirler miydi? Doğrusu, bu kadar benzerliğin tesadüf olduğuna inanmak zordu. Yine de bunu Eftalya'ya soracaktım.
Helikopter dağlık bölgeye yaklaştıkça içerideki gürültü arttı. Herkes son hazırlıklarını yapıyordu. Tunga Arslan ayağa kalkıp hepimize baktı.
“Bundan sonrası kritik.”
Bir an durdu. Ardından devam etti.
“İniş yaptıktan sonra iletişimimiz kesilebilir. Bölge hakkında yeterli bilgimiz yok. Bu yüzden kimse tek başına hareket etmeyecek. Gözünüz sürekli çevrenizde olacak.”
Ardından bakışları üzerimde durdu.
“Sanem Kılıç.”
Başımı kaldırdım. Adımı nereden biliyordu?
“Bu görevde hepimiz aynı amaç için buradayız. Ama senin için durumun diğerlerinden farklı olduğunu biliyorum.”
“Bunun görevimi etkilemesine izin vermeyeceğim, komutanım.” dedim sakin bir sesle.
Tunga birkaç saniye bana baktı.
“Bunu duymak istiyordum. Çünkü orada ihtiyacımız olan kişi, kardeşlerini kaybetmekten korkan biri değil; onları bulabilecek kadar güçlü duran biri olacak.”
Başımı hafifçe salladım.
“Anlaşıldı, komutanım.”
Kelimeler dudaklarımdan çıkarken sesimin sadece benim fark edebileceğim kadar titrediğini hissettim. Güçlü durmaya çalışıyordum ama içimdeki korkuyu tamamen susturamıyordum.
Helikopter sert bir iniş yaptı. Pervanelerin sesi yavaş yavaş azalmaya başladı. Hepimiz son kontrollerimizi yaparken Sevda Gündoğdu ayağa kalktı.
“Beni iyi dinleyin.”
Hepimizin dikkati ona çevrildi.
“Burası bildiğimiz hiçbir bölgeye benzemiyor. Haritalarda olmayan bir yerdeyiz ve elimizdeki bilgiler sınırlı.”
Bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi.
“Gözünüz sadece düşmanda olmayacak. Çevrenizdeki her ayrıntıya dikkat edeceksiniz. Kaybolan sadece bir tim değil. Buraya giren herkes için neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.”
Silahını kontrol ederken konuşmaya devam etti.
“Kimse kahramanlık yapmaya çalışmayacak. Birbirinizi koruyacaksınız. Buradan hep birlikte döneceğiz. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı, komutanım!”
Komutanlarımız indikten sonra biz de tek tek helikopterden çıktık. Mağaranın önünde durduk. Etraf, haritalarda gördüğümüz hiçbir yere benzemiyordu. Tunga cebinden sigara paketini çıkardı. Bir an elinde tuttu. Sanki yıllardır yaptığı bir hareketi düşünmeden tekrarlıyordu.
Paketinden bir dal çıkarırken Sevda'ya bakarak, “İçiyor musun?” diye sordu.
Sevda yüzünü buruşturup başını iki yana salladı. Tunga hafifçe omuz silktikten sonra sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip çakmağı çaktı. Ardından mağaranın girişine doğru bakarak dumanını içine çekti.
Biz ise çevreyi inceliyor, son kez ekipmanlarımızı kontrol ediyorduk. O sırada Eftalya'nın yanına yürüdüm. Başımı hafifçe çevirip helikopterde dikkatimi çeken askeri işaret ettim.
“O çocuk senin abin mi?”
Eftalya bir anda durdu. Gözleri o askere kaydı, ardından bana dönerek, “Nereden anladın?” diye sordu.
“Anlamak zor olmadı.” Hafifçe gülümsedim. “Çok benziyorsunuz. Adı ne?”
“Batu.” Sesi soğuktu. Ardından yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.
“Batu Doğan.”
Bunu söylerken iç çekti. Sesindeki soğukluk, yalnızca bir isimden bahsetmediğini açıkça belli ediyordu. Sanki o ismin ardında yıllardır biriktirdiği başka şeyler vardı.
Daha fazla üstelemedim. Zamanı değildi. Buraya aile meselelerini konuşmaya değil, kayıp bir timi bulmaya gelmiştik. Telsizden gelen kısa ses hepimizin dikkatini topladı.
“Hazırlıklar tamam mı?”
Tunga'nın sesi mağaranın önündeki sessizliği böldü. Hepimiz son kontrollerimizi yaptık. Şarjörler kontrol edildi, gece görüş cihazları takıldı. Sevda elindeki haritaya son kez göz attı.
“Giriş noktası burası. İlk ekip keşif yapacak, ikinci ekip takip edecek. Kimse görüş mesafesinden çıkmayacak.”
Tunga mağaranın karanlık girişine baktı.
“Toprak Timi buradan girdi ve geri dönmedi.”
Kısa bir an hepimiz girişe baktık.
“Şimdi aynı yere biz giriyoruz.”
Derin bir nefes aldım ve silahımı daha sıkı kavradım.
Berk... Devran... Dayanın. Geliyoruz.
İlk ekip mağaranın geniş girişinden içeri girdi. Önde, keşif konusunda uzman olan Ay Timi ilerliyordu. Başlarında Sevda Komutan vardı. Buna şaşırmamıştım. Böyle bir bölgede en önde onların olması gerekiyordu. Ben ikinci ekipteydim. Başımızda ise Tunga Arslan vardı.
Ağır adımlarla ilerledikçe mağara giderek daralıyordu. Nemli hava nefes almayı zorlaştırıyor, duvarlardan süzülen su damlalarının sesi adımlarımıza karışıyordu.
Tam o sırada arkamdan bastırılmış birkaç gülüş geldi. Başımı çevirdiğimde Kartal Timi'nden iki askerin kendi aralarında fısıldaştığını gördüm. Sinirle kaşlarımı çattım. Beni fark edince gülüşlerini zor tuttular. Komik olan neydi acaba? Sanki bulunduğumuz yer kayıp bir timi aradığımız tehlikeli bir mağara değil, eğitim alanıydı.
Biraz önümde yürüyen Özlem de sesleri duymuş olacak ki dönüp askerlere sertçe baktı. İçimden, keşke birinci ekipte olsaydım, diye geçirdim. En azından bizim timdekilerin çoğu oradaydı ve görev sırasında kimse gereksiz konuşmuyordu.
Artık sabrım tükenmişti. Durup onlara döndüm. Tam ağzımı açmıştım ki askerlerden biri diğerinin sırt çantasına takıldı.
“Pat!”
Yüzüstü yere kapaklandı. Mağaranın içinde birkaç saniyeliğine her şey durdu.
İşte bu gerçekten komikti...
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı ama gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Tahir ve Riven. Son uyarı.”
Asker daha yerden kalkamadan Tunga'nın sesi mağaranın içinde yankılandı. Bu kez kimsenin gülmeye niyeti kalmamıştı. Herkes daha dikkatli ilerlemeye başladı.
Bir süre sonra Tunga yoklama aldı. Böylece etrafımdakilerin isimlerini de öğrenmeye başladım. İsimleri aklımda tutmaya çalışırken sıra ona geldi.
“Riven Petrov.”
Bir an durdum.
Riven...
İsim kulağıma farklı gelmişti. Türk timinde böyle bir isim duymayı beklemiyordum. Bakışlarım kısa bir an ona kaydı. Yabancı bir isim, Türk üniforması... Garip bir uyumdu. Acaba çifte vatandaş mıydı? Yoksa hikâyesi sandığımdan farklı mıydı?
Ama buraya kimsenin geçmişini sorgulamaya gelmemiştik. Buradaki herkes aynı amaç için, aynı tehlikenin içine giriyordu. Yine de merakımı engelleyemedim.
Riven Petrov.
Dar tünelde ilerlerken sonunda daha geniş bir bölüme ulaştık. Burası, harita olmadan keşfedilmesi neredeyse imkânsız bir yerdi. Duvarlar birbirine benzeyen geçitlere ayrılıyor, karanlığın içinde hangi yolun nereye çıktığını anlamak mümkün olmuyordu.
Önümüzde üç farklı yol vardı. Hangisinden ilerleyeceğimizi bilmiyorduk. Daha kötüsü, ilk ekipten hâlâ haber yoktu. Çoktan buraya ulaşmış ve bizi bekliyor olmaları gerekiyordu.
İçimdeki huzursuzluk giderek artarken Tunga'ya baktım. Yüzünde hiçbir şey okunmuyordu. Gözleri önümüzdeki geçitlerdeydi. Bir süre sonra telsizini kontrol etti.
“Birinci ekiple iletişim kurmayı denedim.” Sesi sakindi. “Bağlantımız koptu.”
Bu cümleyle birlikte mağaranın sessizliği daha da ağırlaştı. Burada öylece beklemek bize hiçbir şey kazandırmazdı. Birinci ekip bizim kendilerine ulaşamadığımızı fark etmiş ve ilerlemeye devam etmiş olabilirdi. Ama yolları gördüğümde aklıma başka bir ihtimal geldi.
Toprak Timi de buraya geldiğinde aynı durumla karşılaşmış olmalıydı.
Üç yol...
Keşif yapan bir tim zaman kaybetmemek için yolları bölerek ilerlemiş olabilir miydi? Eğer öyleyse, Toprak Timi de üçe ayrılmış olabilirdi. Ama bizim aynı şeyi yapmamamız gerekiyordu. Ne düşmanımızı biliyorduk ne de bu mağaranın içinde bizi neyin beklediğini. Üç ayrı ekibe ayrılmak, bizi gereksiz yere savunmasız bırakırdı. Hep birlikte hareket edip geçitleri tek tek kontrol etmek daha mantıklıydı.
Düşüncelerimi toparlayıp Tunga'ya döndüm.
“Komutanım...”
Tunga bakışlarını bana çevirdi.
“Bir önerim var.”
Önümüzdeki üç geçide baktım.
“Toprak Timi'nin de bizim gibi düşündüğünü varsayarsak, üç farklı yoldan ilerlemiş olmaları muhtemel. Aynı şeyi yaparsak onların izini takip etmek yerine aynı belirsizliğin içine düşeriz.”
Elimle ilk geçidi işaret ettim.
“Bence ayrılmamalıyız. Önce bir yolu tamamen kontrol edip iz bırakıp bırakmadıklarına bakmalıyız. Sonra diğer geçitlere geçeriz.”
Bir an durdum.
“Birlikte hareket edersek hem birbirimizi koruyabiliriz hem de bir şeyle karşılaşırsak daha güçlü oluruz.”
Sözlerimi bitirince Tunga'ya baktım. Bir süre yüzüme baktı. Yüzünde pek bir şey okunmuyordu ama gözlerindeki ifade değişmişti. Söylediklerimi gerçekten değerlendiriyordu.
“Bunu iyi düşündün, Sanem.”
Kısa bir sessizliğin ardından başını salladı.
“Güzel fikir.”
Sonra tekrar geçitlere döndü.
“Sanem'in önerisiyle ilerliyoruz.”
Hepimiz ilk geçide yöneldik. Adımlarımız mağaranın içinde yankılanıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum. Saat kaç olmuştu acaba? Rüya ne yapıyordu? İyi miydi?
Düşünceler içinde yürürken başımı kaldırdım ve bir anda Riven'la göz göze geldim. İçimden kısa bir of çektim. Daha fazla oyalanmadan önüme döndüm. İlerledikçe yorgunluğumu daha fazla hissetmeye başladım. Omuzlarım ağırlaşıyor, attığım her adım biraz daha zor geliyordu.
Üstelik inanılmaz derecede acıkmıştım. Hayatımda hiç bu kadar acıktığımı hatırlamıyordum. Yürürken arada bir şeyler atıştırıyorduk ama yine de...
Tam o sırada yerde bir şey fark ettim. Herkes ilerlemeye devam ediyordu. Kimse görmemişti. Adımlarımı hızlandırıp eğildim ve yerdeki nesneyi aldım.
Bir bıçak.
Parmaklarımın arasındaki şey Berk'in bıçağıydı. Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Berk...”
Sesim istemsizce fısıltıya dönüştü. Sonra kendime gelip,
“Durun!” diye seslendim.
Herkes olduğu yerde kaldı. Elimdeki bıçağı kaldırdım.
“Burada bir iz var.”
Tunga hızla yanıma geldi ve elimdeki bıçağı aldı. Birkaç saniye inceledi.
“İyi iş.”
“Komutanım, bence biraz dinlenelim. Sonra devam ederiz, olmazsa da geri döneriz.”
Tunga Uraz'a sert ama sakin bir bakış attı.
“Döneriz diye bir seçenek yok.”
Sesi mağaranın duvarlarında yankılandı. Ardından ekledi:
“Ama dinlenme konusunda haklısın. On dakika.”
Herkes bulunduğu yere çöktü. Kimisi matarasından birkaç yudum su içiyor, kimisi sessizce teçhizatını kontrol ediyordu. Ben ise hâlâ Berk'in bıçağından gözlerimi alamıyordum. Tunga bıçağı elinde çevirerek dikkatlice inceledi.
“Bilerek bırakılmış olabilir.”
Başımı kaldırdım.
“Ne?”
“Bıçakta kan yok. Kılıfından çıkarılmış ama kullanılmamış.”
Bıçağı bir kez daha çevirdi.
“Bir asker en güvendiği ekipmanlarından birini sebepsiz yere düşürmez.”
İçimde küçücük de olsa bir umut filizlendi.
“Yani...”
“Bize iz bırakmış muhtemelen.”
Tam o anda mağaranın derinliklerinden bir ses geldi. Herkes aynı anda silahına sarıldı.
“Temas!"
Kartal Timi saniyeler içinde savunma düzenine geçti. Ben de diz çöküp önümdeki dar koridora nişan aldım. Karanlığın içinden iki siluet belirdi. Tetiğe basmama ramak kalmıştı ki tanıdık bir ses duyuldu.
“Ateş etmeyin!”
Derin bir nefes aldım. Önden gelenler Sevda Komutan ve Ay Timi'ydi. Üzerleri toz içindeydi. Eftalya'nın kolunda derin bir sıyrık vardı. Rüya'nın kaskındaki lambanın camı çatlamıştı.
Sevda hızla Tunga'nın yanına geldi.
“Telsizler tamamen sustu.” Nefesini toparlamaya çalışıyordu. “Ve daha kötüsü...”
Hepimiz ona odaklandık.
“Girdiğimiz koridor bizi tekrar aynı noktaya çıkardı.”
Uraz kaşlarını çatarak,
“Nasıl yani?” diye sordu.
Sevda yerdeki taşlardan birini gösterdi.
“Bu taşı ben bıraktım.”
Hepimiz taşa baktık. Üzerine kırmızı spreyle çizilmiş büyük bir X işareti vardı.
“Yarım saat yürüdüm,” dedi Sevda. “Tek bir dönüş yapmadan dümdüz ilerledim.”
Bakışları taştan ayrılmadı.
“Sonunda yine bu işaretin önüne çıktım.”
Tunga bir süre hiçbir şey söylemeden çevreyi inceledi.
“Bu mağarada normal olmayan bir şey var.” Sesi alçaldı. “Ne kadar dolaşırsak dolaşalım, yine aynı yere varıyoruz.”
Tam o sırada derinlerden metalin taşa sürtünmesini andıran uzun, ince bir ses yükseldi. Ses o kadar uzaktan geliyordu ki önce rüzgâr sandım. Sonra ses bir kez daha duyuldu. Bu kez daha yakından. İçgüdüsel olarak silahımı daha sıkı kavradım. Ses giderek yaklaşıyordu.
Tunga öne çıktı.
“Kim varsa ortaya çık!”
Sesi mağaranın içinde yankılandı. Birkaç saniye hiçbir şey olmadı.
Sonra karanlığın içinden ilk siluet belirdi.
Üzerindeki üniforma toz ve çamur içindeydi. Kaskı parçalanmış, omzundaki Türk bayrağı yırtılmıştı. Arkasından bir kişi daha çıktı. Sonra bir kişi daha. Sekiz siluet ağır adımlarla ışığa doğru ilerledi.
Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.
“Berk...”
Fısıltımın ardından gözlerim diğer askere kaydı.
“Devran...”
Toprak Timi'ydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

307okunma 45beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.