6. bölüm · Taçsız Hükümdarlar
Sürgün Kokan Şafak
Zindanın o yüksek tavanındaki dar, parmaklıklı delikten içeri sızan gece yarısının o soluk ay ışığı, yerini yavaş yavaş gri, ruhsuz ve insanı ürperten bir sabah aydınlığına bırakırken gözlerimi sabaha kadar bir an bile kırpmadığımı fark ettim. Sırtımı yasladığım o devasa taş duvar, şafağa doğru iyice buz kesmişti; soğuk, kıyafetlerimin ince kumaşını kolayca delip kemiklerime kadar işliyordu. Göğsümün tam ortasında saklı duran o eskitilmiş gümüş kolyenin yarattığı o tuhaf, ne olduğunu anlayamadığım sızılı yorgunluk hissi tamamen geçmişti ama zihnimde bıraktığı o ağır yük hala omuzlarımdaydı.
Karşı köşedeki tahta sedyede, sanki dünyanın en rahat, en yumuşak yatağındaymış gibi kollarını göğsünde bağlamış uyuyan Leo’ya baktım. Dağınık kahverengi saçları gözlerinin önüne kadar dökülmüştü ve o meşhur, sinir bozucu sarı tutam, sabahın bu çiğ ve soluk ışığında bile kendini hemen belli ediyordu. Yüzünde, uykuda olduğu anlarda bile o kibirli, her şeyle alay eden, insanı çileden çıkaran o ifadenin kırıntıları duruyordu. Onun bu her koşulda takındığı yapay rahatlığı, içimdeki o zaten patlamaya yer arayan öfkeyi daha da yukarı tırmandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Koridorun ucundan gelen o ağır, demir ökçeli bot sesleri zindanın o ölümcül sessizliğini bir bıçak gibi ortasından böldüğünde, Leo’nun koyu mavi gözleri anında açıldı. Sanki saniyeler önce uyuyan o adam değilmiş gibi, tek bir salisede tamamen tetikte, her an saldırıya hazır bir hale gelmişti. Oturduğu yerden hızla doğrulup üzerindeki tozu toprağı silkeledi ve o bildiğim, o nefret ettiğim sinir bozucu yarım gülüşünü acınası bir hızla yeniden yüzüne yerleştirdi.
"Günaydın Valerius," dedi, sesindeki o yapay, insanı kışkırtan neşeyle beni çileden çıkarmayı amaçlayarak. "Bakıyorum da sabaha kadar o rüküş pembe saçların stresten daha da kabarmış. Gece boyu beni izlemekten, o asil duruşumu hayranlıkla seyretmekten gözlerine uyku girmedi herhalde. Seni çok iyi anlıyorum, bu berbat hücredeki tek estetik ve bakılmaya değer unsur bendim sonuçta."
"Kendini avutma ve o devasa egonu besleme biçimlerin gerçekten büyük bir hayranlık uyandırıcı Sinclair," diyerek ben de oturduğum soğuk taş zeminden hızla doğruldum. Sabaha kadar aynı pozisyonda durmaktan bacaklarım tamamen uyuşmuştu ama onun karşısında en ufak bir zayıflık belirtisi göstermemek için hızla dikleştim ve omuzlarımı dikleştirdim. "Sabaha kadar senin o çekilmez nefes alışını ve bayat varlığını çekmek zorunda kalmamak için duvarlara bakıp dua etmekle meşguldüm. Şükürler olsun ki sabah oldu ve bu zindan işkencesi nihayet bitiyor."
Hücrenin paslı ve kalın demir kapısı, koridordaki muhafızın anahtarı çevirmesiyle birlikte büyük bir gürültüyle ve sarsıntıyla sonuna kadar açıldı. İçeri giren iki ağır zırhlı, yüzleri maskeli muhafızın hemen arkasında, o simsiyah, tek bir teli bile yerinden oynamayan düz saçları ve üzerindeki o lekesiz, bembeyaz asil giysisiyle Hemşire Morgana belirdi. Yüzünde yine o insanı uyuşturan, o tehlikeli ve sahte sevecenlikteki gülümsemesi yer alıyordu ama o derin, koyu kahve gözleri doğrudan benim göğsüme, kolyeyi kıyafetimin altına sakladığım o tam orta yere dikilmişti. Bakışlarındaki o gizli nefreti saniyeler içinde yakaladım.
"Sevgili çocuklarım," dedi Morgana, o ipek kadar yumuşak, kulak okşayan ama arkasında binbir çeşit zehir barındır hissettiren sesi zindanın küf kokan ağır havasında dağılırken. "Umarım geceyi zindanın bu sakinliğinde birbirinizin değerini anlayarak, bu kasabayı var eden o kutsal hiyerarşinin önemini kemiklerinize kadar kavrayarak geçirmişsinizdir. Ustanız Valentin yukarıda, büyük salonda sabırsızlıkla sizi bekliyor. Deste bugün yeniden karılacak ve dünkü o yarım bıraktığınız, kurallarını çiğnediğiniz gösteriniz bugün çok daha büyük, çok daha görkemli bir sahnede tamamlanacak. Şimdi ikiniz de önüme düşüp yürüyün."
Muhafızlar hiçbir şey söylememize izin vermeden bizi kollarımızdan sertçe kavrayıp zindanın o dik, dar taş merdivenlerinden yukarıya, malikanenin o devasa büyük salonuna doğru sürüklemeye başladı. Yukarı çıktığımızda, kasaba meydanının o çamurlu ve sefil aksine, burası altın şamdanlarla, lüks kadife perdelerle ve elitlerin zenginliğini gösteren binbir çeşit eşyayla doluydu. Salonun tam ortasındaki o yüksek, siyah tahtta Usta Valentin tüm azametiyle oturuyordu. Kusursuzca taranmış siyah saçları ve insanın ruhunu bir cerrah titizliğiyle inceleyen o koyu kahve gözleri doğrudan bizi buldu. Keskin çene hatları gerilmişti, elindeki o ağır metal asayı mermer zemine yavaşça ama tüm salonda yankılanacak bir güçle vurdu.
"Sinclair ve Valerius," dedi Valentin, sesi salonun yüksek tavanında asil bir ağırlıkla, adeta bir mahkeme salonu ciddiyetiyle yankılanırken. "Dün meydandaki gösteride kuralları hiçe saydınız, sistemi çiğnediniz ve hiyerarşinin önüne geçerek bir kazanan çıkarmayı reddettiniz. Ama bu sistem, her zaman bir kurban talep eder. Kurallar esnetilemez. Bugün ikiniz de bu malikaneyi çevreleyen, kasabanın en tehlikeli ve geri dönüşü olmayan o sisli labirent ormanına gönderileceksiniz. Kim o ormanın en derin yerindeki o kutsal hiyerarşi mührünü bulup buraya ilk önce getirirse, bu kasabadaki konumunu ve hayatını korur. Geride kalan, mührü alamayan kişi ise... Bu kasabanın tamamen dışına, o geri dönüşü olmayan lanetli topraklara, ölüme sürgün edilir."
Sürgün kelimesi devasa salonda buz gibi, keskin bir rüzgar gibi esti. O duvarların arkasındaki lanetli dış dünya, aç canavarların ve vahşi doğanın hüküm sürdüğü, bugüne kadar giden kimsenin geri dönmediği ölümün diğer adı demekti.
Hemşire Morgana tahtın yanından bize doğru ağır ve zarif adımlarla yaklaştı. Yüzündeki o tatlı tebessümü bir an bile bozmadan elini omzuma koydu. Dokunuşu bir ceset kadar buz gibiydi ve insanı ürpertiyordu. "Birbirinize karşı en ufak bir merhamet duymayın, acımayın," diye fısıldadı tam kulağımın arkasından, sesi sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı ama gözleri bir kez daha yakamın altındaki gümüş kolyenin varlığını kontrol etmek ister gibi aşağı kaymıştı. "Çünkü bu oyunun sonunda, o sisli ağaçların arasında sadece biriniz ayakta kalacak. Seçiminizi ona göre yapın."
Muhafızlar bizi salonun büyük, demir çıkış kapısına doğru yönlendirirken Leo ile yan yana yürümek zorunda kaldık. O, kapının hemen dışarısında başlayan, gökyüzünü bile kapatan o karanlık, sisli ormanın ağaçlarına bakarken bile omuz silkti ama o koyu mavi gözlerinin derinliklerindeki o gerçek ciddiyeti bu sefer tamamen, hiçbir maskenin arkasına saklanmamış halde görebiliyordum. Adımlarını benimkilerle eşitleyerek tam yanıma geldi ve ses tonundaki o ukalalığı zorla da olsa yüzeye çıkararak konuştu.
"Şansına şimdiden küssen iyi edersin Valerius," dedi, gözlerini bir an bile ormanın o tekinsiz patikasından ayırmadan. "O sisli ağaçların arasında, o karanlıkta senin o süslü, koyu pembe saçlarını korumak ya da arkamı dönüp seni kollamak için en ufak bir hamle yapmayacağım. O mührü oradan ilk alan ben olacağım ve seni o lanetli topraklara, o ölümcül sürgüne tek yönlü bir biletle uğurlayacağım. O yüzden benden dünkü gibi bir merhamet ya da bir zayıflık falan beklemeye kalkma, pişman olursun."
Adımlarımı durdurup doğrudan o kibirli, o kusursuz hatlara sahip yüzüne dik dik baktım. İçimdeki o ne olduğunu bilmediğim isimsiz güvenden ve göğsümdeki gümüş kolyenin hatlarından aldığım o cesaretle dudaklarımı yukarıya doğru, meydan okuyan bir tavırla kıvırdım. "Merhamet mi?" dedim, sesimdeki her bir kelimeyi onun o asil yüzüne fırlatır gibi sert bir netlikle söyleyerek. "Ben o kelimenin anlamını, boynuma bu aşağılayıcı Soytarı damgası vurulduğu gün tamamen unuttum Sinclair. O kutsal mührü senin o kibirli, o her şeyi yapabileceğini sanan ellerinden söküp alırken yüzünün alacağı o şaşkın ve çaresiz şekli izlemek için sabırsızlanıyorum. Ormana girdiğinde kendine çok dikkat et Sinclair, çünkü o ağaçların arasında seni benden ya da ormanın tehlikelerinden kurtaracak, arkasına saklanabileceğin o sahte Palyaço masken olmayacak."
Büyük, ağır demir kapılar muhafızların zincirleri çekmesiyle birlikte önümüzde sonuna kadar açıldı ve bizi o ölümcül, gri sislerin kapladığı karanlığın içine doğru sertçe bıraktı. Arkamızda Valentin ve Morgana'nın o sinsi, planlarının tıkır tıkır işlemesinden memnun olan bakışları kalmıştı,önümüzde ise birbirimizi yok etmek, birimizi ölüme göndermek zorunda olduğumuz o tehlikeli, geri dönüşü olmayan oyun duruyordu. Aramızdaki o bitmek bilmeyen nefret ve inatlaşma çizgisi, bu balta girmemiş sisli ormanın derinliklerinde ya tamamen kopup bizi birbirimize düşman edecekti ya da ikimizi birden bu topraklara gömecekti. Ama ikimiz de ilk adımı atarken geri dönmeyeceğimizi çok iyi biliyorduk.
