1. bölüm · Taçsız Hükümdarlar

İki Maske Tek Sahne

𝐿𝒾𝓁𝒾𝓉𝒽 𝐿𝒶𝓃𝒸𝒶𝓈𝓉𝑒𝓇

Boynumun sol tarafındaki o lanet dövmeyle uyandığım her sabah, hayata karşı bir sıfır geride başladığımı hatırlamak için aynaya bakmama bile gerek kalmıyordu. "Soytarı." Elitlerin, o burunları havada Ustaların ya da hayatımızı parmaklarında oynatan Hemşirelerin canı sıkıldığında eğlendirmem gereken o asil sınıf! Tabii buradaki "eğlendirmek" kelimesi, tamamen onların kibirli egolarını tatmin etmek anlamına geliyordu. Biz onlar için sadece birer piyon, akşam yemeklerinde sıkıntıdan patlamasınlar diye sahneye sürülen kuklalardık.
Sis, kasabanın üzerine her sabah olduğu gibi kurşun gibi, ağır ve kasvetli bir kabus gibi çökmüştü. Taş binaların arasından sızan rutubet kokusu, buradaki çürümüş düzenin adeta somut bir kanıtı gibi genzimi yakıyordu. Sokaklarda yürürken, üzerimdeki şu komik ama bir o kadar da rahatsız kıyafetleri düzeltmeye çalıştım. Bu kasabada herkes doğduğu gün mühürlenen kaderini yaşardı. Ama kimse o kaderin ne kadar sinir bozucu olabileceğini hesaba katmamıştı. Özellikle de sokağın köşesini döndüğümde, günümü mahvetmek için özel bir görevle oraya ışınlanmış gibi duran o sinir bozucu silüeti gördüğümde.
Koyu kahverengi saçları her zamanki gibi yataktan yeni çıkmışçasına dağınıktı. Ama o saçların arasına saklanmış, hiyerarşiye meydan okur gibi parlayan tek tutam sarısı vardı ya... İşte o tutam, sanki "ben buradayım ve sizin o aptal kurallarınızı pek de umursamıyorum" diye dünyaya bağırıyordu. Derin, koyu mavi gözlerini doğrudan üzerime diktiğinde, yüzünde o her zamanki ukala, insanı cinnetin eşiğine getiren yamuk gülümsemesi belirdi.
Leo Sinclair. Kasabanın diğer nefretlik kartı: "Palyaço."
"Ooo, Valerius," dedi, sesindeki o yapay, tiyatral hayranlıkla bana doğru adımlarken. Aramızdaki mesafeyi kapatırken adımları o kadar rahattı ki, sanki bu çamurlu, kasvetli sokakta değil de kraliyet sarayının koridorlarında yürüyordu. "Yine sabahın köründe dünyayı kurtaracakmış gibi asık bir suratla yürüyorsun. Dikkat et de o muhteşem toz pembe saçların sinirden dökülmesin. Kel bir Soytarı'nın elitleri pek eğlendirebileceğini sanmıyorum."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum ama sanırım beceremedim, çünkü gülümsemesi daha da genişledi. "Sana da günaydın Sinclair. Bakıyorum da her sabah erkenden uyanıp 'Bugün insanları kendimden nasıl daha fazla tiksindirebilirim?' diye özel bir mesai harcıyorsun. Tebrik ederim, büyük istikrar. Yine erkenden hedefine ulaşmışsın."
Leo durdu, elini abartılı bir şekilde kalbine götürerek sanki çok incinmiş, kalbi ortadan ikiye çatlamış gibi bir jest yaptı. "Kırıyorsun ama... Ben sadece bu kasvetli, ruh emici sabahı benim gibi bir vizyonla taçlandırmak istemiştim. Malum, hiyerarşinin dibindeyiz diye asaletimizden ödün verecek değiliz ya? Hem kabul et, beni görmeseydin bu sabah senin için çok sıkıcı geçecekti."
"Asalet mi?" Hafifçe, alaycı bir nefes fırlattım. Sesimdeki aşağılayıcı tonu gizleme gereği bile duymamıştım, çünkü Leo söz konusu olduğunda nezaket tamamen zaman kaybıydı. "Boynundaki Palyaço damgasıyla asalet kelimesini aynı cümlede kullanman bile bu kasabanın en büyük mizahı bence. Git ve o elitlerin önünde takla falan at Sinclair, belki seni çok yetenekli bulup önümüze bir parça bayat ekmek fırlatırlar. Sen de o bitmek bilmeyen egonu onunla beslersin."
Leo bana doğru bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, koyu mavi gözlerindeki o anlık, tekinsiz kıvılcımı çok net görebildim. Yüzündeki o sinir bozucu, insanı deli eden sakinliği asla bozmuyordu. "Ekmek fırlatacaklarsa birlikte yeriz tatlım, ne de olsa aynı sahnenin iki farklı yüzüyüz. Sen halkı ağlatırken, ben güldürüyorum. Ya da dur, rollerimiz tam tersi miydi? Kafam karıştı, malum senin şu sivri dilin insanın algılarını kapatıyor."
"Benim kimseyi ağlattığım falan yok," dedim dik dik gözlerinin içine bakarak. Omurgamı dikleştirdim, ondan bir santim bile aşağı kalmaya niyetim yoktu. "Ama senin şu ukala, her şeyi ben bilirim havalarındaki suratın beni gerçekten ağlatacak, hatta daha doğrusu kusma seviyesine getirecek kadar yoruyor."
"Buna halk arasında aşk acısı derler Valerius, bence hislerini doğru teşhis etmelisin," dedi hafifçe eğilerek ve göz kırparak. "Dikkat et de o nefret maskenin altındaki kalbini bana kaptırma. Sonra buralarda 'Leo beni hiç görmüyor' diye sızlanmanı çekemem."
"Seni bana parayla verseler üstüne üstlük bir de kasabanın tapusunu vaat etseler dönüp arkama bile bakmam Sinclair," diye tersledim onu.
İşte tam o an, aramızdaki bu anlamsız, sinir bozucu ama itiraf edemesem de içten içe beni bu kasabanın kasvetinden çekip çıkaran laf dalaşı, kasaba meydanındaki büyük bronz çanın acı acı, kulak tırmalayıcı bir tonda çalmasıyla bölündü. Çanın sesi sislerin arasından bir kırbaç gibi yükseldi. Bu ses, elitlerin yeni bir emir, yeni bir ceza ya da en acısı, kendilerini eğlendirmemiz için bizi meydana çağırdığının resmi kanıtıydı.
Leo’nun yüzündeki o gevşek, alaycı ifade bir anlığına buz kesti. O mavi gözlerdeki ukalalık, yerini kasabanın o karanlık gerçekliğine bıraktı ama bu sadece bir saniye sürdü. Hemen ardından o duvar gibi olan savunma maskesini jet hızıyla geri taktı. "Görüyorsun ya, sevgili efendilerimiz bizi çağırıyor. Gösteri zamanı geldi. Önden buyurun Bayan Soytarı, dikkat edin de o asil maskeniz yere düşüp kırılmasın."
"Mümkünse sadece yürü, Sinclair," diye mırıldandım, omzumla omzuna hafifçe çarparak önünden geçerken. "Ve lütfen, arkamdan yürürken o üstün zekalı olduğunu sandığın esprilerini de o çok sevdiğin kendine sakla."
Meydana doğru yan yana ama birbirimizden kilometrelerce uzakmış gibi adımlarken, içimdeki o huzursuzluk büyüyordu. Birbirimizin yüzünü görmeye bile katlanamazken, o meydanda bizi nelerin beklediğinden ve boyunlarımızdaki bu sahte, aşağılık maskelerin arkasında yatan o asıl büyük, dünyayı yerinden oynatacak tehlikeli sırdan henüz ikimizin de haberi yoktu...