4. bölüm · Taçsız Hükümdarlar

Maskelerin Ardındaki Öfke

𝐿𝒾𝓁𝒾𝓉𝒽 𝐿𝒶𝓃𝒸𝒶𝓈𝓉𝑒𝓇

Nefesim, üzerime devrilen Leo’nun göğsüne çarpıp geri dönerken, meydandaki sis bile bu anın ağırlığıyla tamamen donmuş gibiydi. Kalbimin ritmi, kolyenin göğsümde bıraktığı o isimsiz sızıyla ve Leo’nun mavi gözlerindeki o az önce gördüğüm saf dehşetle birbirine karışmıştı. Kasaba halkının buz kesmiş bakışları altında, zaman bir saniyeliğine tamamen durdu. Ama o an çok kısa sürdü. Leo, düştüğümüz o tozlu ahşap zeminde güvende olduğumuzu, ikimizin de o sivri demirlerden kurtulduğunu anladığı an, gözlerindeki o korumacı ve çaresiz ifade saliseler içinde silindi. Yerini, sanki az önce o korku dolu çığlığı atan kendisi değilmiş gibi, tanıdık bir soğukluğa ve hızla toparlanan o ukala, sinir bozucu "Palyaço" maskesine bıraktı.
Hızla üzerimden kalktı ve beni neredeyse sertçe platformun soğuk zeminine bıraktı. Üstünü başını hırsla silkeliyken, az önce titreyen ve tüm meydanı inleten o sesinden eser kalmamış, o her zamanki sinir bozucu, alaycı tınısı anında geri gelmişti. "Yere düzgün basmayı bile beceremiyorsun Valerius," dedi, sesini sadece benim duyabileceğim şekilde alçaltarak ama her kelimenin üzerine basa basa. Az önce tüm meydanın önünde "Adelina" diye haykıran, o panik içinde kıvranan adam gitmiş, yerine yine o mesafeli, duvar ören ve bana sadece soyadımla hitap eden Sinclair gelmişti. "Sırf elitlerin önünde kırbaçlanma şovunu ben kazanmayayım, ilgi benim üzerime çekilmesin diye kendini aşağı atmaya çalıştın, değil mi? Gerçekten inanılmaz bir dik kafalılık, başka hiçbir şey değil."
"Ben kendimi aşağı fırlatmadım Sinclair!" diyerek hızla yerimden doğruldum. Öfkeyle üzerimdeki tozu toprağı silkelerken koyu pembe saçlarım karmaşık bir halde önüme dökülmüştü. Göğsümdeki o tuhaf bir şekilde ısınmaya devam eden kolyeyi kıyafetimin altına, tenimin en derin yerine iyice sakladım. "Ayağım kaydı, hepsi bu. Ayrıca bana adımla seslenmek zorunda kalacak kadar ödünün koptuğunu, o her zaman övündüğün soğukkanlılığının bir anda yerle bir olduğunu duymadım sanma. Ne oldu Sinclair? O çok güvendiğin Palyaço masken biraz çatladı mı yoksa?"
Leo’nun çenesi kasıldı, mavi gözlerinde saniyelik ama yakıcı bir öfke şimşeği çaktı. Tam bana ağzının payını verecek, yeni bir laf yetiştirecekti ki, tepemizde yükselen o ağır, buz gibi öksürük sesi ikimizin de kelimelerini boğazına dizdi.
Usta Valentin, elindeki asayı bu kez platformun kenarındaki demir korkuluklara büyük bir hiddetle vurmuştu. Çıkan metalik ve keskin ses meydandaki soğuk havada yankılanıp kulaklarımızı tırmaladı. Hemen yanında duran Hemşire Morgana’nın o az önceki tatlı, anaç gülümsemesi tamamen yüzünden silinmişti. O koyu kahve gözleri, bir çift asitli ok gibi üzerimize dikilmişti. İkisinin de o siyah saçlı, kusursuz hatlara sahip yüzlerinde, kuralların çiğnenmesine ve hiyerarşinin hiçe sayılmasına karşı duyulan o elit hiddeti vardı. Bizim bu didişmemiz onları daha da sinirlendiriyordu.
"Gösteri," dedi Valentin, sesi meydandaki sisli havayı keskin bir bıçak gibi ortasından bölerken. "Kılıçların yere fırlatılmasıyla değil, bir tarafın diz çökmesiyle biter Sinclair. Sen kuralları çiğnedin. Bir Palyaço, oyunun akışını kendi kafasına göre bozamaz, sisteme yön veremez."
Morgana öne doğru zarif bir adım attı, üzerindeki o lekesiz beyaz kıyafet kasabanın çamuruyla ve kiriyle alay eder gibi parlıyordu. Yüzüne zoraki, adeta insanı zehirleyen o sahte tatlılıkta bir tebessüm yerleştirdi. "Ah, sevgili Valentin," dedi sakin ve ipek gibi bir ses tonuyla ama gözleri hala benim üzerimde, kolyemin gizlendiği göğüs hizamda geziniyordu. "Gençler sadece... Fazla heyecanlandı. Gösterinin büyüsüne kapıldılar. Ama hiyerarşi, merhameti ve kural ihlallerini asla kabul etmez. Madem dövüşü bir kazanan olmadan, bizi eğlendirmeden bitirdiniz, o zaman kural gereği ceza ikinize birden kesilir."
Meydandaki kalabalık korkuyla bir adım geriledi, muhafızların sertçe öne çıkmasıyla herkes başını daha da aşağı eğdi. Valentin arkasındaki kırbaçlı ve zırhlı muhafızlara eliyle ufak, acımasız bir işaret verdi. "İkisini de derhal zindan katına indirin. Yarın sabaha kadar ne bir damla su ne de tek bir lokma ekmek var. Yarın, hiyerarşiye nasıl itaat edileceğini ve kuralların çiğnenemeyeceğini o hücrenin karanlığında, birbirlerinin yüzüne bakarak öğrenecekler."
Muhafızlar platforma doğru sert ve gürültülü adımlarla ilerlerken, Leo ile yan yana, birbirimize nefret dolu bakışlar fırlatarak duruyorduk. Kolumu sıkıca kavrayan ve canımı yakan muhafızın baskısıyla irkildim ama gözlerimi kürsüdeki o iki siyah saçlı cellattan bir saniye bile ayırmadım. Leo da kendi muhafızına fiziksel olarak direnmiyordu ama omuz silkerek o sinir bozucu, her şeyi hafife alan ukalalığını son ana kadar korumayı seçti.
"Zindan mı?" dedi Leo, muhafız onu merdivenlere doğru çekiştirirken bana doğru yandan, alaycı bir bakış fırlatarak. "Harika bir karar. En azından sabaha kadar o çirkin pembe saçlarını karanlıkta izlemek zorunda kalacağım. Umarım hücrede fareler vardır Valerius, en azından seninle konuşmaktan çok daha eğlenceli ve çekilebilir olurlar."
"Merak etme Sinclair," dedim, muhafız beni merdivenlerden aşağı doğru sertçe sürüklerken doğrudan onun o mavi gözlerinin içine dik dik bakarak. "Hücredeki fareler bile senin o bayat, iç bayıcı esprilerinden daha yüksek bir zekaya sahiptir. Sabaha kadar seninle aynı havayı solumak, senin o kibirli yüzüne bakmak zorunda kalmamız, Valentin’in bize vereceği her türlü fiziksel cezadan çok daha büyük bir işkence zaten."
Biz meydanın o çamurlu ve pis zemininden zindan kapısına doğru sürüklenirken, arkamızda Morgana ve Valentin'in o karanlık, sessiz ittifakı ve bizi izleyen yüzlerce korku dolu, çaresiz göz kaldı. Koridorların soğuk taş duvarları üzerimize doğru kapanırken ikimiz de içten içe biliyorduk; o platformda bir şeyler kökünden kırılmıştı. Zindanın o zifiri karanlığında, bizi bekleyen o dar hücrede maskelerimizi korumak ve birbirimizden nefret ediyormuş gibi davranmak her zamankinden çok daha zor, çok daha yorucu olacaktı...