8. bölüm · Taçsız Hükümdarlar
Kan Ve Mühür
Zindanın o kan kokulu zemininden sürüklenerek çıkarılırken, bacaklarım mermer basamaklara her çarptığında sırtımdaki o açık yaralar yeniden yarıldı, göğsümdeki o ağır zincir izleri her nefesimde ciğerlerime batmaya devam etti. Muhafızlar beni kollarımın altından öylece çekiştiriyordu çünkü vücudumda kendi irademle ayakta duracak tek bir hücre bile kalmamıştı. Ama başımı dik tutuyordum. Çenemi sıktım, dudaklarımın kenarından sızan o sıcak kanı umursamadan, yüzüme o her zamanki ukala, o sinir bozucu yarım gülüşümü yerleştirmek için son gücümle savaştım. Valentin’in cellatları beni yıkamamıştı, o karanlık oda gururumu söküp alamamıştı.
Malikanenin o devasa ahşap dış kapısı önümde açıldığında, sabahın o çiğ ve sisli havası yüzüme sert bir kırbaç gibi çarptı. Meydanda, o lanetli dış dünyanın, sürgünün sınır çizgisi olan o demir parmaklıklı kapıların önünde kasaba halkı toplanmıştı. Herkes suskundu. Herkes, hiyerarşinin en tepesindeki bir Palyaço’nun nasıl düşüşe geçtiğini izlemek için nefesini tutmuştu.
Ve oradaydı. Adelina.
Elinde sıkıca kavradığı o kutsal hiyerarşi mührüyle, o asil ve dik duruşuyla tam karşımda duruyordu. Koyu pembe saçları rüzgarda hafifçe savruluyor, gözleri doğrudan benim bu darmadağın olmuş, kanlar içindeki bedenime dikiliyordu. Yüzündeki o sarsılmaz gururu gördüm. Bir Soytarı olarak beni kendi oyunumda, o sisli ormanda alt etmenin verdiği o haklı zafer hissi gözlerinden okunuyordu. İçimdeki o yıkıma rağmen, onun bu dikbaşlı halini görmek tuhaf bir şekilde canımı daha çok yaktı. Muhafızlar beni o sınır kapısına doğru iterken adımlarım onun tam önünde yavaşladı. Gözlerimi o koyu pembe saçların altındaki parıltıya diktim. Sesim, boğazımdaki o kan pıhtıları yüzünden boğuk çıksa da o Sinclair kibrini sonuna kadar barındırıyordu.
"Mührü taşımak yakışmış Valerius," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek, doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Ama o soğuk metale çok fazla alışmasan iyi edersin. Bu kasaba senin gibi bir dik kafalıyı o konumda çok fazla tutmaz. Ben o lanetli toprakların karanlığından geri döndüğümde, o mührü ait olduğu yere, ellerimle geri alacağım."
Adelina Valerius
Leo’nun muhafızların arasında, o görkemli malikanenin kapısından çıkarılışını izlerken elimdeki kutsal hiyerarşi mührü avucumu adeta bir kor ateş gibi yakıyordu. Başarmıştım. Hiyerarşinin en altındaki o aşağılayıcı Soytarı damgasıyla, o her şeyle dalga geçen kibirli Palyaço’yu o sisli ormanın derinliklerinde alt etmiştim. Kendi hayatımı, bu kasabadaki konumumu ve özgürlüğümü ellerimle kurtarmıştım. Meydandaki yüzlerce köle, alt tabakadaki insanlar ve hatta o yüksek kürsüdeki elitler bile şu an bana, bir Soytarı'nın bu imkansız zaferine bakıyordu. Ama Leo'nun bu halini görmek, içimde kutlayabileceğim, beni rahatlatacak bir zafer sevinci yaratmadı. Aksine, göğsüme yerleşen o ağır taş daha da büyüdü.
Üzerindeki o her zaman övündüğü, asil Palyaço kıyafetleri parça parça edilmiş, çamura ve kana bulanmıştı. Çıkatılan pelerininden geriye kalan kumaş parçaları yerlerde sürükleniyordu. Çıplak göğsünde ve sırtında, Usta Valentin’in cellatlarının, o acımasız kırbaçların bıraktığı derin, kanlı yaralar dumanı tüten birer yangın yeri gibi duruyordu. Derisi yer yer yarılmış, sızan kırmızı kan o soluk teninden aşağıya, zindanın çamurlu izlerini taşıyan ayaklarına doğru akıyordu. Adım atmakta bariz bir şekilde zorlanıyor, muhafızların kollarında adeta bir ölü gibi çekiştiriliyordu. Vücudu iflasın eşiğindeydi, bunu görebiliyordum.
Ama yine de... Yine de o çenesi sımsıkı, adeta bir mermer gibi kasılmıştı. O darmadağın olmuş halinin, o sızan kanların ve kırılan bedeninin arkasında bile, yüzünde hala insanı çileden çıkaran o sinir bozucu, o ukala gülüşün kırıntılarını büyük bir inatla taşıyordu. O koyu mavi gözlerindeki kibir, o karanlık odadaki kırbaçlar altında bile ezilmemiş, aksine daha da bilenmiş gibiydi. Muhafızlar onu tam önüme kadar getirdiğinde, aramızda sadece birkaç adımlık mesafe kaldı. Göğsümdeki o eskitilmiş gümüş kolyenin keskin hatları kıyafetimin altında yeniden hafifçe ısınır, nabzımla birlikte hızla çarpar gibi oldu ama ben tüm dikkatimi onun o yaralı, son ana kadar bana meydan okuyan yüzüne verdim. Söylediği her bir kelime, o boğuk ve yaralı sesi zihnimde adeta bir çekiç gibi yankılandı. Hala benden o mührü geri almaktan, o sürgün edildiği lanetli topraklardan geri dönmekten bahsediyordu. Sürgünün, o devasa duvarların ardındaki dış dünyanın ölüm demek olduğunu bile bile, tüm kasaba halkının önünde bana laf yetiştiriyordu.
"Geri dönmek mi?" dedim, sesimi meydandaki herkesin, hatta kürsüdeki Valentin ve Morgana'nın bile duyabileceği şekilde alabildiğine soğuk, mesafeli ve acımasız tutarak. Avucumun içindeki o soğuk metal mühre daha da sıkı sarıldım, parmaklarım beyazlayana kadar sıktım onu. "Sen önce o sınır kapısının ardındaki o karanlığın, o vahşi canavarların arasında tek bir gece bile hayatta kalmayı becer Sinclair. Karşında artık o efendilerinin önünde takla atan, hiyerarşinin o korunaklı duvarları arkasına saklanan o şanslı Palyaço yok. Orası gerçek ve acımasız dünya. Senin o bayat, iç bayıcı esprilerinin oradaki zifiri karanlığı eğlendirmeye yetmeyeceğini oraya adım attığın an anlayacaksın."
Leo’nun dudaklarının kenarındaki o kanlı tebessüm, sözlerimle birlikte hafifçe genişledi. Acı çektiği her halinden belliydi ama mavi gözlerinde saniyelik de olsa o tanıdık, beni her zaman deli eden o iddialı kıvılcım çaktı. Başını hafifçe salladı, sanki bu sözlerimi bir kenara not eder gibiydi. Muhafızlar onun bu duraksamasından rahatsız olup göğsünden sertçe tuttular ve onu o devasa demir sınır kapısına doğru adeta fırlatırcasına ittirdiler.
Onun arkasından, o kanlı sırtına bakarken içimdeki o kör neretin yanına tuhaf, adı konulamaz ve beni nefessiz bırakan bir ağırlık daha çöktü. Ağır, paslı demir kapılar büyük bir gürültüyle, tüm kasabayı sarsan bir metalle onun arkasından kapandı ve sürgünün o devasa sürgüleri yerine oturdu. Leo Sinclair, o sisli, lanetli dış dünyanın zifiri karanlığında, o gri ağaçların arasında saniyeler içinde gözden kayboldu. Her şey bitmişti. Ben kazanmıştım, o ise hayatıyla ödemek üzere olduğu bir kumarı kaybetmişti. Ama ellerimdeki mühre bakarken içten içe çok iyi biliyordum; aramızdaki o bitmek bilmeyen, bizi birbirimize bağlayan o nefret ve düşmanlık çizgisi, o sınır kapısının ardında, o lanetli topraklarda bile son bulmamıştı. Şimdi bu kasabada hiyerarşinin yeni kurallarını ben yazacaktım ama gözlerimi o kapalı demir kapıdan uzun süre alamadım.
