5. bölüm / 6
Sonsuzluk Çizgisi5. bölüm
Bölümler 6Şu an: 5. bölüm
- 1 1. Bölüm: Karargâhın İzleri896 kelime
- 2 2. Bölüm764 kelime
- 3 3. bölüm972 kelime
- 4 4. bölüm895 kelime
- 5 5. bölüm2.072 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm700 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Şimdiki Zaman
Başımı okşuyordu. Alp, benim başımı okşuyordu. Beni bir sandalyeye oturtmuştu ve karşıma oturup bacaklarımı, bacaklarının arasına almıştı. Sandalye çamurluydu, elbisem yanmıştı ve bir de üstüne çamur oluyordu. Omuzlarım, kollarım ve bacaklarım da çamurdu. Serginin son haline bakarken ağlıyordum, gören birisi tablolarımdan veyahut serginin mahvolmasından dolayı olduğunu sanardı fakat ben o küçük çocuğun içimdeki cesedinin ağırlığını çok hissetmemden dolayı ağlıyordum. Küçüklüğümden mi geliyordu bana bu şanssızlık? Hadi ama, ben şansa inanmam. Belki de inanmadığım için o da beni sevmiyordur. “Alp…” ilk konuşan ben olmuştum, “Efendim Lekeli, söyle hadi. Ağla, bağır bir şey yap ama susma.” ağzımdan çıkan tek şey “Gidelim…” oldu. Alp hızlıca başını aşağı yukarı sallayıp belimden beni destekleyerek sandalyeden kaldırdı. O da çamurlanmıştı, o da üzülmüştü sergimin gitmesine. Oysaki onu büyük bir heyecanla çağırmıştım sergime. Herkes dağılmıştı, bir tek Nuran ve güvenlik görevlileri tablolarımı taşıyordu. Alp, tabloları görmemem için kendisini bir duvar gibi karşıma dikiyordu. Biliyordu. Daha çok ağlayacaktım. Arabasına ulaştığımızda yavaşça arka koltuğu açtı ve beni yatırdı, başımın altına ceketini koydu ve üzerime de arabada duran paltosunu örttü. Bacağımı okşadıktan sonra kapıyı kapattı ve sürücü koltuğuna geçti, ara sıra dikiz aynasından beni izliyordu. Kafasında bir çok soru döndüğünden emindim fakat beni rahatsız etmemek için sormuyordu. Kısa bir süre sonra evinin önüne geldiğimizi anladım çünkü araba durdu, bense hala yatıyordum. Yavaşça arka kapıyı açtı ve beni tekrar belimden destekleyerek arabadan indirdi. Lüks bir binada oturuyordu, beni yavaşça içeriye yönlendirdi. Asansörün tuşuna bastı ve bir süre sonra asansör açıldı. İçeriye girdiğimizde her yeri aynayla kaplı olan asansörün kapıları kapandı ve Alp, 29. katın düğmesine bastı, en son kattı. Aynalara baktıkça sol gözümü görüyordum, ve bu daha çok beni panikletiyordu. Alp bunu farketmiş olacak ki önüme geçti ve aynaya bakmamı engelledi. Başımı göğsüne yaslayarak beni kendine çekti, aynalardan hiçbirine bakmamak için gözlerimi kapattım. Birkaç dakika sonra asansörün kapısı açıldığında yavaşça indik ve evinin kapısına geldik. Alp, anahtarla hızlıca kapıyı açtı ve beni içeri soktu. Girişteki geniş ve kısa ayakkabılığın üstüne belimden tutarak beni oturttu ve ayakkabılarımı çıkartarak çıplak ayaklarla kalmamı sağladı. Dikkatlice tekrar indirdiğinde sırtımdan hafifçe yön veriyordu, yatak odasına girmiştik. Büyük bir yatak, koskocaman cam, led ışıklar ve daha bir çok şey. “Banyo yapmam gerek, Alp.” gerçekten gerekliydi, kirliydim ve terliydim. Benden iğrenecekti. “Ayakta dahi duramıyorsun, yardım edeyim diyeceğim ama…” sözünü kestim ve “Et.” dedim. Bu adam beni sütyenle görmüştü, neyinden utanacaktım? Sevdiğim adamdan mı? Hiç sanmam. Gözleri açıldığında şaşkınlığını gizlemedi, bir kaç saniye sonra yatak odasındaki banyoya gittik ve arkasını dönerek soyunmamı bekledi, iç çamaşırlarım duruyordu tabikide. Kendisi de hızlıca soyunup baksırıyla kaldığında küvetteki suyu açtı ve biraz dolmasını bekledi. O benden gözlerini kaçırıp bedenime bakmamaya çalışıyordu fakat ben sanki içine düşecek gibi kilitlenmiştim adamın bedenine. Kasları… bacakları… Ne saçmalıyorum ben!
Sırıtarak bana baktığında onu izlediğimin farkına varmıştı ve o da bana bakmaya başladı, sabahki beyaz sütyenimle ve onun tezatı siyah külotumlaydım.
Küvetin yarısı dolduğunda yavaşça içine girip oturdu, bacaklarını araladı ve arasına oturmamı bekledi. İkiletmeden usulca oturduğumda suyun sıcak olduğunu farkettim ve hızlıca çıkmaya çalıştım fakat Alp omuzlarımdan bastırarak beni olduğum yerde tuttu. “Alp, su sıcak.” panikle söylemiştim. “Yakmıyor ya.” dedi. Bir kez daha direndiğimde bacaklarıyla bacaklarımı sardı ve kalkmamı imkansızlaştırdı. “Sadece sıcak su Lekeli, bir zararı yok.” korktuğumu anlamıştı ve eminim ki nedenini de öğrenmeye çalışacaktı. Panikten her an kendimi ele verebilirdim. Bunu dedikten sonra bacaklarını açtı ve bana alan tanıdı, “Bak,” dedi sakince “Bir şey yok.” vardı. Taner yine gelecekti, yine kızacaktı bana. Yine dökecekti kaynar suları bedenime. Daldığımı farkettiğinde çenemden tutarak kafamı kendisine bakmam için çevirdi. “Şimdi seninle bir oyun oynayacağız, ben bir şey söyleyeceğim ve sende kendine göre yanlış mı doğru mu söyleyeceksin. Ama yalan yok, anlaşıldı mı?” başımı aşağı yukarı salladığımda gülümsedi. kollarımı sabunlamaya başladığında yavaşça konuştu, gözleri gözlerimde değildi. “Sıcak su bana kötü hissettirmiyor.” derin bir nefes verdim ve “Yanlış.” dedim. Çenesinin kasıldığını anlayabiliyordum. “Sıcak suyla daha önce kötü bir deneyimim oldu.” duraksadım ve gözlerimi kapattım. “Yanlış, kaynar suydu…” gözlerimi açtığımda gözlerime bakıyordu, çenesi fena halde kasılmıştı ve dudaklarını birbirine bastırıyordu. Diğer kolumu sabunlamaya geçtiğinde “Kaynar su bedenimi yaktı.” dedi. “Doğru.” dediğimde elleri duraksasa da sabunlamaya devam etti. “Yangından, tablolarım ve sergim yüzünden bu kadar etkilendim.” dedi, birkaç saniye sustuktan sonra “Yanlış.” dedim. Onunda başka bir nedeni olduğunu anlayınca sustu, kendini sakinleştirmeye çalıştı ve soru sormayı bıraktı, oyunumuz sonlanmıştı. Normalde herkese cevabını verip başkaldıran benim, onun yanında içimdeki küçük çocuğun cesedi canlanıyordu. Kollarımı duruladı ve beni daha çok kendisine çekerek kucağına yerleştirdi. Saçımı büyük bir özenle sabunluyordu, ben ise kucağında usluca oturmuştum ve beni yıkamasını bekliyordum. Yüzlerimiz çok yakındı. Bende elime biraz şampuan sıktım ve aynı onun gibi bende onun saçlarını sabunlamaya başladım. “Uslu dur.” dedi, ama yüzünde kendini ele veren gülümsemesi vardı. “Yoksa?” saçımı sabunlamayı bıraktığında belimden tuttu ve beni kucağına daha iyi sabitledi. “Unutamayacağın anlar olur, Lekeli.” kaşlarımı çattığımda sabunladığım saçlarını tuttum ve çektim, yüzünü buruşturdu fakat sesini bile çıkartmadı. saçımıda duruladıktan sonra kendi saçınıda duruladı ve yavaşça küvetten çıktı. Bir bornoz giydi sonra bir bornoz daha alıp beni belimden destekleyerek küvetten çıkardı ve bornozu giydirdi. Bornozu üzerime geçirdiğinde bakışları yüzümde asılı kaldı, ifademi çözmeye çalışıyordu. Gözlerindeki şefkat beni yerle bir ediyordu, o an ikimizin de konuşmaya cesareti yoktu. Bu anın sessizliği, konuşmaya yer bırakmayacak kadar doluydu. Konuşmaya ilk cesaret eden o oldu ve “Şu an olmasa da bir gün korktuğun her şeyin nedenini öğrenmek ve yaralarını sarmak istiyorum.” dedi. Başımı ağır ağır aşağı yukarı salladım. O an gözlerimdeki kırgınlığı görebilseydim, eminim ki paramparça olurdum. Kapıya yöneldi ve arkasını dönmeden ekledi: “Korkularının ve geçmişinin seni tanımlamasına izin verme.” bu söz beni bir kaya gibi yerime mıhladı. O odadan çıkarken, ben bıraktığı hislerin ağırlığıyla baş başa kaldım. Beni ben yapan geçmişim değil miydi? Ben kendimi bulamamışken, hakkımdaki tek şey geçmişimdi. Üzgünüm Alp Burak Çevik, beni geçmişim tanımlıyor…
Bornozun kuşağını sıkarak kendimi rahatlatmaya çalışırken yatak odasına ilerledim. Alp, yatağın kenarına oturmuştu ve elinde bir havluyla saçlarını kuruluyordu. Çoktan üstünü giyinmişti, hızlıydı. Beni gördüğünde yanına oturmam için yatağa hafifçe bir kaç kez vurdu. Usulca yürüyüp yanına oturdum, gözleri üzerimdeydi.
“Şöyle bakma.” dedim.
“Nasıl?”
“Yiyecekmiş gibi.”
“Ya yersem?”
Omzuna hafifçe vurduğumda yüzünde samimi bir tebessüm oluştu, başka bir havlu çıkarttı ve nazikçe saçlarımı kurulamaya başladı. “Ben, Alp Burak Çevik. Ülkenin en acımasız yargıçı,” dedi ve devam etti: “Bir Lekeli’ye teslim oldum.” yüzümde ister istemez bir sırıtış olduğunda farketmiş olacak ki daha çok sırıttı fakat bir şey demedi. “O Lekeli kadın,” dedim ve devam ettim: “Bir gün Alp’i kendi yatağında altında yargılayacak.” dedim. İlk gün söylediği sözü, ona yedirdim. Saçımı kurularken, canımı acıtmamaya özen göstererek hafifçe saçlarımı çekti ve “Göreceğiz.” dedi. Yavaşça ayağa kalktı ve karşımda durdu, “Çay yada her ne seviyorsan, ister misin?” dedi. Biraz düşündükten sonra “Çay.” diye yanıt verdim. Hızlıca kafasını sallayıp odadan çıktıktan sonra tekrar düşüncelerimle yalnız kalmıştım.
Ben, Eva Nida veya İris Yade, daha ismimi bilemezken kendimi nasıl tanımlayabilirdim ki? İçimdeki sessizlik gürültüye dönüşüyordu, sessizliğin sesi yoktur derler ya hani, aslında vardı. Elimle bornozumun yakasını sıktım, Taner’in gölgeleri hala etrafımdaydı. “Saçmalama Eva,” diye mırıldandım kendi kendime. “O öldü.” derin bir nefes alıp kendimi yatağın üzerine bıraktım. Düşüncelerim, korkularım ve umutlarım birbirine karışmıştı. Alp’in kapının ardında beni beklediğini biliyordum. Ama asıl mesele, benim kapının ardında onu bekleyip beklemeyeceğimdi. Tek başıma durdukça daha çok daralıyordum, sanki Taner’in elleri boğazımı yırtıyordu. Alp’in bıraktığı sıcaklık çoktan yerini soğuk bir boşluğa bırakmıştı. Gözlerimi tavana diktim, ama bakışlarım çok daha karanlık bir yere sürükleniyordu. Taner’in yüzü bir anda zihnimin karanlığında belirdi. O soğuk bakışları, öfke dolu sesi… Derin bir nefes almaya çalıştım ama ciğerlerime hava dolmuyor gibiydi. Göğsüm sıkışmaya başladı.
“Bu kadar aciz olamazsın Eva,” diye yankılandı zihnimde onun sesi. Sesinin tonundaki küçümseme, kalbimi bir bıçak gibi delip geçiyordu. “Her şey senin suçun. Her zaman senin suçundu.”
Bedenim istemsizce titremeye başladı. Ellerimi yüzüme bastırdım, ama sanki o anılardan kaçmanın hiçbir yolu yoktu. Taner’in yüzü, bağırışları, üzerime dökülen kaynar su… Tenimde yeniden o yanmayı hissettim. Kalbim hızla çarpıyordu, nefesim daha da düzensizleşti.
“Hayır,” diye mırıldandım, ama sesim o kadar zayıftı ki, sanki kendi kulaklarıma bile ulaşmadı. “O öldü. Taner öldü. Geçti…” Kendimi buna inandırmaya çalışıyordum ama gerçek, zihnimin derinliklerinde hiç de öyle hissettirmiyordu. O ölmüştü, evet. Ama bıraktığı izler canlıydı.
Birden gözlerimin önünde kaynar suyun derime değdiği anın görüntüsü belirdi. Çığlıklarım, acı içinde kıvrandığım o anlar… Ellerim istemsizce koluma gitti. Yanıkların olduğu yeri avuçladım, sanki hâlâ oradaymış gibi. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı, boğazımdan ince bir hıçkırık yükseldi.
Odaya yayılan sessizlik bir anda bozuldu. Nefes alamıyordum, ciğerlerim kapanmış gibiydi. Elleriyle üzerime bastırdığı o anlar zihnimde dönüp duruyordu. “Yeter!” diye bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Yerimde kıvrandım, nefesim giderek hızlanıyordu.
Gözlerim kapalıydı, ama bir şeyin değiştiğini hissettim. Sanki biri beni izliyordu. Hayır… Biri değildi. Taner miydi? Burada mıydı?
“Hayır! Git buradan!” diye haykırdım, ellerimle kendimi korumaya çalışırken. Boşluğa karşı savurduğum bu çırpınışlar bir süre sonra beni iyice tükenmiş bıraktı. Gözlerim dolmuştu, kalbim göğsümden çıkacak gibi çarpıyordu.
Kendimi daha fazla tutamadım. Ağlamaya başladım. O an, dünyanın tamamı üzerime çöküyormuş gibi hissettim. Gözlerimi tekrar açtığımda loş ışık tüm odayı aydınlatıyordu. Karanlıkta değildim. Ben, ilk defa karanlıkta değildim. Yavaşça ayağa kalktım ve boy aynasının karşısına dimdik geçtim. “Güçlüsün Eva,” dedim kendi kendime ve gülümsedim. Güçlüydüm. Cehennemi yaşayıp çıkmış biri kadar güçlüydüm.
Yavaşça Alp’in dolabını açtım ve simsiyah bir pijama takımı aldım, hızlıca giydikten sonra odadan çıktım. Mutfağı bulmaya çalışırken Alp, elinde iki çayla mutfaktan çıktı ve kafasıyla terası işaret ederek terasa gitti. Onu takip ettim ve arkamdan kapıyı kapattım. Önüme koyu, şekersiz çayı koyduğunda gözlerimi ona çevirdim, nereden biliyordu? “Nereden bildiğimi sorma Lekeli, sadece iç.” gözleri dışarıya kaymıştı, benim gözlerim ise duraksamadan yüzünün her hattını ezberliyordu.
Gece, terasta sessizliğiyle bizi kucaklarken sokaktan gelen tartışma sesleri bu huzuru bozdu. Önce kadın sesini duydum, ardından sert bir erkek tonu. Aşağı baktım; bir adam, bir kadına bağırıyor, hakaretler yağdırıyordu. Alp’in bakışları da sesin geldiği yöne kaymıştı.
“Ne yapıyor bu herif?” dedim, gözlerimi kısmıştım.
Alp, sakinliğini koruyarak sadece, “Kavga ediyorlar gibi görünüyor,” dedi ama gözlerindeki rahatsızlık gizlenemiyordu.
Adamın ses tonu gittikçe çirkinleşiyor, kadının çaresiz adımları bir ileri bir geri gidiyordu. Kan beynime sıçradı. Masada duran çayıma baktım. Elimi bardağa uzatıp hızla kavradım.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Alp, sesinde merak ve bir nebze uyarı vardı.
Çayı daha tadına bile bakmadan, bardağıyla beraber aldığım gibi sokağa doğru savurdum. Alp, durdurmaya fırsat bile bulamadı.
Bardak aşağı doğru süzüldü, sanki her şey ağır çekimde oluyordu. Tam o sırada adam kadına doğru bağırmak için başını yukarı kaldırdı ve bardak, kusursuz bir isabetle kafasına indi.
“Ah!” diye bir çığlık attı adam, dengesini kaybederek yere kapaklandı. Kadın ise olduğu yerde donup kaldı, gözleri yukarıya, bize çevrildi.
Sonrasında iyi iş çıkardın der gibi bana baktı ve eliyle beni onayladı. Kadın adama daha fazla bakmadan oradan hızlıca gitti. Kulağıma kahkaha sesleri geldiğinde gözlerimi Alp’e çevirdim ve beni büyük bir eğlenceyle izlediğini gördüm. “Tam bir magandasın,” dedi ve aşağıda yatan adama baktı.
Tekrar başını iki yana salladı ve mırıldandı, “Belli ki seninle hiçbir akşam çay içmek huzurlu geçmeyecek.”
“Bir dahakine tatlı bir şeyler getir de dengeleyelim,” dedim, omuz silkerken. İçim hâlâ sızlayan adalet duygusuyla doluydu, ama Alp’in gülümsemesi, yaptığımın biraz da olsa doğru olduğunu hissettirmişti. Adamın aşağıdan yükselen küfürleri ve homurtuları bu keyfi böler gibiydi. Aşağıya baktığımda adam, sendeleyerek ayağa kalkmaya çalışıyordu. Elini kafasına götürmüş, öfkeyle yukarı bakıyordu.
“Kim yaptı bunu?! Kim attı o bardağı?!” diye bağırdı, sesi yankılandı.
Alp, terasta duran boş çay bardağını işaret ederek sakin bir şekilde, “Eğer bir tane daha fırlatacaksan, bunu kullanabilirsin,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Komik olma,” diye fısıldadım, ama gözlerim hâlâ adamdaydı. Bir yandan gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Adam sinirle oradan oraya bakarken yanından geçen birkaç kişi onu sadece küçümseyen bakışlarla süzdü. Kadın ise çoktan uzaklaşmış, kalabalıkta kaybolmuştu.
“Senin gibi biri için oldukça cesur bir hareketti,” dedi Alp, beni izlerken. “Ama bir gün bu cesaretin başımıza iş açabilir, Lekeli.”
“Adalet her zaman bir bedel ister, değil mi?” dedim, başımı çevirip ona bakarak. Sözlerimin etkisiyle Alp’in yüzündeki gülümseme bir an için kayboldu.Sessizlik tekrar aramıza çöktü. Sokağı izlemeye devam ederken Alp, derin bir nefes alarak konuştu:
“Biliyor musun, bazen dünyadaki adaletsizlikleri düzeltmek için çok çaba harcamaya gerek yok. Sadece bir bardak çay yeterli.”
“Ve iyi bir nişancı,” dedim, gözlerimi kısarak ona baktım. Alp, hafif bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Tamam, bu sefer kazandın. Ama bir dahaki sefere, bu kadar doğrudan bir yöntem yerine başka bir çözüm denemeyi düşünmelisin.” dedi.
“Başka çözüm mü? O adamın suratını gördün mü? İkinci bir şansa ihtiyacı yoktu,” diye karşılık verdim, omuz silkerken.
Tam bu sırada aşağıdan bir polis arabasının siren sesleri geldi. Alp’in yüzü ciddileşti, başıyla beni işaret etti:“İçeride olmalıyız, Lekeli. Sanırım bu gece biraz fazla dikkat çektik.”
Alp’in peşinden hızlıca içeri girdim. Siren sesleri terasta yankılanmaya devam ederken ikimiz de birbirimize bakıp sessizce güldük. O an, bu gece yaşananların uzun süre unutulmayacağını biliyordum.
Bölüm etkileşimi
