Bölümler 6Şu an: 5. Dolunay ve Kanlı Ay
Belki de herkes yalnız olduğu için bu sembolü koydular bize. O dünyada yapayalnız kimseler olduğumuz için buraya getirdiler bizi. Sana bir bilgi vereyim mi Psikolog? İnsanlar istedikleri için yalnız olmazlar, güvenecek biri bulamadıkları için yalnızdırlar...
∞★∞
Bir sırrın içinde olup bu sırrı paylaşmamak zordu. Çünkü eğer sırrı ortaya çıkarırsan sende sakladığın için suçlu bulunurdun. İki yol vardır: ya sırrı açığa çıkarıp beladan kurtulacaksın ya da sende sırrın içinde bulunup suçlu çıkacaksın.
Peki ben ne yapacaktım?
Bu gizli aşkı Kral ve Kraliçe'ye söylemeli miydim, yoksa James ve Prenses'e yardım edip büyünün bozulmasını mı sağlamalıydım?
Etrafa baktım. Bu iki salak sarayın bahçesinde ne yaptıklarının farkında varmalıydı. Biri görürsе işleri biterdi. Arkama döndüğümde gelmekte olan bir muhafız gördüm. Aceleyle koşarak öksürdüm ve yanlarına gittim.
“Öhö öhö öhö!” ben yalandan öksürdüğümde ikisi ayrılıp bana baktı. “Mal mısınız siz? Ulu orta yerde ne yaptığınızın farkında mısınız? Eğer yanınıza gelmesem arkadaki muhafız sizi görürdü, ve işiniz biterdi.”
İkisi de gelmekte olan muhafızı gördüklerinde yutkundu. Prenses “Ben...” diyecekten sözünü kestim.
Göz devirerek “Kraliçe hazretleri 5 dakika içinde yemekte olmazsan bu akşam yemeğini yiyemeyeceğini söyledi.” dedim.
Prenses bir süre bana baktıktan sonra “Ee ben gideyim.” dedi ve James ile hiç bakışmadan hızlı adımlarla uzaklaştı.
James öfkeyle çardağa oturdu ve saçlarını karıştırdı. Böylelikle saçlarının gümüş renginde olduğunu öğrendim. Gördüğümde yüzümü buruşturdum ve:
“Saçlarının rengi yaşlılıktan mı gri yoksa özel bir boya falan mı?” diye sorduğumda boş boş bana baktı.
James “Söyleyecek misin?” diye sordu.
“Aranızda bi şey olduğunu koridorda karşılaştığımızda anlamıştım zaten. Söyleyecek olsaydım çoktan söylerdim.”
Bir şey demedi. Öylece boşluğa baktı.
“Hayat her iki dünyada da çok acımasız.” diye söylendim. “Kimse acı çekmeden sevdiğine kavuşamıyor.”
“Sen kendi dertlerine bak.” dedi James göz devirerek. “Benden daha çok acı çekerek biri varsa o da sensin. Bu diyar herkese acı çekmeyi sever. Üstelik bileğindeki o sembol de bunu gösteriyor.”
Bileğimdeki o sembolle göz göze geldim. İç çektim ve “Bende acı çekmez, acı çektiririm o vakit.” dedim aniden gelen gururla.
“Lafla peynir gemisi yürümez. Yemeğe git. Seni merak etmesinler.” dedi beni ciddiye bile almadan.
“Yemekleri yemek gibi bir düşüncem yok zaten. Neyse, yine de aklında bulunsun. Eğer ki sana yardım edecek biri olmazsa ben varım. Elimden gelen her şeyi yaparım.”
“Bu diyara yeni gelmiş ve neredeyse hiçbir şey bilmeyen bir kadından yardım alacak değilim.”
Burun kıvırdım ve “Seni dertlerinle, bir başına bırakıyorum ve gidiyorum. İyi geceler. Pardon, hayırlı geceler,” dedim ve güldüm.
Yine garip bir şekilde zaman çok hızlı geçmiş ve hava kararmıştı. Adımlarımı bahçenin dışına doğru götürdüm. Bahçeden çıktığımda ağaçların mor yapraklara bakıyordum. Gökyüzünde dolunay değil, kırmızı ay vardı.
"Ne kadar garip," diye söylendim. "Bir gün dolunay diğer gün kanlı ay."
Derken ağzımı ve boğazımı sıkıca tutan bir kol çırpınmama neden oldu, ağzımı tuttuğundan çığlık atmam zordu. Bir beden sıkıca beni sarmış hareket etmemi engelliyordu. Kollarımı geriye doğru itip kurtulmaya çalıştım ama olmadı. Tanıdık kahve kokusu burnuma kadar geliyor, koku gözlerimin kapanmasına neden oluyordu.
Bir anda elini kolunu çekip beni bıraktığında yere düştüm. Birkaç saniye afalladığımda zemine sürtünmüş ellerimin sızladığını hissettim. Hızlıca bana bunu yapanın kim olduğuna baktığımda karşımda onu görmeyi beklemiyordum.
Valian'ı.
Ruh hastası piskopat gelmiş gecenin kör vaktinde benimle dalga geçecek zamanı bulmuştu. Yüzündeki ukalaca tavrını görmek sinirlerimi daha da zorluyordu. Pis pis sırıttı ve “Anlaşılan çevreden gelecek tehlikelere karşı bir savunma öğrenmemişsin psikolog.” dedi.
Göz devirdim ve “Yeni geldik bu diyara, ne ara kendimi savunmayı öğrenecektim? Ha pardon, bana gecenin bir yarısı hayvan bir herife karşı savunmayı öğretecek biri olmadı.” dedim tıslayarak.
“O zaman acilen öğretmeliler, çünkü o 'hayvan herifle' ilk savaşman olmayacak.” dedi.
“Hıı, hemen söylerim muhafıza. İlk sana karşı savunmayı öğretmelerini isterim.” dedim kollarımı göğsümde bağlayarak.
“Siniriniz bozuk gibi Psikolog Hanım.”
“Yok, ben her zaman bir ayı gibi bir herif tarafından ağzımın ve kollarımın tutulması ve hareket etmemi engellenmesini istemiştim. Çok eğleniyorum hatta, dangalak biriyle uğraştığım için.” dedim tersçe.
“Çok kötüsünüz Psikolog Hanım, kırılıyorum. İlk defa bu kadar hakaret aldım.” dedi yalandan kınayıcı bir ifadeyle.
“Cidden soruyorum, dalga geçmek için mi geldin? Öyleyse git hadi yeterince eğlendin.” dedim kış kışlayarak.
“Yoo, evime gitmeye karar verdim. Sarayın içi sarmıyor.” dedi omuz silkerek.
Tamamen farklı bir soru yönelterek “Merak ediyorum, neden burayı bu kadar çabuk kabullendin? Diğer dünyada bir ailen yok muydu? Ya da sevdiğin bir kız falan ya da arkadaş?” dedim.
“Bunu neden merak ediyorsun Psikolog Hanım? Ha, doğru. Sen bir psikologsun. Tabii ki de soru soracaksın. Evet, orada sevdiğim kişiler diyebilecek kimsem yoktu. Ve sanırım Psikolog Hanım, diğer adaylarda da durum böyle. Belki de herkes yalnız olduğu için bu sembolü koydular bize. O dünyada yapayalnız kimseler olduğumuz için buraya getirdiler bizi. Sana bir bilgi vereyim mi Psikolog? İnsanlar istedikleri için yalnız olmazlar, güvenecek biri bulamadıkları için yalnızdırlar...”
“Kim söylemiş bunu?”
“Valian diye biri.” dedi elleri ceplerinde yürürken.
Valian.
Düpedüz, sadece Valian diye biri.
Hava iyice karardığında gözlerim kanlı aya gitti. Kesinlikle birinden bu değişik uyduyu öğrenmeliydim. Sessizce yürüdüğümüzde Valian konuştu.
“Sorunun yanıtı, burada da bir Ay bulunması. Zaman kavramı aynı, havanın kararması biraz daha hızlı sürüyor. Hafta da sadece iki gün Dolunay oluyor. Cuma ve pazartesi günleri. Dün Dolunaydı, bugün cumartesi. Yani Kanlı Ay...” dedi göğsünü kabarta kabarta.
Kaşlarımı çattım. “Nerden biliyorsun sen bunları?” diye sordum.
“Biz de birileyiz,” dedi sırıtarak.
Göz devirdim. Bakışlarım hâlâ Kanlı Ay'da iken eve vardığımızı fark etmedim. Bahçe kapısını açacakken Valian bana döndü ve:
"O zaman Dolunay'da görüşürüz Psikolog Hanım."
Dolunay...
Pazartesi günü...
Eğitimlerin başladığı gün.
"Görüşürüz çok bilmiş." dedim ve bahçe kapısını açıp içeri girdim.
Daha sonraki saatler pencereden Ay'ı izlemek ve Peri Kız ile sohbet etmekle geçmişti. Rahat kıyafetler giyip yatağa uzandığımda yavaş yavaş gözlerim kapandı.
∞★∞
Erkenden kalkan Valian bugün kasabaya inmek istemese de gitmek zorundaydı. Yapması gereken işler ve alması gereken şeyler vardı. Üstelik kendini aday olarak tanıtması gerekiyordu.
“Beyaz gömleğiniz yıkandı, Efendim.” diye içeri giren Astra, Valian'ı üst çıplaklığıyla görmeyi beklemiyordu. Utanmıştı.
Valian onu umursamadan “Sahibin uyandı mı?” diye sordu. Valian'ın Peri Kızı başka bir yerde olduğu için Astra bugünlük yardım ediyordu.
“Henüz uyanmadı Efendim. Derin bir uykusu var.” dedi gülerek. Valian da karşılık olarak güldüğünde adımlarını pencereye doğru attı.
Astra'nın elinden yıkanmış ve kurumuş gömleğini aldı ve giydi. Düğmelerini iliklerken pencereden Anastasia'nın odasına baktı. Yüzünü görüyordu. Kafası yastığa gömülmüş, Astra'nın dediği gibi derin bir uykudaydı. Derken Anastasia izlendiğini anlar gibi hızlıca gözlerini açtı. Valian ile karşılaştığında gözlerini kırıştırdı ve Valian tarafından izlendiğinden emin olmak istercesine gözlerini kocaman açtı.
Valian hızlıca pencereden uzaklaştığında yüzünde hafif bir gülümseme oluştuğunda Astra'nın bakışlarıyla karşılaşınca hemen ciddileşti. Öksürdü ve “Sahibin uyandı Astra, gidebilirsin. Yardımların için sağol.”
“Rica ederim Efendim. Efendim,” dedi Astra. “Kasabaya ineceksiniz öyle değil mi?”
“Evet.” diye yanıtladı.
Astra bir şey demeden balkona çıktı ve uçarak karşı eve geçti. Pencereden içeri girdiğinde Anastasia, yataktan kalkmış elini yüzünü yıkamıştı. Astra'yı gördüğünde gülümsedi ve “Hayırlı sabahlar” dedi.
“Hayırlı sabahlar Efendim,” dedi Astra. “Dünden beri hiçbir şey yemediniz, kahvaltı yapmak ister misiniz?”
“Aç değilim,” dedi Anastasia ama karnının kazındığını ve açlıktan kusabileceğini hissetmişti.
“Ama Efendim-”
“Sana daha önceden 'bana Efendim deme' demiştim Astra,” dedi sert bir sesle.
“Özür dilerim Ef- yani Anastasia.”
“Burada para nasıl kazanılır Astra?” diyerek farklı bir soru yöneltti Anastasia.
“Para mı? O ne?” dedi Astra kaşlarını çatarak.
“Hani bir şey satın almak için karşılığında bir şey verirsin ya. Bizim dünyamızda para denir.”
“Hee,” dedi Astra aydınlanarak. “Akçeden bahsediyorsunuz. Siz aday olduğunuz için her gün 200 akçe sandığınıza konuluyor zaten.”
Duyduklarıyla kocaman gözlerini açtı Anastasia. “Akçe mi? 200 mü? O zaman bugünle beraber 400 akçem mi var?” diye sordu merakla.
“Evet. Yoksa hepsini bugün kasabada mı harcayacaksınız? Sakın böyle bir şey yapmayın, Kraliçe-”
“Sence Kraliçe umurumda mı Astra?” diyerek sözünü kesti. “O parayı keyfim için harcamayacağım, erzak alıp yoksullara yardım edeceğim.”
“Ama bunu yapmanız mümkün değil. Zengin halk bunu öğrenirse sizi linç eder. Diğer halkın fakir olmasının nedeni krallığa karşı çıkmasıdır. Onlar karşı çıktıkları için zenginler kadar hak tanınmaz. Onlara yardım etmeniz krallığa karşı çıktığınız anlamına gelir, ve adaylıktan atılırsınız. Lütfen, mantıklı olun. Yardım edeceğim diye, Kraliçe olma yolundan çıkmayın.”
Oflayarak yatağa oturduğunda derin bir nefes verdi. Eliyle alnını ovuştururken düşüncelere daldı. Bir yolu olmalıydı. Halka yardım etmenin bir yolu olmalıydı.
“Bu sandıklar nerede bulunuyor?” diye sordu.
“Bunu söyleyemem. Para alacağınız zaman muhafızınıza söylersiniz o alır, ancak 400 akçenin hepsini alacağını zannetmem.” dedi Astra.
"Sen ve muhafız bana yardım etmekle görevlendirilmediniz mi? O zaman sizden yardım istiyorum. O akçeleri almama yardım edin." dedi kararlılıkla.
"Başınıza iş açıyorsunuz Anastasia. Evet, size yardım etmek için görevlendirildim ancak kurallar dışına çıkamayız!"
"O zaman başka bir bahaneyle o 400 akçeyi alırım bende," dedi diklenerek.
“Anastasia-”
“Üstümü giyineceğim Astra. Kasabaya inmek için James'e söyler misin, at arabasını hazırlasın.”
“Peki,” dedi Astra ve hızla aşağı indi.
Düşündü Anastasia. O akçeleri nasıl alabilirdi? Kararsızlıkla saçlarını çekiştirdi. Bir çare bulup halka yardım etmeliydi. Ama gizlice.
Aklına gelecek tüm bahaneleri aradı taradı. En sonunda zihninde oluşan sade bir boşlukla çaresizlikle ayaklandı ve üstünü giydi. Saçını, arkası taştan oymalı örgü desenli tokalarla taradı. En üsten gelebildiği kadarıyla ördü ve ucunu, bulduğu kahverengi bir tokayla bağladı.
Üzerine kapşonlu, deriden yapılmış uzun bir hırka giydiğinde merdivenleri indi ve dışarı çıktı. Hava hafif serindi ama hırkası sıcak tutuyordu. Etrafa bakındı. Henüz at arabası gelmemişti. Açtı. Yemek yemek istiyordu ama yiyemezdi.
Mor yapraklı ağaçlara baktı. Bahçesinde de vardı bu ağaçtan. Adımları bahçeye ilerledi. Evin yanında bulunan ağaca asılmış salıncağa baktı.
Adımlarını yavaşça evinin bahçesindeki o mor yapraklı ağaca doğru yöneltti genç kadın. Dallarına sağlam iplerle tutturulmuş tahta salıncak, esen hafif rüzgarla sanki benden önce burada biri varmış gibi hâlâ hafifçe sallanıyordu. Astra’nın peri tozu parıltıları çoktan kaybolmuştu ama bahçenin havasında hâlâ tuhaf, büyüsel bir sakinlik hakimdi.
Salıncağın birkaç adım ötesinde, gözden kaçması neredeyse imkansız olan ama geceki yorgunluktan fark edilemeyen ahşap bir kulübe ilişti gözüne. Üzerini sarmaşıklar sarmış, kapısı ise paslı demir bir kilit yerine basit bir sürgüyle kapatılmıştı.
Kaşlarını çatıp kulübeye yaklaştı genç kadın. “Bu da neyin nesi?” diye mırıldandı kendi kendine, merakına yenik düşerek.
İçeriden en ufak bir ses gelmiyordu. Merakı korkusunun önüne geçince, elini paslı sürgüye attı. Biraz zorlasa da kapıyı açmayı başardı. İçeriye göz attığında, nemli toprak kokusu yüzüne çarptı. Köşede üst üste yığılmış eski eşyaların arasında, demir işlemeli, ağır duran ahşap bir sandık dikkatini çekti. Üzerindeki kalın toz tabakasını elbisemin ucuyla silerken bunun ne olduğunu sezmişti bile.
Sandık oldukça ağırdı ama hırsla kapağını zorlamaya başladı. Tam o sırada arkasından sert ve otoriter bir ses duyuldu.
“Ne halt ediyorsun orada?”
Olduğu yerde sıçrayıp arkasına döndüğünde James’in dikildiğini gördü. Muhafızın kolları göğsünde birleşmiş, kaşları çatık bir şekilde onu izliyordu.
Derin bir soluk alıp sandığın kapağından elini çekti ve dikleşti Anastasia. “Sandığı açıyorum. Bu benim sandığım değil mi? Astra her gün adaylar için buraya para konulduğunu söylemişti.”
James kafasını salladı. “Evet, o sandık senin. İçinde biriken akçeler var. Ama kasabaya ineceğin için yanına sadece belirli bir miktar alabilirsin, sonra sandık olması gereken yere geri gidecek. Ve unutma, gerçekten lazım olmadıkça sandıktan akçe çekemezsin; kurallar böyle.”
Anastasia gözlerini devirdi. “Zaten tam da bu yüzden açmaya çalışıyordum. Kasabaya inince bu parayla erzak alıp halka dağıtacağım. Buradaki yoksul insanların halini gördünüz, hiç değilse birkaç gün aç kalmazlar.”
James ona şaşkınlıkla baktıktan sonra tam ağzını açıp itiraz edecekti ki, arkalarından tanıdık, alaycı ve bir o kadar da keskin bir ses duyuldu.
“Aklınca kahramanlık mı yapacaksın Psikolog Hanım?”
Başlarını sesin geldiği yöne çevirdiklerinde, Valian’ın elleri cebinde, dudaklarında sinir bozucu bir gülümsemeyle onlara doğru yürüdüğünü gördüler. Üzerindeki koyu renkli gömleğin yakaları hafifçe açıktı ve her zamanki o tehlikeli duruşu üzerindeydi.
James, Valian’ı görünce hafifçe selam verir gibi başını eğdi ama genç kadın gözlerini doğrudan Valian’a dikmişti. “Bunun kahramanlıkla bir ilgisi yok, insanlıkla ilgisi var. Sen ne anlarsın ki?” dedi meydan okuyan bir sesle.
Valian adımlarını yavaşlatıp tam önünde durdu. Gözlerindeki o eğlenceli ifade bir anda silinmiş, yerine son derece soğuk ve sert bir duvar örülmüştü.
“Halka yardım etmek istiyorsun, öyle mi?” dedi, sesi alçak ama iğneleyiciydi. “Burada kimseye yardım edemezsin Psikolog. O akçelere dokunduğun an, Kraliçe'nin casusları bunu öğrenir. Bu diyarda zayıflık, merhamet adı altında ölüme atlanan bir bilettir. O parayı kasabada harcamaya kalktığın an, sadece kendini değil, sana yardım eden herkesi ateşin içine atarsın.”
“Bunu beni korkutmak için söylüyorsan işe yaramıyor,” dedi çenesini dikleştirerek. “Sadece kendi çıkarlarını düşünen biri gibi konuşuyorsun. Neden halkın tok ya da aç olması senin umurunda değil ki?”
Valian’ın gözlerinde anlık, çok kısa süreli bir gölge geçti; derinde sakladığı, kimsenin bilmesini istemediği sırlar vardı belli ki ama bunu saniyeler içinde maskeleyerek yüzüne o buz gibi maskesini geri taktı.
“Benim umurumda olan tek şey hayatta kalmak,” dedi fısıltıya benzer bir sesle. “Ve senin bu aptalca cesaretin, ilk sınavda canını alacak. O sandığı kapat ve at arabasına bin, Psikolog. Çünkü bu diyarda acıma duygusu olanlar en önde harcanır.”
Valian arkasını dönüp uzaklaşmaya başladığında, arkasından bakakalmıştı genç kadın. Sözleri canını sıksada asıl sinir bozucu olan, gözlerindeki o gizli çaresizliği yakalamış olmasıydı. Bir şeyler saklıyordu; hem de çok büyük şeyler. Ama bunu öğrenmenin sırası şimdi değildi.
James sessizliği bozarak sandığı işaret etti. “Valian bu konuda haksız sayılmaz Anastasia. İhtiyacın kadar akçe al ve hazırsan at arabası kapıda bekliyor.”
Derin bir nefes alarak sandığın kapağını örttü. Halka yardım etme fikrinden vazgeçmeyecekti, sadece Valian’ın dediklerinden sonra çok daha dikkatli olması gerekiyordu.
Valian nereden biliyordu? O da onun gibi yeni gelmişti. Yok merhamet bu diyarda seni öldürür, falan. Ne yaşamıştı ki acıma duygusundan bahsediyordu? Ne ara canı acımıştı da Anastasia'ya öğüt veriyordu?
Yine her zaman ki gibi Valian'a göz devirdi kadın. Bir gün öğrenecekti sonuçta. Her sır ortaya çıkardı. At arabasına bindi ve yardım edememenin çaresizliğiyle yol boyunca küçük pencereyi izledi...
∞★∞
Kapalıydı hava. Kara bulutlar gökyüzünde toplanmış birazdan yağacak yağmurun habercisiydi. Arada bir yağmur çiseliyor sonra duruyordu. Yol boyunca sadece mor yapraklı ağaçlara değil, kimisi su yeşili, kimisi ise turkuaz renkli ağaçlara rastlamıştım. Sanırım bu diyarda bir tek yeşil yapraklı ağaç yoktu.
İçinde bulunduğum at arabası durduğunda James kapıyı açtı ve inmeme yardım etmek için elini uzattı. Elini tutmadan kendim at arabasından indim ve etrafa bakındım. Yağmur kokusu burada da aynıydı. İki katlı evlerden yapılmış evler, dar ve uzun sokaklar boyunca ilerliyordu. Sokakta yürüyen insanların kimi evli, kimi arkadaş, kimi ise çocuktu.
Tüm bunların içinde insanların bulunduğu durum havaya göre tersti. Mutluydu insanlar. İç karartıcı ve bu zalim diyara rağmen mutluydu.
“James,” dedim bakışlarım hâlâ sokaklardayken, “Burası mı kasaba?” diye sordum.
“Evet.” dedi donuk bakışlarla, “İlk nereye gitmek istersin?” diye sordu.
“Ben nerden bileyim burayı? Sen gezdir işte.” dedim terslikle.
“Ben nerden bileyim senin nereyi gezip gezmek istemediğini?” dedi muhafız bozuntusu.
Diğerlerinin muhafızlarına bak, bir de bana denk gelen muhafıza! Tipsiz, ekşi surat bozuntusu. Bunu muhafız yapanın beyni mi yoktu acaba?
“Niye tripleniyorsun?” dedim ters ters bakarak.
“Sinirimi bozuyorsun çünkü.”
“Ne tesadüf. Sende benim sinirlerimi bozuyorsun.”
“Senin muhafızın olacak kadar ne günah işledim ben?” diye söylendi.
“Kes sesini muhafız bozuntusu.”
“Kahraman görünümlü gıcık.”
Göz devirdim. Ciddileşerek “Birbirimizle atışarak bir yola varamayız. Sonuç olarak halka bağış yapmama yardım etmeyeceksen konuşmamızın bir manası yok.” dedim.
“O zaman şu sokaktan aşağı doğru yürüyelim. Kasabanın ana caddesinde pazar yeri var. Oradan istediklerine bakar hem de kendini tanıtırsın.” dedi ve benden cevap beklemeden yürümeye başladı.
Mecburen peşinden gittiğimde sokakları inceliyor, buaraları hafızama kazımaya çalışıyordum. Belki bir gün kasabaya inmem gerekirdi ve yolu bilmeden gelemezdim. Taştan yapılmış kaldırımların üzerinde ilerlerken bahsettiği pazar alanına gelmiştik. Renk renk pazar tezgahlarının üzerinde kimisi meyve, kimisi kıyafet, kimisi ise şekerlemeler satıyordu. Satış yapan tüccarlar bağışıyor, daha fazla müşteri çekmeye çalışıyordu.
Bizim dünyamıza benzemiyor değildi. Çoğu şey aynıydı ama sanki daha eski yıllardaymışız gibiydi. Pazar içine girdiğimizde kıyafet satan bir tüccar “Hoşgeldiniz majesterileri, beğendiğiniz bir elbise olursa buyrun efendim.” dedi bana bakarak. Orta yaşlarda gibi duruyordu -ki burada yaş kavramı biraz garipti- ve hafif uzamış sakalı yaşlanmaya başladığını gösteriyordu.
Tezgaha baktım. Bizim dünyamızın aksine canlı ve çeşitli renkler vardı. Oysaki şimdiki dünyada siyah,gri ya da beyaz renkler vardı. Çoğu renklerimizi kaybediyorduk ama farkında değildik.
Düşüncelerden kurtuldum ve tezgaha göz gezdirirken “Şimdilik yok, kolay gelsin.” deyip gidecektim ki söyledikleriyle durdum.
“Daha önceden sizi hiç görmedim majesterileri. Yeni mi geldiniz buralara?” diye sordu.
James bir şey diyecekti ondan önce davranıp “Pazarlara çok çıkmam. Belki o yüzden görmemişsinizdir.” dedim.
“Sizden farklı bir enerji alıyorum majesterileri. Giyim kuşamınıza ve yanınızda duran bir muhafız olduğuna göre önemli birisiniz.” dedi şüpheyle.
“Bu sizi ne ilgilendirir?” dedim bende aynı şüpheyle.
“Haklısınız haklısınız. Bana sorgulamak düşmez. Neyse tekrar beklerim majesterileri.” dedi ve başıyla selam verdi.
Burada kadınlara 'majesterileri' mi diyorlardı? Garip gelmiyor değildi. Yürümeye devam ettiğimizde James “Neden kendini tanıtmadın?” diye sordu.
“Henüz birilerinin bilmesine gerek yok. Zamanı gelince söyleriz.” diye yanıtladım. Madem zengin halk, fakir halka yardım ettiğimi öğrendiğinde beni linç edeceklerdi o zaman henüz benim kim olduğumu öğrenmelerine gerek yoktu.
“Yoksa buralardan kaçmaya mı çalışacaksın? Eğer kaçarsan da biri seni tanır ve kaçmana engel olur diye mi kendini tanıtmıyorsun?” dedi gözlerini kısarak bana baktı.
“Hayal gücün çok geniş James. Ancak öyle bir düşüncem artık yok. Yine de... İmkan olsaydı kaçmayı denerdim.” dedim omuz silkerek.
Bana baktı bir süre. Yoğun yoğun ve düşünce içinde baktı. Ne düşündüğümü okumak istercesine baktı. Etrafa göz gezdirdi. Ardından hızlıca kolumdan tuttu ve hızlı adımlarla tezgahların arasından geçerek bir sokağa çıktı. Kimsenin görmeyeceği bir yere geldiğimizde kolumu sıktı ve gözlerimin içine bakarak konuştu.
“Doğruyu söyle.” dedi, gözlerindeki ateşi görüyordum. “Hâlâ halka yardım etmek istiyor musun?” diye sormasını beklemiyordum. En kötü 'hâlâ kaçmayı mı düşünüyorsun,' gibi bir şey söylemesini bekliyordum.
“Evet.” dedim çenemi dik tutarak. “Hâlâ düşüncemden vazgeçmedim.” derken James'in arkasından gelen iki muhafız gördüm. Ellerinde bir sandık vardı ve yere koydular. James kolumu bıraktı ve “Peki öyleyse, sana yardım edeceğim. Ancak bunu hiçkimseye söylemeyeceksin. Ne adaylardan birine ne de peri kızına.” dediğinde sımsıkı ona sarıldım.
“Sağol James. Bu iyiliğini asla unutmayacağım dostum. Ve sana söz veriyorum Prenses ile beraber olman için elimden geleni yapacağım.” dedim sarılırken.
James sarılışıma karşılık verdiğinde “Yapamayacağın şeyler için söz verme.” dedi terslikle.
“Şu ana kadar yapamadığım hiçbir şey olmadı.” dedim ve ayrıldım. James “O diğer dünyadaydı, bu diyarda her şeyi yapamazsın.” dedi.
“Göreceğiz.” dedim ve “Ee nerden başlayacağız?” diye sordum.
James “Biraz yürüdüğümüzde fakir halkın bulunduğu yer var. Oradan başlayacağız. Ama dikkat çekmememiz gerek. Muhafızlar, sandığın üzerine örtüyü örtün. Anastasia,” dedi bana bakarak. Elinde birden bir pelerin belirdi ve “Bu pelerini tak. Eğer pelerin olmadan gidersek şüphelenebilirler. Tıpkı o tüccar gibi.” dediğinde hızla pelerini aldım ve giydim. Kapşonunu da kafama geçirdiğimde hazırdım.
“Gidelim öyleyse.” dedim. Diğer iki muhafız sandığın üzerine örtü koyduklarında hızlı adımlarla yürümeye başladık.
James ve diğer iki muhafızın eşliğinde, pazar yerinin o renkli ve kalabalık caddesinden ayrılarak daha dar, taş binaların griye çaldığı mahallelere doğru ilerledik. Yavaş yavaş ihtişam kaybolmuş, yerini yorgun yüzlere ve sessiz bir boyun eğmişliğe bırakmıştı.
“Burası,” dedi James durarak. Arkasındaki muhafızlar üzerini örttükleri ağır sandığı yere bıraktılar. “Fakir halkın bulunduğu sokaktayız. Buradan sonrası dikkat gerektirir. Sandıktaki akçelerle en çok ihtiyacı olanlara erzak ve malzeme alıp dağıtacağız.”
Başımı sallayarak onayladım. Kapşonumu yüzümü saklayacak şekilde biraz daha çektim. James muhafızlardan birine talimat verip sandıktan bir miktar akçe alırken, bana dönerek “Sen şu sol taraftaki eve git. İçeride çocuk sesleri var, yardıma ihtiyaçları olduğu açık. Ben de şu karşıdaki hane ile ilgileneceğim. Sakın uzun kalma,” dedi.
Adımlarımı gösterdiği yöne çevirdim. Tek katlı, ahşap kapısı eskimiş küçük bir evin önüne geldiğimde derin bir nefes aldım ve kapıyı hafifçe tıkladım. Kısa bir sessizliğin ardından kapı aralandı. Karşımda, yorgun gözleriyle bana bakan, üstü başı yamalı kıyafetler içindeki orta yaşlı bir kadın duruyordu.
Gözlerinde anlık bir korku belirdiğinde, “Korkmayın,” dedim yumuşak bir ses tonuyla. “Sadece... size yardım etmek istedim.”
Kadın, üzerimdeki kaliteli pelerini ve duruşumu süzdükten sonra şüpheyle, “Bizim saraydan gelecek bir hayra ihtiyacımız yok... Zaten halimiz ortada,” diye mırıldanıp kapıyı kapatmaya yeltendi.
Refleksle elimi kapıya koyup engelledim. “Saraydan değilim. Ben... ben Anastasia.”
Kadın duraksadı. Kapıyı biraz daha aralayıp yüzüme dikkatle baktı. “Anastasia mı? Ben Anastasia diye birini tanımıyorum ve duymadım. Lütfen gidin.”
“Şimdilik tanımıyorsunuz,” diye hafifçe gülümsedim. “Sadece buradayım. Ve yanımda getirdiklerimle size biraz nefes aldırmak istedim.”
Kadının gözleri doldu. Şaşkınlık ve mutluluk içinde bana bakarken, arkasından merakla bakan iki küçük çocuğun başı göründü. Kadın, “İçeri buyur edin derdim ama evimiz çok yoksul... Buyurun, geçin lütfen,” diyerek kenara çekildi.
İçeri adım attığımda odanın ne kadar sade, hatta soğuk olduğunu gördüm. Ancak kadının ve çocukların o sıcak bakışları, içerideki yoksulluğa meydan okur gibiydi. Yanımda getirdiğim kesedeki akçeleri ve erzak için ayırdığım payı masanın üzerine bıraktım. Kadın elleri titreyerek paraya dokundu, ardından bana sarılmak istediğinde geri çekilip ellerini tuttum.
“Dualarımız seninle olacak güzel kızım,” dedi yaşlı gözlerle. “Ama burada böyle dolaşman tehlikeli. Seni görürlerse...”
“Biliyorum,” dedim güven veren bir tebessümle. “Ama korkmayın.”
“Bu iyiliğini unutmayacağız kızım. Kimsin sen? Kimlerdensin?” diye sordu merakla.
“Ben... Anastasia Amara. Yeni kraliçe adaylarından biri. Korkmayın ki Kraliçe veya Kral kim olursa olsun size hiçbir şey olmayacak.” dedim güvence vermek istercesine.
Kadın gülümsedi. “Çok sağol kızım. Çok mutlu ettin bizi.” dedi ve bakışları bileğime takıldı. “O... O işaret...” dediğinde cevap vermeden “Benim gitmem gerek. Tekrar geleceğim. Kendinize iyi bakın. Ve lütfen benim kim olduğumu kimseye söylemeyin.” dedim ve çıktım.
Evden ayrılıp dar sokağa çıktığımda içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. James’in bulunduğu eve doğru birkaç adım atmıştım ki, kollarımın arasından sertçe çekilmem bir oldu.
Ayaklarım yerden kesildi ve sırtım sert bir taş duvara çarptı. Canımın acısıyla inleyecekken, ağzımı kapatan büyük bir el ve üzerime kapanan ağır bir beden hareket etmeme izin vermedi. Karanlık sokağın gölgesinde, başındaki kapşonu yeni düşmüş olan yüzü fark ettim.
Valian.
Mavi gözlerinde parlayan o tehlikeli öfke ve panik karışımı ifadeyle yüzüme eğildi. Nefes nefeseydi.
“Ne yaptığını zannediyorsun sen?” diye tısladı kulağımın dibinde, sesi öfkeden titriyordu. “Kendi ellerinle gidip ipi boynuna geçiriyorsun!”
Şaşkınlıkla gözlerimi açtığımda hiçbir tepki veremedim ve o an gerçekten başımın belada olduğunu hissettim...
∞★∞
Bölüm etkileşimi
