Bölümler 6Şu an: 3. Anastasia Amara
Canınız uğruna bazı şeylerden vazgeçin ama canınız pahasına da birbirinizi koruyun.
(Günümüz...)
Bir bakmışsın dünyada normal bir yaşam sürerken başka bir gün bakmışsın kaderini tamamen bambaşka bir evrende bulur insan. Hayır, bu mümküm olan bir şey değildir. Psikolojide böyle bir şey yoktur. İnsan, zihninde kurabilir ancak.
Peki o zaman benim burada ne işim vardı? Ben normal bir insandım. Bu evrende ne işim vardı? Kafayı üşütmüş olamazdım. Uyanık olduğum bir rüyada da olamazdım.
En zor şeylerden biri de gerçeği kabul etmektir. Ve ben bu gerçeği kabullenemiyordum. İnanmak istemiyordum. Hangi insan bilmediği, istemediği bir dünyada olmak istesin ki?
Ama ben burdaydım.
Henüz nasıl bir yer olduğunu kestiremediğim, başıma neler geleceğini bilmediğim bir dünyanın içindeydim.
Her ne kadar istemesemde...
Bizi getirdikleri kulübeden ya birkaç saat ya da 1 gün geçmişti. Buradaki zaman kavramlarını anlamak bile zordu. Kulübede o saçmalıklarına isyan çıkartınca beni o kulübeden götürdüler. At arabasına bindirildiğimde her ne olduysa gözlerim kapandı. Ne kadar zaman geçtiğini bilmediğim bir sürede başmuhafız ve at arabasındaki muhafız iki kolumdan tutarak beni saraya getirdiler. Koridor boyunca onlardan kurtulmaya çalıştım ve ellerinden kurtularak kaçtım.
Ancak geldiğim oda Kral ve Kraliçe'nin odasıydı. Neyseki odada Dicle,Hazal ve diğerleri de vardı. Kraliçe'ye bu diyara ait olmadığımı söylediğimde kolumdan tutarak bana pencereden diyarı gösterdi. Ardından bileğimdeki sembolü gösterip “Ya sonsuza kadar acı çekeceksin ya da acı çektireceksin.” dedi. “Bunu senin yapacakların belirleyecek.”
Önce Kraliçe'ye, sonra odadakilere göz gezdirdim. Hepsi meraklı bakışlarla bize bakıyordu. Bileğimi hızla geri çektim ve “Bu söylediğiniz saçmalıklara inanmıyorum. Bileğimdeki bu sembol, bir doğum lekesi. Herhangi bir şey ifade etmiyor benim için. Kraliçe olmak istemiyorum. Ben, kendi dünyama gitmek istiyorum!” dedim. Sesimi yükselttiğimde Kraliçe'nin yanağıma sert bir tokat atması bir oldu.
Boynumu sağa eğdiğimde tokat attığı yanağıma dokundum. Birkaç saniye ne olduğunu sorguladım. “Senin. Karşında. Kraliçe. Var.” dedi her kelimesini vurgulayarak. “Ne cüretle sesini yükseltirsin!” diyerek bağırdı. Ardından hızlı adımlarla tahtına geri oturdu.
Yanağımdaki sızı arttı. Ancak sakin kalmaya çalıştım. Bu tokatın hesabını ilerde çok iyi bir şekilde verecektim.
“Hepiniz istemeseniz de bu diyardan başka bir yere gitme şansınız yok. Bir sonraki portal 1000 yıl sonra açılacak. Yani 1000 yıl boyunca buradasınız. Tabii yaşarsanız geri dönersiniz ancak şu ana kadar dönmek isteyen olmadı.” Ters bakışlarla Kral ve Kraliçe'ye baktım.
Kral “Sen,” dedi beni göstererek. “Diğerlerinin yanına geç. Söylememiz gereken önemli şeyler var.” deyince başmuhafız odadan çıkmaya yeltendi ancak Kral “Başmuhafız, sen kal.” dedi.
Diğer muhafızlar gittiğinde adımlarımı Dicle'nin yanına yönelttim. Yanlarına vardığımda hâlâ öfkeli ve ters bakıyordum. Dicle fısıltıyla “Sakin ol Nevra. Sen bir psikologsun ve nasıl sakin kalacağını bizden daha iyi bilirsin. Önce bi olanları anlayalım, sonra tepkimizi ortaya koyarız.” dedi.
Sakin olmak...
Söylemesi kolay ama zor olan bir durum...
Kraliçe “Size gereken bilgiler verilmiştir. Her 1000 yılda bir kez sizin dünyanızdan yıldız sembollü kişiler seçilir. Bazen istisnalar olabilir. Sonsuzluk sembolü gibi. Şu ana kadar sen hariç bir kişide daha görülmüş bir sembol bu. Ancak o kişinin ölmesinden binlerce yıl geçti.
Neyse konumuz bu değil. 1 yıl süre zarfınca Kral ve Kraliçe olmak için çalışacak ve sınavlara gireceksiniz. Bu, basit kağıt üzerinden sınavlardan değil. Hayatta kalma sınavları gibi düşünün. Aranızdan ölenler olabilir, dilerim ki hepiniz bu sınavdan sağ bir şekilde çıkarsınız. Sınav sonundaki mücadeleriniz ve başarılarınız puan olarak değerlendirelecek. Ve en çok puanı alan kadın ve erkek Kral ve Kraliçe olacak.
Diyarı onlar yönetecek. Ve kalan seçilmiş kişilere ne olacağını da onlar karar verecek. Sarayın biraz ilerisinde 10 ev var. Her seçilmiş kişi, o özel evlerde kalacak. 2 gün sonra dersleriniz başlayacak.” dedi.
Dicle “Ama biz 9 kişiyiz, diğer boşlukta kalan eve ne olacak?” diye sordu. Dicle'nin bu kadar çabuk kabullenmesine hayret ediyordum.
“9 kişi değilsiniz.” diyen Kral'dı. Anlamayan ve boş bakışlarla ona baktık. “Başmuhafız da sizinle Kral ve Kraliçe olmak için mücadele edecek.” Bunu dediği an Başmuhafız da dahil herkesten bir “Ne?” sözü çıkmıştı.
“A-ama Efendim,” diyecek oldu başmuhafız. Ancak Kral sözünü kesti. “Başmuhafız yaklaşık 20 yıl önce bir kaza yüzünden sizin dünyanızdan buraya geldi. Üstelik ona yön gösteren biri yoktu. Bir muhafız onu bizim yanımıza getirdiğinde portalı açma imkanımız olmadığı için onu muhafız olarak eğitmeye karar verdik. En sonunda bizim güvenimizi kazandığında başmuhafız oldu.” diyerek açıklama yaptı.
“Portal tekrar açıldı hatta başmuhafız bizim dünyamıza geldi bile. Peki neden orda kalmadı?” diye sordum.
“İstemedi.” diyerek yanıtladı Kraliçe. “Orda yaşamına devam etme şansı vardı ama gitmedi. Bunu zamanı geldiğinde anlayacaksın.” dedi gülümseyerek.
Kral “Yani anlayacağınız Rowan, -Başmuhafız- da Kral olmaya aday. 10. kişiniz. O, sizden daha çok bilgiye sahip, sormak istediğiniz bir soru olduğunda ona da sorabilirsiniz.” dedi.
Rowan “Efendim, ben artık başmuhafız olamayacak mıyım?” diye sordu.
“Hayır Rowan. Artık başmuhafız değilsin. Ama eğer ki Kral olamazsan Başmuhafız olmaya devam edeceksin. Kral ve Kraliçeler farklı olsa bile.” dedi Kraliçe.
“Emredersiniz Efendim.” dedi Rowan.
Ortamda bir süre sessizlik oluştu. Rowan, bir kazayla buraya gelmişti öyle mi? Nasıl bir kazaydı bu? Aynı kazayla bende kendi dünyama gidebilir miydim?
Kraliçe “Ve şimdi sıra geldi isimlerinizi belirlemeye. Tam 999 yıl önce isimlerinizi düşünmüştüm. Beklediğim o an geldi. Sen...” dedi, benimle aynı boylarda siyah saçlı mavi gözlü kıza bakarak. “Senin adın...”
“Defne.” dedi kız. “Benim adım Defne.”
Kraliçe onu umursamadan “Adın bundan sonra Larissa.” dediği anda kızın siyah kıyafetinin sol göğüs kısmında beyaz harflerle Larissa ismi belirdi.
Bu sefer Dicle'ye baktı Kraliçe. “Senin adın ne?” dedi.
“Dicle.” dediği an Kraliçe ve Rowan'ın bakışları denk düştü. Kraliçe öksürüp “Senin adın da bundan sonra Lyra.” dedi. Aynı şekilde Dicle'nin de göğüs kısmında Lyra adı belirdi.
Hazal'a Victoria, yanındaki kumral kıza Sophia; Hazal'ın eski kocasına Orion adını verdi. Siyah hafif dalgalı saçlı uzun boylu erkeğe Felix; kızıl ve kıvırcık saçlı olan erkeğe ise Valerius adını verdi. Sıra sarı ve kumral arası saçlı, uzun boylu ve mavi gözlü erkeğe geldiğinde ise Valian adını koydu.
Açıkçası Valian aralarından en yakışıklısıydı. Hey, tamam. Bu şu an düşünmem gereken bir konu değil. Ne var yani yakışıklıysa? Bana neydi.
Kraliçe bu sefer tahtından ayağa kalktı ve yavaş adımlarla bize doğru yürüdü. Tam karşımda durdu. Ters bakışlarımın aksine o, yumuşak bakıyordu.
“Senin adın ne?”
“Bu sizi ilgilendirmez. Ayrıca benim adımı da değiştiremezsiniz.”
“Adın Nevra öyle değil mi?”
“Bu sizi ilgilendirmez.” diyerek tekrarladım.
Kraliçe derin bir nefes verdi. “Adında zorlandığım tek kişi sensin.” dedi gözlerimin içine bakarak.
“Sizi anlamakta en çok zorlanan kişi de benim galiba.” diyerek aynı sakinlikle cevap verdim.
“Adın...” dedi ellerini karnında birleştirerek. “Adın Anastasia Amara. Bundan sonraki adın bu. Anastasia, yeniden doğuş anlamı taşır. Bu diyara gelerek yeniden doğmuş gibi oldun. Amara ise... Sonsuzluk, ölümsüzlük ve ebedilik anlamlarını taşır. Bileğindeki sembolle uyumlu.” dedi ve tahtına geri oturdu.
Bu sırada siyah tişörtüme adım işlenmişti ama bakmamıştım. Kendi dünyamdan geldiğimde üzerimde siyah bir tişört yoktu, ve nasıl bu kıyafeti giydiğime dair bir bilgim de yoktu. Büyük ihtimalle kulübeden çıkarttıklarında bilincim kapalıyken değiştirmişlerdi.
Kral “Şimdilik bu kadar. Rowan ve diğerleri, kalacağınız evlere gidebilirsiniz. Rowan'ı takip etmeniz yeter.” dedi. Hepimiz Kral'ın söylediklerinden sonra odadan çıktık. Koridor boyunca Rowan'ı takip ettik.
En arkada ben vardım. Saray gerçekten saray gibi saraydı. Muhteşem bir güzelliğe sahipti. Tavan yüksekliği ölçülemeyecek kadar fazlaydı. Duvarlarda meşalelerle ışıklandırmalar yapılmıştı. Bazı duvarlarda resimler de vardı. Sarayın her yerinden farklı yere çıkan koridorları vardı.
Saraydan dışarı çıktığımızda gece vaktiydi. Garip olansa gökyüzünde tabak gibi dolunay olmasıydı. Madem burası başka bir evrendi ve kendi dünyamızda değildik, burada Ay'ın ne işi vardı? Sorgulamadım ve adımlarım diğerlerini takip etti.
Yan yana dizilmiş 2 katlı evlerin oraya geldiğimizde herkes kendi evine baktı. Evlerin bahçe kapısının önünde isimlerimiz yazıyordu. Böylece hangi ev, kimin olduğu belliydi.
Evlere girmeden önce Rowan hepimizi topladı ve “Şunu unutmayın. Her ne kadar sınavlarda birbirimizle rakip olsak da yeri geldiğinde beraber olacağız. Bazı sınavlar birliği de ister. Canınız uğruna bazı şeylerden vazgeçin ama canınız pahasına da birbirinizi koruyun.” dedi. Ardından “Yarın bir muhafız gelir ve size sarayı gezdirir. Odalarınızda sabah saatlerine yakın bir ses çalacak. O sesle beraber kalkın. Size yardım edecek peri kızları bulunuyor. Onlar size yardım edecektir. Şimdi ya birbirinizle tanışın ya da herkes kendi evine gitsin.” dedi.
“Sende bizden birisin, seninle de tanışacağız.” dedi Felix.
“Ben Rowan. Önceden Başmuhafızdım. Artık değilim. Bilmeniz gereken tek şey bu.”
“Olmaz.” dedi Sophia. “Birlik olacağımızı söylüyorsun ve kendini dışlıyorsun. İsterseniz hepiniz benim evde konuşalım, tanışalım. Sonra herkes kendi evine gider.”
Mecburen kabul ettiğimde Sophia'nın evine giriyordum. Ancak kapıdan girmeden Orion'un -Hazal'ın eski kocasının- arkadan Hazal'a “Hazal,” dediğini duydum.
Kapıdan içeri girdim ancak istemeyerek de olsa dinlemeye başladım.
“Adım Hazal değil, Victoria.”
“Konuşmamız gerek.”
“Değil konuşmak, benimle göz teması bile kurarsan seni gebertirim Orion! Ben eski güçsüz kız değilim. Gebertirim diyorsam, daha fazlasını yaparım. O yüzden ayağını denk al.” dediğinde şaşırmamak elde değildi.
Anlaşılan Hazal gerçekten gelişme göstermişti. Orion'a karşı böyle konuşması gurur veren bir şeydi. Fazla dikkat çekmemek amacıyla salona gittim. Ev, bizim dünyamızdaki gibi modern değildi. Buranın zamanı sanki birkaç yüzyıl gerideymiş gibiydi.
Koltuklardan birine oturduğumda arkamdan Hazal, diğer adıyla Victoria, ve Orion geldi. Hepimiz bir süre birbirimizle bakıştığımızda Sophia sessizliği böldü.
“Bence olduğumuz durum hâlâ alışılabilir değil. Ama bir şekilde gerçek tüm bunlar. Aramızdan birileri Kral ve Kraliçe olacak. Ve bence bu onur verici-”
Sözünü bitirmeden lafını kestim. “Onur verici mi?” Yalandan güldüm. “Halkın aç olduğunu Rowan da söyledi. Onlar açken biz keyif mi sürdüreceğiz?”
Sophia sakinlikle “Aramızdan kim tahta geçerse geçsin elbette halka yardım edecektir-” derken yine sözünü kestim.
“Hayır etmeyecek.” dedim çenemi dik tutarak. “Hepinizin gözlerini okuyabiliyorum, amacınız tahta geçmek ve diyarı yönetmek. Bana bakarsanız, halk umrunuzda bile değil.”
Rowan “Derdin halksa, Kral veya Kraliçe olmadan da onlara yardım edebilirsin. Bağış kurumları var.” dedi sakinlikle.
“Sence tek bir kişinin yardım etmesiyle halk ne kadar doyar?” diye sordum.
Rowan ağzını açıp bir şey diyecekken bu sefer Valian ondan önce konuştu. “Sadece tek bir kişinin yardım edeceğini nerden düşündün? Bu diyardan gitmek istediğini söyleyen sensin ama halka yardım etmek isteyen de sensin. Söylesene Amara, gitmek mi istiyorsun yoksa kalıp halka yardım etmek mi?”
Valian’ın gözlerindeki o sorgulayıcı bakışlar doğrudan ruhuma işliyordu. Sorusundaki netlik, salonun ortasına ağır bir taş gibi düştü. İmalıyla, psikolog kimliğimin ardına sığındığım o kararsızlığı tek bir hamlede yüzüme vurmuştu.
Derin bir nefes alarak sırtımı dikleştirdim. “Halka yardım etmek istemem, bu acımasız kurgunun bir parçası olmayı kabul ettiğim anlamına gelmez,” dedim sesimi soğukkanlı tutmaya çalışarak. “Ayrıca bana Amara deme. Benim adım Nevra.”
Valian hafifçe gülümsedi. Omuzlarını silkip rahat bir tavırla koltuğa yaslandı. “Artık değil. Gerdanında ne yazıyorsa buradaki adın odur, Anastasia Amara. Bu dünyanın kuralları böyle işler.”
Gerdanıma baktım. Demek adımız sadece kıyafetimizin üzerine değil, gerdanımıza da işleniyordu.
“Sizin kurallarınız beni bağlamaz!” diye çıkıştım.
Rowan araya girdi. Sesi, eski bir başmuhafıza yakışır şekilde mesafeli ve otoriterdi. “Aramızdaki bu çocukça tartışmalar hiçbirimizi bir yere götürmeyecek. İki gün sonra dersler başlıyor ve bu diyarda hayatta kalmak istiyorsanız birbirinizi kışkırtmayı bırakıp etrafınızda olup biteni anlamaya çalışın.”
“Seni anlamak da buna dahil mi?” diye sormadan edemedim. “20 yıl önce bizim dünyamızdan kazayla buraya geliyorsun ve birden Başmuhafızlığa yükseliyorsun. Ancak şimdi de bizimle aynı kefeye konuluyorsun. Bunu nasıl bu kadar kolay kabullenebildin?” dedim. Ne yapıp edip Rowan'ın o kaza dedikleri olayı bulmalıydım.
Rowan’ın çenesi kasıldı. Yeşil gözlerinde anlık bir fırtına koptu ama kendini çabuk toparladı. “Çünkü kabullenmemek bana seçme şansı vermiyor. Sana da vermediği gibi.”
Salondaki gerilim iyice tırmanırken Lyra (Dicle) koluma hafifçe dokundu. “Nevra... Yani Anastasia, lütfen. Bu gece yeterince şey yaşadık. Herkes çok gergin.”
Valerius ayağa kalktı, üzerindeki deri ceketi düzeltti. “Haklı. Konuşacak bir şey kalmadı. Sınav gününe kadar kimse kimsenin dostu da değil, düşmanı da. Ben evime gidiyorum.”
Onun ardından Orion ve Sophia da kalktı. Herkes tek tek çıkarken, Valian kapının önünde durup bana doğru döndü. Açık renkli gözlerinde çözülmesi zor bir ifade vardı. “Halka acıman güzel bir erdem Amara,” dedi alçak bir sesle. “Ama unutma, bu sınavlarda merhamet ilk öldüren şeydir.”
Cevap vermeme fırsat kalmadan dışarı çıktı. İçerde Felix ben, Dicle ve Hazal kaldığında dördümüzde ayaklandık. Sophia bizi geçirdiğinde kendi evlerimize doğru yürüdük.
Bahçe kapısında yazan Anastasia Amara yazısıyla bakıştığımda durdum ve soluklandım. Ardından kapıyı açmaya yelteniyordum ki kapı kendiliğinden açıldı. Bahçeye girdiğimde köşede ağacın altına yapılmış bir salıncak gördüm. Umursamadan evin içine girmeyi düşünüyordum ki salıncağın kendi kendine sallanmasıyla duraksadım.
Yavaş sallanmıyordu, hızlıydı ve sanki biri sallanıyormuş gibiydi. Ancak kimse görünmüyordu. “Kim var orada?” dedim gözlerimi salıncağa dikerek.
Salıncağın üzerinde bembeyaz, kanatları olan bir silüet belirdi. Bir peri kızını andırıyordu sanki. Gecenin karanlığında parlıyordu. Birden tam karşımda bitince sıçradım.
“Sen de kimsin?” dedim şaşkınlıkla ve hayranlıkla.
“Ben Peri Kızı. Adım Astra,” dedi neşeli ve melodik bir sesle. Etrafında altın rengi parıltılar süzülüyordu. “Kraliçemiz beni sizin hizmetinize verdi, Anastasia Amara. Bu evde kaldığınız süre boyunca ihtiyaçlarınızla ilgileneceğim ve saray kurallarını öğrenmenize yardım edeceğim.”
Gözlerimi kırpıştırıp bir adım geri çekildim. Zihnim bir psikolog olarak bu imkânsız görüntüyü mantıklı bir çerçeveye oturtmaya çalışsa da, tam karşımda havada süzülen bu kanatlı varlık bütün gerçeklik algımı darmadağın ediyordu.
“Astra...” diye fısıldadım, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. “Bana Amara deme. Ve... bana hizmet etmek zorunda değilsin. Sadece... kafayı yemediğimden emin olmama yardım etsen yeter.”
Astra gülümsedi. Küçük, narin ellerini göğsünde birleştirdi. “Kafayı yemediniz Anastasia. Bu diyar tamamen gerçek. Ve inanın bana, bu evdeki tek sıra dışı şey ben değilim.” Eliyle evin kapısını işaret etti. “İçeri girin lütfen. Gece rüzgarı burada zihni çabuk bulandırır.”
Derin bir nefes alarak ahşap kapıyı ittim. İçerisi loş, sıcak ve şaşırtıcı derecede huzurlu bir atmosfere sahipti. Duvarlardaki mumlar biz içeri girer girmez kendiliğinden yandı. Astra havada süzülerek önümden ilerledi ve bana üst kattaki yatak odasını gösterdi.
“İhtiyacınız olan her şey odanızda mevcut. Sabah şafak sökmeden önce uyandırılacaksınız. Şimdi dinlenmelisiniz,” dedi Astra ve minik bir parıltı kümesi bırakarak ortadan kayboldu.
Odanın ortasında durup derin bir soluk aldım. Duvarda boydan boya duran oymalı, ahşap çerçeveli aynanın karşısına geçtim. Siyah tişörtümün üzerindeki parlayan beyaz mühüre, Anastasia Amara yazısına baktım. Ardından sağ bileğimi kaldırıp o sonsuzluk sembolünü inceledim.
Aynadaki yansımama bakarak çenemi dikleştirdim. “Sen Nevra Özer’sin,” diye fısıldadım kendi sesimi duymak istercesine. “Bu oyuna gelmeyeceksin. Ne Kraliçe'ye boyun eğeceksin ne de bu diyarın kurallarına.”
Balkondan gelen serin rüzgar üşümeme neden oldu. Balkonun kapısını kapatmak için çıktığımda masmavi ve bir o kadar da siyah olan gökyüzünü gördüm. Dolunay hâlâ tepedeydi. Burada neden Ay'ın olduğunu sormalıydım.
Kapıyı kapatacağım esnada yan evdeki camdan yansıyan silüet dikkatimi çekti. Valian. Beyaz gömleğinin kollarını yukarı kaldırmış, yatağında oturuyordu. Bunalırcasına bir hali vardı. Gömleğinin yakalarını çekiştirdi ve en sonunda ayağa kalktı. Balkona çıktığında bakışlarımız kesişti.
“Ne oldu Amara, yoksa sende mi bunaldın? Ve çözüm olarak beni dikizlemeyi mi seçtin?”
Gözlerimi devirip dudaklarımı alaycı bir tavırla kıvırdım. “Seni dikizlemek mi? Kendini fazla önemsiyorsun Valian. Sadece kapıyı kapatmak için çıkmıştım, senin bu bunalmış hallerine denk geldim.”
Balkonun korkuluğuna doğru birkaç adım atıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Gece rüzgarı saçlarımı yüzüme savururken bakışlarımı ondan çekip tepemizde usulca parıldayan o devasa dolunaya diktim.
“Ayrıca bana Amara deme,” dedim, sesime karşı koyulmaz bir soğukluk yerleştirerek. “Ayrıca sorayım, sen de benimle aynı dünyadan gelmiyor musun? Gökyüzünde Ay’ın ne işi var, burası nasıl bir yer hiç mi sorgulamıyorsun? Yoksa bu kadar çabuk mu benimsedin bu saçmalığı?”
Valian alaycı bir şekilde güldü ama gözlerinde kendi içindeki o kafa karışıklığını ve ukala tavrının arkasındaki belirsizliği sezebiliyordum. Balkonun ahşap korkuluğuna yaslanıp başını hafifçe yana eğdi.
“Sorgulamak hiçbir şeyi değiştirmiyor Amara... Ben de dün kendi hayatımı yaşarken bir anda kendimi bu tuhaf gökyüzünün altında buldum. Ama sen hâlâ bir psikolog gibi mantıklı bir açıklama arıyorsun. Buranın mantığı yok, bunu ne kadar çabuk kabul edersen o kadar iyi.”
Dudaklarında beliren o sınır zorlayıcı gülümsemeyle bana doğru bir adım daha attı.
“İkimiz de hiçbir şey bilmiyoruz, evet. Ama ben en azından bildiğim tek şey üzerinden oynuyorum: Hayatta kalmak. İki gün sonra şafak vakti dersler başladığında o analiz eden zihnin seni korumaya yetmeyebilir.” dedi.
“Benim zihnimle ilgilenmek senin harcın değil,” dedim çenemi dikleştirerek. “Sen önce kendi bunalmış halinle gömleğinin yakalarını çekiştirmekten vazgeç. Sen de en az benim kadar neye uğradığını şaşırmış durumdasın.”
Valian’ın gözlerinde anlık bir şaşkınlık belirdi, vurulduğu yeri anlamıştı. Yine de çabuk toparlandı. “O zaman şafakta görüşürüz, küçük psikolog. Bakalım hangimiz bu bilinmezliğe daha iyi ayak uyduracak?”
Ona cevap vermeme fırsat tanımadan arkamı dönüp odama adım attım ve balkon kapısını sertçe kapattım. Başımı yastığa koyduğumda gözlerimi yumdum. Tam şu an rüyadan uyanmalıydım...
Tüm bunlar bir rüya değilse;
Nasıl çıkacaktım ben bu savaştan?
Kraliçe olarak mı, halka yardım edebilen biri mi yoksa ölü olarak mı?
Acı mı çekecek, yoksa acı mı çektirecektim?
Bölüm etkileşimi
