Bölümler 6Şu an: 1. Acı Çekeceksin Ya Da Acı Çektireceksin!
“Bırakın beni!” diyerek iki kolumdan tutan muhafızlardan kurtulmaya çalıştım. “Sizinle hiçbir yere gelmiyorum! Beni evime geri bırakın. Çek elini!”
Muhafızlar kolumdan tutarak beni koridor boyunca ilerletiyorlardı. Ne kadar çırpınsam da onlara karşı gelemiyordum. Benim buradan gitmem gerekiyordu, ben buraya ait değildim!
Başmuhafız kolumu daha da sıktı ve durdu. Gözlerimin içine bakarak “Birazdan Kraliçe Hazretlerinin huzuruna çıkacaksın ve tek kelam edersen senin kelleni alır. Bağırıp çağırmayacaksın, boynunu eğip kraliçe istemediği sürece konuşmayacaksın!”
“Bana emir veremezsin! Karşımda bir kraliçe de olsa boyun eğmem ben!” diyerek hızla kolumu ondan çektim ve koştum. Burası neresiydi, bilmiyordum ama muhafızlardan kurtulmalıydım.
Karşıma ne çıkacağını bilmeden ilerleyip koştum. Arkamdan iki muhafızın da geldiğini duyar gibi olunca daha hızlı koştum. Ancak enerjim tükenince yavaşlamaya başladım. Arkamdan muhafızlar geliyordu, bir şey yapmalıydım!
Sağ koridora döndüğümde karşıma muazzam büyüklükte bir kapı çıktı. Kapının iki yanında koruma amaçlı muhafızlar vardı. İçimden bir ses içeri girmemi söylüyordu. Başmuhafızın arkamdan “Nevra! Sakın o kapıdan içeri izinsiz girme!” sesini duyduğumda hızlı bir manevrayla kapıyı açtım ve içeri girdim.
Kendime şaşırmıştım, öyle ki kapının önündeki muhafızlar bile bana yetişememişti. İçeri girdiğimde şokla bakakaldım. Yan yana olan iki büyük tahtın birinde bir kadın diğerinde ise bir erkek oturuyordu. Kadının mor mücevherle kaplanmış elbisesi tüm ihtişamıyla duruyordu. Kafasındaki büyük mor tacının büyüklüğünün göze batmaması imkansızdı.
Yanındaki diğer tahta oturan erkek, üzerine buraya uygun bir kıyafet giymiş, kafasında ise fazla abartı olmayan altından yapılmış bir taç vardı.
Bunlar kral ve kraliçelerdi.
Karşılarında benim dünyamdan gelen 4 erkek; Dicle, Hazal ve 2 kız daha vardı. Dicle'yi görmemin sevinciyle gülümsedim. “Nevra!” dedi beni görünce. Benim yanıma koşup sarılacaktı ki kral ve kraliçenin karşısında olduğunu hatırlayınca durdu.
Tam bu sırada gelen muhafızlar yanımda durdu ve ellerini yumruk yapıp göğsüne koydular, ardından eğilerek selam verdiler.
“Kral ve Kraliçe Hazretleri, elimizden kaçtığı için yakalayamadık. Huzurunuza izinsiz girdiği için bağışlayın efendim.” dedi muhafız.
Kraliçe “Zamanla buranın kurallarını öğrenecektir elbet. Şimdilik bağışlıyoruz. Geç bakalım sende diğerlerinin yanına, söyleyeceklerimiz var.” dedi bana bakarak.
En ters bakışlarımı onlara sundum. “Kimseden emir alacak değilim. Beni ve arkadaşımı dünyama geri götürün.”
Kral hiddetle bağırarak “Bu ne cüret!” dedi. “Karşında Kral ve Kraliçe var senin. Nasıl konuşacağını bil!”
Çenemi dikleştirdim ve “Kral ve Kraliçe olabilirsiniz ama benim Kral ve Kraliçem değilsiniz. Ben, bu dünyaya ait olmadığım sürece sizin emirlerinize uyacak değilim!’
Kraliçe şiddetle ayağa kalktı ve hızlı adımlarla yanıma geldi. Tam karşımda durdu. Benim yaşlarımda gözüküyordu. “Bu diyara ait değilsin öyle mi?” dedi kaşlarını çatarak. Ben daha cevap vermeden bileğimden tuttu ve penceye doğru sürükledi.
“Bak!” dedi yüksek sesle. “Şu diyara bak. Sen tam olarak bu diyara aitsin!” Bileğimdeki elimi yukarı kaldırdı ve “Bu sembolü görüyor musun? Sence neden var bu sembol sende? Diğer herkesin sembolü yıldızken neden senin ki sonsuzluk işareti?”
Boş boş bakmakla yetindim. Sembolün benim için bir önemi yoktu, ben evime gitmek istiyordum.
“Peki biliyor musun bu sembolün anlamını?” dedi, bileğimdeki elleri daha da sıkılaştı. Başımı iki yana salladım.
“Ya sonsuza kadar acı çekeceksin ya da acı çektireceksin.” dedi kısık sesle. “Bunu senin yapacakların belirleyecek.”
∞★∞
(Birkaç gün öncesi...)
Sonbaharın serin geçen gecelerinden biriydi. Yarınki randevulara bakarken karnımın acıktığını hissettim. Odamdan çıktım ve salona gittim. Koltukta uzanmış, film izleyen Dicle'ye baktım.
“Dicle.”
“Hmm?”
“Ben açıktım. Kendime tost yapacağım sende ister misin?” diye sordum.
“Daha 1 saat önce yemedin mi sen? Neyse, ben yemeyeceğim. Sana afiyet olsun.”
“Peki.”
Mutfağa gittiğimde tost makinasını çıkardım. Prize taktım ve bu sırada dolaptan sucuk ve kaşarı çıkardım. Sucukları kestiğimde tost ekmeğinin içine malzemeleri koydum ve tost makinesine bastırdım. Balkondan dışarıya baktım.
Hava serin ve rüzgarlıydı. Tam dışarı çıkıp bir bankta oturup müzik dinleyerek rahatlamalık bir havaydı. Şu sıralar içimdeki huzursuzluğu uzaklaştırabilecek bir şey varsa o da müzikti. İnsan psikolojisine müziğin iyi geldiğini söylerler. Peki ben bunu nerden mi biliyorum?
Çünkü ben psikolog Nevra Özer.
27 yaşında ve bekar bir kadınım.
Ev arkadaşım Dicle Soylu, bir öğretmen.
Üniversiteden sonra beraber yaşamaya karar verdik.
Bir ailem yok. Yani en azından benim kabul edeceğim bir ailem yok.
Tostumu alıp salona geçtiğimde Dicle'nin izlediği filmi bende izlemeye başladım. Frankenstein'dı filmin adı. Sanırım bu filmin kitabı da olmalıydı. Tostumu bitirdiğimde “Ben dışarı parka gidiyorum, biraz müzik dinleyeceğim.” dedim.
“Bu soğukta dışarı mı çıkıyorsun sen? Üstelik gece vakti.” dedi Dicle battaniyesine daha çok sarılarak.
“Merak etme, sağ bir şekilde eve geri döneceğim” dedim ve odam gittim. Üsteme beyaz bir kazak, altıma siyah bir pantolon giydim. Beyaz bir manto daha üzerime geçirdiğimde kablosuz kulaklığımı aldım ve asansöre bindim.
Ben telefondan müzik seçerken binadan çıktım. Park, bulunduğumuz sitenin hemen yanındaydı zaten. Etrafta kimse yoktu. Bu soğukta kimse çocuğunu dışarı çıkarmazdı zaten.
Çardaklardan birine oturdum ve müziği açtım. Billie Eilish'ın Wildflower şarkısını açmıştım. Billie Eilish'ın şarkıları kesinlikle huzur ve mutluluk veren şarkılardı.
Gözlerimi kapattım ve derin nefesler alarak müzik eşliğinde düşüncelere daldım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama gelen bağırış sesleriyle gözlerimi açtım. Parkın ortasında kavga eden garip giyinimli kişiler vardı.
Kulaklığımda ki müziği durdurdum ve kulaklığı çıkardım. Gözlerimi onlara diktim. 5 kişilerdi. Dördü, kumral kıvırcık saçlıya bütün hakaretleri ediyorlardı.
Konuşmalarından hangi konudan kavga ettiklerini anlamıyordum. Değişik cümleler söylüyorlardı. Aralarından biri kızdı galiba.
“Mal mısın sen? Ne diye o portalı açıyorsun? Bu portalı izinsiz açmanın bedellerini bilmiyor musun? Madem yaptın bir halt, neden bizi bu işe bulaştırdın?” dedi aralarından biri.
“İzinsiz açmadım. Kraliçenin emriydi. Artık zamanın geldiğini söyledi. Portalı açmayı bana görevlendirdi. Güvendiğin ve sana yardım edebilecek kişileri seç ve git, dedi. Bende sizi seçtim.”
Kraliçe? Kral?
Neyden bahsediyorlardı bunlar?
“Lan güvene güvene bize mi güvendin? Daha kıdemli muhafızlar vardı, gitseydin onları seçseydin.” dedi kadın olan.
“Ulan zeka küpü!” diye bağırdı aralarındaki en kalıplı olan esmer adam. Kıvırcık saçlının yakasından tutup onu çardakların tahta direğine doğru sertçe savurdu. “Portalı bir krallık meydanına, gizli bir vadiye veya en azından düzgün bir yere açmak çok mu zordu? Şu etraftaki tuhaf ışıklara, devasa beton kutulara bak! Bizi nereye getirdin sen?”
Kıvırcık saçlı genç, sırtı tahtaya çarpınca acıyla inledi ama dik durmaya çalıştı. “Kraliçe bana ne dediyse onu yaptım! 'Seçilmişleri bulabileceğin en uygun zaman ve mekâna portal aç' dedi. Mekânı ben ayarlamadım, büyünün yönlendirdiği yere geldik!”
Gruptaki tek kadın olanı hırsla öne atıldı. Elindeki deri eldiveni hırsla adamın göğsüne vurarak, “Bizi bu garip kıyafetlerle, bilmediğimiz bir diyarda maskara ettin!” diye gürledi. “Saraydaki diğer muhafızlar duysa yüzümüze tükürür! Sırf o görevi sana verdiler diye başımıza lider kesildin ama ilk adımdan patladın!”
“Sakin olun diyorum size!” diye çırpındı kıvırcık saçlı. “Büyü burayı işaret ettiyse bir sebebi vardır!”
“Sebebini şimdi senin çeneni kırınca göreceksin!” dedi gruptan bir diğeri. Esmer adam kıvırcığın yakasını daha da sıktı, diğer iki erkek de etrafını sarıp yumruklarını sıktı. Olay artık sözlü kavgadan çıkıp adamı linç etme raddeye gelmişti. Esmer adam tam yumruğunu kaldırıp kıvırcığın suratına geçirmek üzereydi ki...
Gördüklerim karşısında şaşkınlığı bir kenara bırakmam gerekiyordu. Dört kişi tek bir adama acımasızca saldırmak üzereydi. İş kontrolden çıkıyordu. Psikoloji eğitimim ve mesleğim bana kriz anlarında soğukkanlı kalmayı öğretmişti; birilerinin gözümün önünde dayak yemesine seyirci kalacak değildim.
Mantonun önünü ilikleyip oturduğum banktan hızla kalktım.
“Yeter! Durun hemen!” diye bağırdı sesim gecenin sessizliğinde yankılanarak.
Adımlarımı doğrudan o garip gruba doğru attım. Gecenin karanlığında, üzerlerindeki deri işlemeli zırhlar ve tuhaf pelerinlerle adeta bir tiyatro oyunundan veya akıl hastanesinden kaçmış gibi duruyorlardı.
Bana doğru dönen dört çift öfkeli ve şaşkın gözle karşılaştım. Yakası tutulan genç adam ise derin bir nefes alarak bana baktı.
“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” dedim, aralarına girip kıvırcık saçlı gençle aralarında barikat oluşturarak. “Dört kişi bir kişiye saldırmak hangi akla hizmet? Kimsiniz siz, derdiniz ne?”
Kadın olanı beni baştan aşağı süzdü. “Bu da kim böyle? Bu garip giyimli kadın nereden çıktı?”
“İster garip giyimli deyin ister demeyin,” dedim çenemi dikleştirerek. “Ciddi bir öfke kontrol sorununuz olduğu çok açık. Şiddet uygulayarak hiçbir sorunu çözemezsiniz. Sakin olun ve elinizi o adamın yakasından çekin!”
Esmer adam kaşlarını çatarak, “Sen bizim işimize karışma kadın, bu adam bizi mahvetti,” diye mırıldandı ama şaşkınlıktan yumruğunu indirdi.
Tam o sırada arkamdan gelen hızlı ayak seslerini duydum. Dicle, üzerindeki kalın hırkaya sarınmış, nefes nefese parka koşuyordu. “Nevra! Sesleri duydum, iyi misin-”
Dicle olduğu yerde çakılı kaldı. Bakışları gruptaki tuhaf kıyafetli kişilere kaydı. “Nevra... Bunlar da kim? Tiyatro kulübü falan mı?”
Bende anlamıyordum ki anlatsam!
Tam onlara bir şey diyecektim ki aralarında kadın olan “Salak mıyız biz? Madem Kraliçe böyle emretti, sorgulamadan yerine getirmeliyiz. Ne görev verirse canımız pahasına yapacağımıza yemin etmedik mi? Kendinize gelin, ve seçilmiş kişileri bulup gidelim buradan.” dedi.
Dayak yiyen genç adam “Sonunda biriniz anlayabildi. Başmuhafızınıza nasıl el kaldırırsınız? Gittiğimizde bunun cezasını alacaksınız!” dedi.
“Bağıra bağıra muhafız falan demeyin!” dedi kadın. Ardından fısıltıyla onlara yaklaşarak bir şeyler söyledi.
Esmer adam “Bizim kusurumuza bakmayın. Bazen öyle arada kavga ederiz. Hemen şimdi gidiyoruz, bir daha da karşınıza çıkmayız.” dedi.
Hızlı adımlarla uzaklaşırken kadının bize baktığını ve gözlerinin bileklerimize kaydığını gördüm. Yanında ki 'başmuhafız' dedikleri kişiye “Seçilmiş kişilerin izleri bileklerinde mi oluyordu?” diye sorduğunu duydum.
Yanındaki evet anlamında başını salladığında kadının bakışları tekrar bize döndü. Bir şeyden emin olmak istermişcesine baktı. Ama emin olamadan önüne baktı ve uzaklaştılar...
Dicle “Bu kişilerin uzaydan gelmiş olma ihtimali kaç?” diye sordu. Ona baktım. “Emin değilim. Başka ülkeden desem, dilleri farklı olurdu. Hiçbir şey anlamadım...”
“Kıyafetleri orjinal miydi?”
“Dicle, Allah aşkına sus. Gel eve gidelim. Kafamı dinlemek için gittiğim yerde başıma gelenlere bak...” diye söylendim ve Dicle'nin koluna girerek binaya doğru yürüdüm...
∞★∞
(Ertesi Gün...)
Herkesin bir dönüm noktası olan bu hayatta, benim de dönüm noktam bugündü. Daha önceden de yaptığım gibi randevu saatinin gelmesini beklerken odamda sandalyemde oturmuş kitbımı okuyordum. Taa ki kapım birden açılana kadar...
İçeriye benden 4 yaş küçük, daha önceden benden terapi almış olan Hazal girdi. Şaşkınlıkla Hazal'a bakarken randevu listesine baktım. Bugün Hazal ile randevum yoktu.
“Hazal?” dedim ona bakarak. “Bugün randevumuz yoktu. Bir sorun mu var?” dediğimde hızla kapıyı kapattı.
“Nerva Abla, sana söylemem gereken bir şey var.” Hazal, 2 yıl önce birine kaçarak evlenmiş ve ailesinden uzakta kocasıyla yaşayan biriymiş. Ancak kocası sandığı gibi güvenildiği gibi biri çıkmamış ve ona şiddet uygulamaya başlamış. 1 yıl boyunca onun esirinde olan Hazal, bir şekilde ailesine ulaşmış ve kaçmış.
Kocasından boşanmasına, ve kocasının hapse girmesinden bile rahatlayamayan Hazal bir süre benden tedavi görüyordu.
“Tabii ki söyleyebilirsin. Bir şey mi oldu?” dedim.
“Ben sanırım delirdim.”
“Nasıl yani?” dedim kaşlarımı çatarak.
“Bu sabah 5 kişilik bir grup çıktı karşıma. Garip giyimli ve kuşamlıydılar. Parka yürüyüşe çıkmıştım ve birden önümü kestiler. Biri bir şeyler söyledi ve gözlerim kapandı. Uyandığımda depo gibi bir yerdeydim. Beni başka bir diyara götüreceklerini, bileğimdeki bu yıldız sembolünden seçilmiş kişi olduğumu söylediler. Ordan bir şekilde kaçtım ve buraya geldim. Beni takip etmiş olabilirler, bilmiyorum. Ben delirdim mi? Hepsi bu zihnimin saçma oyunlarından falan mı?” Dün o parktaki kadının söylediği söz geldi aklıma...
Seçilmiş kişilerin izleri bileklerinde mi oluyordu?
Hemen ayağa kalktım ve bileğine baktım.
Tam olarak bu sembol.
★
Karşına çıkan grubun dün gördüğüm grup olup olmadıklarını düşünürken kapım tekrar şiddetle açıldı. Bu sefer gördüklerimle nutkum tutuldu. Olduğum yere çakılıp kaldım.
Evet, bu kendilerine 'muhafız' dedikleri kişilerdi...
Bölüm etkileşimi
