Bölümler 6Şu an: 2. Başka Bir Evrende
Hangi durumlarda nasıl sakin kalacağını bilen en iyi kişi psikologlardır. Ancak ben hiç sakin değildim. Korku ve panik tüm vücuduma yayılmıştı ve rahatlayamıyordum. Nedeni ise hâlâ karşımda olan o değişik grubun olmasıydı. Sakin kalmalı ve olayı çözmeliydim ama yapamıyordum.
Hissediyordum.
Bu grup benim hayatımı tamamen değiştirecekti. Öyle bir dönüm noktası yapacaklardı ki hayatım tamamen sarsılacak, bambaşka bir hayata tutunacaktım.
Kapımın dibinde olan 'değişik' gruba göz gezdirdim. Dünkü hallerinden pek bir farkı yoktu. Aynı giyim ve kuşamlıydılar.
Sanki...
Sanki bir muhafız kıyafeti gibi...
“Ne işiniz var burada?” diyebildim. Hazal, arkama geçmiş korkak bakışlarla onlara bakıyordu. “Gerçi dün geceki halleriniz ve laflarınızdan sonra bence de tedavi olmalısınız.” dedim.
“Ne diyor bu kadın?” dedi iri yapılı olan.
“Buraya neden geldiğinizi soruyorum.” dedim çenemi dik tutarak. Hızlı atan kalbimi o an söküp atmak istedim.
Dayak yiyen “Arkandaki o kadınla görüşmemiz gerek.” dedi. Emredersin paşam! Ya da başmuhafız mı demeliyim?
“Neden? Bence hazır buraya gelmişken tedavi olmalısınız. Dün o bahsettiğiniz 'muhafız, kral, kraliçe' saçmalıkları sizin kafayı üşüttüğünüzün göstergesi.”
Kadın olan “Arkadaki ile özel bir meselemiz var. Onun bizimle gelmesi gerek. Yoksa ölebilir.” dediğinde buz kestim.
Ölebilir?
“Ne saçmalıyorsunuz siz? Eğer buradan gitmezseniz güvenlik çağıracağım. Hazal'ın sizinle hiçbir bağlantısı yok. Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen gidin ve bir daha karşıma çıkmayın.”
İlk birkaç saniye sadece bana ve Hazal'a baktılar. Kadın olan dayak yiyene bir şeyler fısıldadı. Ardından hepsinin bakışları bana, bileğime kaydı.
“Sizce olabilir mi?” dedi kadın olan.
“Ama onun ki sonsuzluk işareti, yıldız değil ki. Yıldız olanlar seçilmiş olanlardır.” dedi başka biri.
“Kraliçeyle irtibat kurup bunu sormalıyız. Cevap geldiğinde ona göre hareket ederiz. Aron,” dedi dayak yiyen ve fısıltıyla bir şeyler söyledi. Aron dediği iri yapılı olan esmer adamdı. Bakışları Hazal'a kaydı ve onaylarcasına başını salladı.
Kadın olan “Kusura bakmayın. Bir daha karşınıza çıkıp çıkmayacağımıza dair söz veremem. Ancak ilerde her şeyi öğreneceksiniz. Tek bir gerçek var ki, çok az kaldığı.” dedi. Ardından hepsi odamdan çıkıp gittiler.
Hazal bana bakıp “Doktor, benimle beraber siz de delirmiş olabilir misiniz?” dedi. Ona baktım ve koltuğa oturmasını işaret ettim.
“İnan bilmiyorum Hazal. Ama içimden hiç iyi şeyler geçmiyor.” dedim. “Kahve ister misin?”
“Yok sağol Nevra abla. Ben gideyim. Yani umarım onlar tekrar karşıma çıkmadan sağ sağlim eve varırım.”
“Bir sorun olduğunda polisi ara. Onlar bana hiç güven veren tipler gibi gelmedi. Dün gece bende onlarla karşılaştım. Kavga ediyorlardı ve garip sözler söylüyorlardı.” İç geçirdim. “Umarım kötü bir şeyin peşinde değillerdir...”
“Umarım...” diye mırıldandı Hazal. “Ben gideyim artık, senin de randevu saatin gelmiştir Nevra abla. Kolay gelsin.” deyip kapıya yöneldi.
Çıkmadan “Hazal,” diye seslendim. “Dikkat et. Bunu ciddi anlamda söylüyorum. Çok dikkatli ol. Ayrıca... Bence artık eskisinden daha iyisin hı?”
Hazal gülümsedi ve onaylarcasına başını salladı. Ardından odadan çıktı. Ellerimle yüzümü ovuşturdum ve camdan dışarı baktım. Düşündüm... Kimdi onlar? Yıldız, sonsuzluk işareti? Bileğime baktım. Tıpkı sonsuzluk sembolü gibi bir doğum lekem vardı. Buna çok kafa yormazdım ki zaten çok belli olmuyordu.
Neler oluyordu şu dünyada?
Kimdi onlar?
Nerden geliyorlardı?
Ne sembolünden bahsediyorlardı?
Seçilmiş kişiler kimdi, ne oluyordu?
Her şeyin film olduğu bir evrende miydim?
Yoksa hepsi saçma bir rüya mıydı?
∞★∞
Sabahı bir sürü soru işaretleriyle bırakıp hastalarımla ilgilenmiştim. Bazıların sorunları beni gerçekten üzüyordu. Elimden geldiğinde yardım ediyor ve onları mutlu etmeye çalışıyordum.
Eve dönüş yolundaydım. Yoğun bir trafik vardı. Uzun bir süre yolda ilerledikten sonra otoparka girip arabayı park ettim. Otopark sessizdi. Normalde sitede çalışan bazı kişiler benimle aynı saatte burada arabayı park ederlerdi.
Garipti.
Sessizlik olduğundan fazla garipti.
Hızlı adımlarla asansörün önüne gidip asansörü çağırdım. Asansöre bindiğimde peşimden biri daha geldi. Siyah kapşonundan yüzünü göremiyordum. Bakışları yerde olduğundan kim olduğunu anlamam zordu. 5. Kata bastım.
5. Katta durduğunda kapı açılmak üzereydi ki siyah kapşonlu olan kapıyı kapatan düğmeye bastı. Kapı kapandı. “Açar mısınız kapıyı, ben bu katta ineceğim.” demek zorunda kaldım.
Bana baktı. Açık kahverengi gözleri bir yerden tanıdıktı. Asansörün ışıkları kapandı. Bana yaklaştığını hissettim. Derken hızla asansör aşağı indi. Çığlık atarak yere düştüm. Siyah kapşonlu eliyle sıkıca ağzımı kapattı.
“Veda et bu dünyaya psikolog...” dedi tanıdık kadın sesi. Gözlerimi büyüterek çığlık atmaya çalıştım ama ağzımdaki eli buna engel oldu. Çırpındım, ondan kurtulmaya çalıştım ama bir anda tüm bedenim kitlendi. Hareket edemedim.
Simsiyah karanlığın içinde bana bakan açık kahverengi gözler vardı sadece. Tuhaf olan bana acı çektirmek istercesine bakmıyordu. Sanki mecburmuş gibi.
Bu oydu.
O 'değişik' gruptan kadın olandı.
Elini bileğime götürdü ve sonsuzluk işareti olan yere dokundu. Bir şeyler fısıldadı. Konuşmak için ağzımı açtığımda konuşamadığımı fark ettim. Bir şey tüm bedenimi ele geçirmişti.
Tepki vermeye çalıştığımda gözlerim yavaşça kapanmaya başladı. “Elveda bana bu hayatı veren dünyaya.” diye içimden geçirdim ve yavaşça gözlerimi kapattım. Bilincim tamamen kapandığında artık karşımda bir çift kahverengi göz bile yoktu...
∞★∞
Göz kapaklarımın üzerindeki kurşun gibi ağırlık, bilincim yerine gelmeye başladığında bile yüzeye çıkmamı engelliyordu. Şakaklarımdan boynuma doğru yayılan zonklama, asansörün o klostrofobik karanlığında bedenimi ele geçiren tuhaf, uyuşturucu hissin bakiyesiydi. Akciğerlerime doldurduğum ilk nefes, hastane kokan steril havayı değil; nemli toprak, küf ve keskin bir at teri kokusunu genzime doldurdu.
Ağır ağır gözlerimi araladığımda, dünyam salınan ahşap tahtaların çıkardığı gıcırtılarla sarsılıyordu.
Sert, ıslak ve kıymıklı bir zeminde yatıyordum. Üzerimdeki beyaz mantom, ıslak saman zerreleri ve çamur lekeleriyle kirlenmişti. Sırtımda beliren sert sarsıntıyla hafifçe inleyerek doğrulmaya çalıştım. Başım dönüyordu. Zihnim bir psikoloğun analitik soğukkanlılığıyla duruma el koymaya çalışsa da, bedensel duyumlarım gerçekliğin kırıldığını bas bas bağırıyordu.
Tam karşımdaki ahşap oturakta siluetini seçtiğim bedenle irkildim.
Üzerinde dün gece parkta gördüklerime benzer, koyu deri kemerlerle desteklenmiş, omuzlarında gümüş kakmalı çelik korumalar olan bir muhafız oturuyordu. Beni kaçıran kadından veya parktaki o kıvırcık saçlı gençten farklıydı; yüzünde derin bir yara izi taşıyan, sakallı, yabancı bir adamdı. Elleri dizlerinin üzerinde, kınından çıkarılmamış kılıcının kabzasına yaslanmış halde duruyordu. Bakışları, kafesteki bir hayvanı izleyen bakıcının hissizliğiyle üzerimde gezindi.
“Ne-nerdeyim ben?” diye fısıldadığımda hissizlikle bana baktı. “Konuşsana! Nerdeyim ben? Nereye getirdiniz beni?” deyip hızla ayağa kalktığımda karşımdaki kişi beni tekrar geri oturttu.
Sakin kalıp olayları çözmeliydim. En son bir asansördeydim. Ordaki kadın bana bir şey yapmıştı ve gözlerimi burda açmıştım. Şu an bir at arabasının içinde olmalıydım.
At arabası mı?
Nerde olduğumuzdan emin olmak için dışarı baktığımda gördüklerimle kaskatı kesildim. Ağaçların yaprakları bizim bildiğimiz yeşil veya sarı değil; morumsu, karanlık bir gölgeye sahipti. Gökyüzü, ne geceye ne de gündüze ait olan tuhaf, lila rengi bir alacakaranlıkla kaplıydı. Rüzgar estikçe, yaprakların arasından fısıltıyı andıran garip bir ses yayılıyordu. Bu bir rüya, bir simülasyon ya da maddelerin sebep olduğu bir illüzyon olamazdı. Duyu organlarımın bana ilettiği her veri—soğuk, koku, kemiklerime işleyen titreşim—korkunç derecede gerçekti.
Araba birkaç dakika sonra yavaşladı. Çakıllı bir zeminde ilerlediğimizi belirten çatırtı sesleri arttı. Dışarıdan bağırışlar, kişneyen atların sesleri ve zincir şakırtıları gelmeye başladı.
Araba tamamen durduğunda, kafileyi getiren sürücü dışarıdan ahşap sürgüyü çekti. Gün ışığıyla alacakaranlık arasında gidip gelen o tuhaf parlaklık gözlerimi kamaştırdı. Karşımdaki muhafız ayağa kalktı, sert bir hareketle kolumdan tutup beni arabanın arkasına doğru sürükledi.
"İn," dedi emredici bir tonla.
Ters bakışlarla ona baktım. Ancak o da bana ters ters bakınca arabadan indim. Gözlerim etrafı taramaya başladığı an, içinde bulunduğum durumun ciddiyeti tokat gibi yüzüme çarpmıştı.
Küçük, ahşaptan yapılmış bir kulübenin önündeydik. Çok eskiden kalmış evlere benziyordu. Ve biz tek değildik.
Hemen arkamızda ve yanımızda dizilmiş tam 9 at arabası daha duruyordu. Arabaların kapakları birer birer açılıyor, içlerinden neye uğradığını şaşırmış, korku içinde çevreye bakan insanlar indiriliyordu.
Gözlerim panikle grubun üzerinde gezindi. Toplamda biz hariç 8 kişi daha vardı orada: Dört erkek, Hazal, iki yabancı genç kız ve...
"Dicle!"
Dicle'yi gördüğüm an göğsüm sıkılaştı. Üzerindeki sarı hırkası çamur içinde kalmış, saçları dağılmıştı. “Dicle! İyi misin?” Ona doğru bir adım attığımda muhafız önüme çıktı ve “Kulübeye geçmeniz emroldu.” dedi.
“Onu nereye götüreceksiniz?!” diye bağırışıma engel olamadım.
“Hepiniz kulübede gerekli bilgiyi alıp Kral ve Kraliçe'nin huzuruna çıkacaksınız. O vakte kadar bir terslik yapmayın. Hadi, içeri!” diyen dayak yiyen başmuhafızdı.
Bir şekilde Dicle ve Hazal'ı burdan çıkarıp kaçırmalıydım. Adımlarım kulübeye gittiğinde arkamda muhafız da geliyordu.
Kulübe dışarıdan küçük görünse de içerisi daha büyüktü. Ancak eskiydi. Adım attığımda ahşap zemin gıcırdıyordu. Dibimde ki muhafız, koltuğa oturmamı işaret etti. Ne kadar istemesem de oturdum.
Koltuk bile rahatsız ediciydi. Ya da buraya kötü gözle baktığım için her şey kötü geliyordu. Diğerleri de oturduğunda kadın muhafız bir sandalyeye oturdu ve bize baktı. Herkesin yanında bir muhafız vardı.
“Nerde olduğumuzu söyleyecek misiniz artık?” diyen siyah saçlı bir erkekti. Hazal'a olan bakışlarını fark ettim. Hazal ile bakışları kesiştiğinde Hazal, bana baktı. Ne olduğunu kestiremiyordum ama Hazal'ın bana söylemek istediği bir şey var gibiydi.
Kadın muhafız “Aranızda burda olmak istemeyenler var ancak artık buradan başka bir yere gidemezsiniz. Burası farklı bir dünya, bambaşka bir evren. Sizin dünyanıza benzemez. Burayı yöneten bir Kral ve Kraliçe vardır. 999. yılındalar ve 1 yıl sonra yerlerine Kral ve Kraliçe adaylarından kazananlar geçecek. Ve o adaylar da... Sizlersiniz.” dedi.
Dicle “Nerden biliyorsunuz? Kafanıza göre bizi alıp buraya getiremezsiniz. Bizi geri götürün!” dedi.
“Kafamıza göre seçmiyoruz.” dedi iri yapılı olan muhafız. Adı Aron'du galiba. “Bileğinizde olan yıldız sembolü adayları gösterir. 5 kız ve 5 erkekte bulunur bu sembol. Tek bir kişi hariç... Şu kızın bileğinde sonsuzluk sembolü var.” dedi beni göstererek.
“Peki sonsuzluk sembolü olursa ne olur?” dedi kızlardan biri.
“Bunu ancak Kraliçe hazretleri bilebilir. Şu anlık bilmeniz gereken, aranızdan bir kız ve bir erkek ileride Kral ve Kraliçe olacak. Bunun için savaşacak ve birbirinizle rakipleşeceksiniz. Burada karşılaşacağınız canlılara karşı savunmayı öğreneceksiniz. Kendi dünyanızı unutacaksınız. Çünkü siz buraya aitsiniz. Oraya değil.” dedi başmuhafız.
Bunlar tamamen bir saçmalıktı! 1000 yıl boyunca ülkeyi yönetiyormuş da, başka bir evrenmiş de burası! Sanırım saçma bir rüyanın içindeydim. Başka bir açıklaması olamazdı.
Erkeklerden biri “Peki neden 4 erkek var? 5 erkek olduğunu söylemiştiniz.” dedi.
Başmuhafız “Evet, 5 erkek olacaktı ancak Kral bu sefer sadece 4 erkeği getirmemizi istedi. Birazdan Kral ve Kraliçe hazretlerinin huzuruna çıkacaksınız. Onların karşısında istediğiniz gibi davranamazsınız-” diyordu ki Hazal'la bakışan erkek lafını kesti.
“Kral ve Kraliçe olamayan adaylara ne oluyor?” dedi. Bunu dediği an hepsi sessizleşti. Kadın muhafız sorusunu yanıtladı.
“Kimisi ölür, yaşayanlar da ya muhafız olur ya da sarayda etkin kişilerden biri olur. En kötüsü ise... Halktan biri olur.”
“Halktan biri olmasında ki kötülük ne?” dedi Dicle.
“Halkın çoğu fakirdir. Üstelik yaşadıkları köylerde yırtıcı canlılar tarafından kurban da gidebiliyorlar. Eğer zengin olanlardan olursanız daha güvenli yerlerde yaşamış olursunuz.”
“Bu saçmalık!” diyemeden edemedim. “Ben bu saçma dünyanın içinde olmak istemiyorum. Kral ve Kraliçe olacak ama halk yoksullukla geçinecek öyle mi? Siz muhafızlar, hep Kral ve Kraliçe'nin emrindesiniz. Bu ne kadar hoşnut bir durum sizce? Kendi özgürlüğünüz bile yok! Bambaşka bir evrende olduğumuzu söylüyorsunuz, bunu nasıl normal karşılayabiliriz?”
“Kimsenin itiraz etme hakkı yok psikolog. İtiraz ettiğin an canından olursun.” dedi kadın muhafız.
Sinirle ellerimi saçlarıma geçirdim ve derin bir nefes verdim. Rahatlamalı ve mantıklı bir çözüm bulmalıydım. Ellerim yüzümdeyken yanımdaki Hazal fısıldadı.
“Nevra abla...” Yandan ona baktım. “Şu bana bakan adam...” dedi kısık sesle. “O-o adam benim eski kocam.” dediğinde bakışlarımı hızla o adama çektim.
Hiçbir yere bakmadan sadece Hazal'a bakıyordu. Gözlerinden ne hissettiğini anlamak zordu. Sadece bakıyordu.
Hissediyorum...
Bu evrende başımıza hiç iyi şeyler gelmeyeceğini hissediyordum...
Bölüm etkileşimi
