Sonsuza Kadar ∞ kitap kapağı

4. bölüm / 6

4. Büyü

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4. Büyü

Gözlerimi rahatsız eden gün ışığıyla gözlerimi yavaşça açtım. Sıcak bir yatağın içindeydim. Daha da doğrusu artık benim olan odamın içindeydim. Gün doğmuştu ancak kaç saat geçtiğini bilmiyordum. Garip bir şekilde burada olduğumun gerçeğini kabulleniyordum.

Şöyle bir düşündüğümde;
Benim o dünyada Dicle hariç kimsem yoktu.
Beni özleyen veya beni merak eden bir ailem yoktu.
Oraya gitsem bile mesleğim hariç hiçbir şey beni mutlu etmeyecekti.
Yalnızlıkla ölecektim belki de...

Ama bu evrene baktığımda;
Dicle, Hazal arkadaşlarım yanımda.
Onları korumam gerek.
Halkı kurtarmam gerek.
Bu diyarın kaderini değiştirmem gerek.
Kral ve Kraliçeye karşı yenmem gerek.

Ve bunların hepsini sadece benim yapmam gerek. Sadece benim. Madem ki bu evrendeyim o zaman bende buranın oyununu bozacağım!

Yavaşca yatağımdan doğrulduğumda ayağa kalktım. Odanın başka bir yere çıkan bir kapısı vardı. Banyo olmalıydı. Kapıyı açtım ve taştan yapılmış lavaboda elimi yüzümü yıkadım. Odama geri girdim ve gardırobun kapağını açtığımda, karşılaştığım kıyafetler buranın ne kadar sert ve kuralcı bir yer olduğunu ilk bakışta özetliyordu. Klasik, zarif elbiseler yerine sanki her an bir savaşa veya hayatta kalma sınavına çıkacakmışım gibi tasarlanmış kıyafetler asılıydı.

İçlerinden koyu gri, esnek kumaştan dikilmiş, beli kemerli, hareket etmeyi kolaylaştıran bir pantolon ve üzerine giyilebilecek siyah, boğazlı, vücudu saran dar bir tunik seçtim. Altına ise bileklerimi sıkıca kavrayan, sağlam deri çizmelerimi geçirdim. Kumaşlar ne kadar sade görünse de dokunduğunuzda kaliteli ve dayanıklı olduğu anlaşılıyordu.

Üzerimdekileri düzelttikten sonra aynanın karşısına geçip saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yaptım. Artık o şaşkın ve ne yapacağını bilmeyen kadın değildi. Buraya ayak uydurmak için değil, burayı kendi kurallarıma göre şekillendirmek için hazırdım.

Tam o sırada kapım hafifçe tıkırdatıldı ve peri kızı Astra’nın kızgın sesi dışarıdan duyuldu: “Anastasia! Hâlâ uyanmadınız mı? Saat kaç oldu, daha fazla uyursanız Kraliçe tarafından cezaya çarptırılacaksınız.” dedi ve içeri girdi.

Beni giyinmiş bir halde görünce “Ah efendim, giyinmiş miydiniz? Muhafızınız sizi sarayı gezdirecek-”

“Bana 'efendim' diye hitap etmene gerek yok Astra. Ben kimsenin efendisi değilim. Sanki kölemmiş gibi böyle hitap etme.” dedim sakinlikle.

“Anastasia mı demeliyim o halde?” dedi hemen yanımda biterek.

“Sanırım bu isme alışamayacağım ama 'efendim' demenden iyidir.” diye yanıtladım.

“Bence buraya alıştınız ve kabullendiniz gibi geliyor.” dedi.

“Alışmaya çalışıyorum. Bu arada 'muhafızınız' dedin. Ne muhafızından bahsediyorsun?”

“At arabasında sizinle aynı arabada olan muhafız sizin hizmetinizde. Her Kral ve Kraliçe adaylarının bir muhafızı olur. Kasabaya indiğinizde ya da bir yere gideceğinizde muhafızlar size eşlik eder ve sizi korur.”

“Dünyada görmediğim ilgiyi bu diyarda görmem çok garip.” diye mırıldandım. Ardından “Anlatsana Astra, nasıl bir diyar burası?” diye sordum.

“Bu diyar...” diye mırıldandı peri kızı. “Eşsiz bir güzelliğe sahip ama bir o kadar da acımasız bir diyar. Arcamia Krallığı burası. Diğer diyarlara benzemez. Hikayesi uzun. Belki başka bir zaman anlatırım. Şimdi hazırsanız çıkmalısınız Anastasia.”

Başımı sallayıp onayladığımda saçımı tarayıp odamdan çıktım. Tahta merdivenlerin gıcırtısıyla da indikten sonra bahçeye çıktım. Bahçenin dışında koyu deri kemerlerle desteklenmiş, omuzlarında gümüş kakmalı çelik korumalar olan bir muhafız vardı. Bu at arabasındaki o muhafızdı. Açıkcası pek ısınamamıştım bu muhafıza.

Adımlarımı bahçenin kapısına ilerlettim ve muhafızın karşısında durdum. “Günaydın.” dedim bakışlarımı ona dikerek.

“Hayırlı sabahlar.” dedi o da bana aynı şekilde baktı. “Herkesten daha geç uyandığın için diğerleri çoktan sarayı gezmeye başladı, bir tek sen kaldın. Sınavlara da böyle geç kalırsan geçemezsin şimdiden söyleyeyim.”

“Kusura bakmayın, bana sabahları vahiy gelip kalkmamı söylemiyorlar da, bende hangi vakit kalkacağımı ve zaman kavramının burda nasıl işlendiğini bilmediğim için kalkamadım.” dedim tek nefeste.

“Bundan sonra peri kızı seni kaldırır.”

“Zahmet olucak ama...” diye söylendim.

“Hadi, geç kalıyoruz.” deyip yürümeye başladı. Yanından da ben adımlarımı ilerlettim. “Adın ne?” deme zorunluluğunda bulundum.

“Muhafız.” dedi tekdüze. Durdum ve boş bakışlarımı ona çevirdim. “Sağol ben hiç muhafız olduğunu bilmiyordum, adın diyorum adın ne?”

“James.” dedi ellerini arkasında birleştirdi ve dik bir duruşla yürümeye devam etti.

James...
Umarım hafızam bu ismi unutmazdı.

James, ilk günkü at arabasında gördüğümle aynı kişi değildi sanki. O zaman daha sertti. Saçlarını göremiyordum ama hafiften uzamış sakalları onu benimle yaşıt gibi gösteriyordu. Ancak bu diyara göre kaç yaşındaydı bilemezdim.

Şimdiki hali daha mutlu ve yumuşak bakışlıydı. Ses etmeden peşinden yürümeye devam ettim. Sarayın bahçesine girdiğimizde James birkaç muhafızla konuştu ve ardından bana bakarak “Sarayın bahçesinde genellikle prenses ya da prens bulunur-”

“Prenses veya prens?” dedim kaşlarımı çatarak.

“Onlar Kral ve Kraliçe'nin çocuklarıdır. Yıllarca sarayda yaşarlar.” dedi.

“O zaman neden onların çocukları Kral ve Kraliçe olmuyor da bizim dünyamızdan insan alıyorsunuz?” deme gafletinde bulundum.

James hüzünlenircesine içini çekti. “Çünkü Kral ve Kraliçe öldükleri zaman çocukları da ölür...” dediğinde derin bir sessizlik oluştu.

“Ama... Neden?” diye sordum.

“Kral ve Kraliçe'den doğan çocukların yaşamı bir nevi anne ve babalarına benzer. Eğer Kraliçe ölürse kızı da ölür. Ya da Prens ölürse Kral da ölür. Bu yüzden Prens ve Prenses büyük bir koruma altındadır.”

“Bu saçma kuralı kim koymuş?” dediğimde saraya girmiştik.

“Çok eski yüzyıllarda bir kadın da aynı senin dünyandan gelmiş. Adaylardan biriymiş. Onun da bir arkadaşı varmış. İkisi de kraliçe olmak için savaşırken Kraliçeliği arkadaşı kazanmış. Kadın arkadaşıyla gurur duysa da Kraliçe olan onu köleliğe maruz bırakmış. Kadın günlerce üzüntüsünden duramamış. Sonra Kraliçe'nin bir erkek çocuğu olmuş. O zamanlarda da Prensler tahta geçemezdi ancak sarayda yaşamaya devam ederdi. Kadın, Kraliçe'nin çocuğu olduğunu öğrendiğinde büyücü bir kadına gitmiş ve bir mühür yapmasını istemiş. Mühürde...” dedi ve derin bir soluk aldı.

Birkaç saniye duraksadıktan sonra “Mühürde Kral ve Kraliçe'nin ömrünü çocuklara bağlamasıydı. Biri ölürse diğeri de ölür... Büyüden kurtulmanın yolu var ancak... Büyüden kurtulmak için başka birinin bunu canıyla ödemesi gerek. Bunun için çok kişi gönüllü oldu ama Kral ve Kraliçe istemedi...” dedi.

“Yani 1 yıl sonra Kral ve Kraliçe de öldüğünde çocukları da mı ölecek?” diye sordum.

“Maalesef.” diye mırıldandı James.

James’in anlattığı bu trajik hikaye zihnimde yankılanırken, sarayın devasa kemerli kapısından içeri adım attık. Yüksek tavanlı, altın varaklı sütunlarla süslenmiş ana koridorda yürürken, James sessizliğini bozdu ve sarayı tanıtmaya başladı.

“Burası Taç Salonu,” dedi, sağımızdaki devasa, oymalı çift kanatlı kapıyı işaret ederek. “Sınavların bazıları burada yapılacak. Karşı tarafta ise Kraliçe’nin kütüphanesi ve danışma odaları yer alıyor. Ancak buradaki en önemli kural; Kral ve Kraliçe'nin özel yaşam alanlarına, özellikle de çocuklarının bulunduğu doğu kanadına izinsiz girmektir.”

Tam o sırada, koridorun ilerisinden gelen zarif ayak sesleri ve gülüşmeler duyuldu. James aniden durdu, kasıldığını ve çenesini sıktığını fark ettim. Gözlerimi o tarafa çevirdiğimde, karşıdan gelen iki genci gördüm: Biri, üzerindeki ipek, zümrüt yeşili elbisesi ve dalgalı kumral saçlarıyla sarayın asaletini taşıyan bir genç kızdı; diğeri ise onun yanında yürüyen, prens olduğu her halinden belli olan genç bir adam.

Kız, sarayın Prensesi'ydi.

Bizi gördüklerinde adımları yavaşladı. Prens, hafifçe tebessüm ederek başıyla selam verdi. Ancak Prenses’in bakışları James’in üzerinde takılı kaldığında, genç kadının yüzündeki o neşeli ifade bir anda soldu. Gözlerinde alevlenen o derin, kelimelere dökülemeyen hasret ve korku karışımı ifade o kadar netti ki, bir psikolog olarak aralarındaki bağı çözmem uzun sürmedi.

James baş selamıyla “Hayırlı sabahlar efendim.” dedi. Prens gülümseyerek “Hayırlı sabahlar James. Yani muhafız. Sen,” dedi beni göstererek. “Sen, şu annemin bahsettiği akıllanmaz aday olmalısın.” dedi.

Akıllanmaz aday?

Bozuntuya vermeden “Evet ta kendisiyim. Siz de prens ve prenses olmalısınız. Bu sarayda Kraliçe'nin baskısı altında olmak çok sıkıcı olmalı.” dedim, evet bunu bir psikolog, acılarını yüzlerine vurarak söylüyordu.

“Pek de baskı altında olduğumuz sayılmaz. Sadece saraydan çıkmamız yasak o kadar. Zaten 1 yılımız kalmış ne önemi var ki?” dedi Prenses göz ucuyla James'e bakarak.

James kasıldıkça kasıldı ve kısaca “Benim adayımıza sarayı gezdirmem gerek efendim. İzninizle...” dedi ve hızlı adımlarla ilerledi. Peşinden gittim ve yeteri kadar uzaklaştığımızda “Prensesten hoşlanıyorsun.” dedim.

“Sus! Biri duyacak. Ulu orta yerde ağzını kapamayı bil. Yok öyle bir şey ayrıca. Sen işine bak.”

Onu umursamadan “Hatta âşık olduğun için prensesin öleceğini anlatırken boğuluyordun.” dedim.

“Sus!” dedi bu sefer gürledi. “Saçma sapan şeyler uydurma kafanda.”

“Uydurmuyorum canım. Benim dünyadaki mesleğim buydu. Bir insanın gözüne bile bakarak ne hissettiğini anlayabilirim. Sende ise âşkın çaresizliğine ve hasretine boğulmuş birini görüyorum. Bundan kurtulmanın tek bir yolu var. Eğer ki gerçekten seviyorsan onun için her şeyi yapabilmelisin, sonu ölüme bile gitse... En azından ona sevgini kanıtlamış olursun.” dedim.

“Bilmediğin şeyler hakkında akıl verme.”

James beni huysuz bir homurtuyla sarayın alt katlarına doğru sürükledi. Geniş merdivenlerden aşağı indikçe yukarıdaki o altın varaklı ihtişam yerini taş duvarlara, nemli hava kokusuna ve hareketli bir telaşa bıraktı.

Kısa sürede sarayın kalbinin attığı mutfakhaneye ulaştık. Kocaman taş fırınların etrafında koşturan aşçılar, devasa tencerelerde pişen yemeklerin buharı ve mis gibi baharat kokuları ortalığı sarmıştı. James burada fazla durmak istemezcesine beni hızla diğer bölümlere yönlendirdi.

Mutfaktan sonra bizi sarayın en büyüleyici yerlerinden birine, Büyük Hamam’a götürdü. Yüksek kubbeli tavanından sızan gün ışığı, mermer havuzun üzerindeki buhar bulutunda dans ediyordu. Duvarlardaki altın yaldızlı mozaikler ve suyun o huzur veren şırıltısı, dışarıdaki gergin atmosferi bir anlığına unutturuyordu. James burayı hızlıca geçiştirip bizi sarayın simyagerlerinin odalarının bulunduğu koridora, ardından da muhafızların cephaneliğine ve devasa kütüphanesine soktu. Sarayın her köşesi, tarihi bin yıllara dayanan sırlarla doluydu.

Buraları hızlıca inceledikten sonra sonunda ana bahçeye, diğer adayların toplandığı meydana çıktık.
Meydanda Dicle, Hazal, Sophia ve diğer adaylar dikilmiş, etraftaki muhafızları izliyorlardı. Bizi gördüklerinde Dicle hemen yanıma geldi.

“Anastasia! Neredeydin? Merak ettim seni.” dedi sarılarak.

“Ölmedim yaşıyorum.” dedim sakince.

“Saray gerçekten çok güzelmiş.” dedi neşeyle. Mırıltıyla onayladım. Neden burada toplandığımıza anlam vermeye çalıştım. Derken tok adım sesleri yankılandı.

Kraliçe, ihtişamlı,siyah taşlarla süslenmiş elbisesiyle yanımıza geldi. Elindeki asayı yere birkaç kere vurdu ve dikkatimizi ona çekmemizi sağladı.

“Hepiniz sarayı gezdiniz. Birbirinizle az çok tanıştınız. Yarın kasabaya inecek ve oradan alış-veriş yapabileceksiniz. Halka kendinizi tanıtabilirsiniz. Gitmek zorunlu değil, size kalmış. Yarından sonraki gün ise eğitimleriniz başlayacak. 8 ay boyunca eğitim görecek, 4 ay boyunca da sınavlara gireceksiniz. Kral ve Kraliçe olmaya layık iki kişi belirlenecek ve tahta onlar geçecek. Bunu da artık kabullenin.” dedi imayla bana bakarak.

Tam bu sabah kararımdan vazgeçmesem Rowan'ın buraya nasıl bir kazayla geldiğini öğrenmeye çalışır ve aynı kazayla bende kendi dünyama gitmeye çalışırdım.

Ancak kararım değişmişti.
Bu diyarda kalacak ve diyarın kaderini değiştirecektim.

“Bunun için mi burada bizi topladınız?” diye sordum kınayıcı bir ifadeyle.

“Hayır tabii ki de. Bugünün akşam yemeğini sarayda yiyeceksiniz. Sizin için özel büyük bir sofra hazırlattım. Yemeğe kadar büyük salonda vakit geçirebilirsiniz.” dedi ve saraya girdi.

Larissa “Ee girelim biz de o zaman saraya.” dedi ve bize baktı. Bir şey demeden hepimiz sarayın büyük salonuna ilerledik. Arkamıza baktım ve James'i göremedim. Diğerlerinin muhafızları arkamızdan geliyordu ama James yoktu. Umursamadım ve koltuklardan birine oturdum.

Salon adı gibi büyüktü. Tavanı görmem için uçmam gerekiyordu galiba. Aşağı doğru uzanan büyük mumlardan oluşan avize tüm parlaklığıyla yanıyordu. Salonun köşesinde büyük bir masa vardı. Hizmetliler yemekleri taşıyordu.

Hepimiz diyecek bir şey bulamadığımızdan sessizce oturuyorduk. Felix sessizliği bozdu ve “Yarın kasabaya inecek misiniz?” diye sordu.

Hepimizden onaylayan mırıltılar gelince tekrar sessizliğe gömüldük. Elinde büyük bir tabakla tavuk eti taşıyan bir hizmetli görünce “Bu yemekleri yiyecek misiniz sahiden?” diye sordum.

“Neden yemeyelim?” dedi Orion bozuntusu.

“Halk açken kıtlıkla boğuşurken Kral ve Kraliçe'nin zenginlikle boğuşup israf etmesine göz mü yumacaksın?” dedi Hazal, beklemediğim bir şekilde. “O her lokma ağzından geçebilecek mi? Söylesene, aç bir sürü çocuk, kadın, erkek gözlerinin önüne gelince vicdanın sızlayacak mı? Ben söyleyeyim, sızlamayacak. Çünkü nasıl bir kadına el kaldırırken vicdanın sızlamıyorsa şimdi de sızlamayacak.” dediğinde gururla gülümsedim.

Hazal, yani Victoria bunları söylediğinde hepsi kınarcasına ve iğrenircesine Orion'a baktı. Valian “Bir kadına el mi kaldırdın lan!” diye gürledi.

“Yalan söylüyor. Zamanında onunla anlaşamadığımız için yalan söylüyor.” dedi kendisi yalan söyleyerek.

“Noluyor burada!” dedi sert kalın erkek sesi. Salonun girişinde bulunan Kral, aynen bunları söyledi. Yanında ki prens de merakla bize bakıyordu. Adayların hepsi ayağa kalktığında tek oturan ben olduğumdan ayıp olmasın diye bende kalktım.

Kral, kimseden ses çıkmadığını görünce “Hadi sofraya oturun. Kraliçe ve prenses de birazdan gelir.” dedi.

Sofraya oturduğumuzda ilk defa güzel görünen yemekleri yemek istemedim. Çeşit çeşit her menü vardı ama canım çekmiyordu. Kraliçe de geldiğinde yememiz için bize izin verdi. Tabii, kimse elini çatala bile sürmemişti.

Prens “Kraliçem, ben ve kız kardeşim de yarın adaylarla kasabaya inebilir miyiz?” diye sorunca Kral şaşkınlıkla baktı.

“Kathi suretle hayır! Dışarıda sizi öldürmek için düzenlenen bir sürü suikast var. Canınızı tehlikeye atamam. Bir süre sarayda kalacaksınız.”

“Daha ne kadar kalacağız baba? Yılda sadece birkaç kere gidebiliyoruz kasabaya! Derslerimiz bile bahçelerde görünüyor. Madem büyüyü bozmuyorsunuz o zaman bende canımı tehlikeye atacak her davranışı yaparım. Nasıl olsa az bir zamanımız kaldı.”

“Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” diye bağırdı Kraliçe. “Bize bir şey olmadan size bir şey gelmesine asla izin vermeyiz.”

“Benim için olmasa bile kız kardeşim için. O... Yaşamak istiyor. O benden bile daha fazla yaşamak istiyor. 800 yılının çoğunu sarayda geçirmek yaşamak mı sence anne? Sizin baskınızla büyümek yaşamak mı?”

“Bu konuyu daha sonra özel olarak konuşacağız.” dedi Kral. “Prenses demişken o nerede?” diye sordu, konuyu başka yere getirmeye çalışarak.

Derken bir an da beynimde şimşekler çaktı. Ellerimi ani bir şaşkınlıkla masaya vurdum. Herkes bana bakınca “Ee ben nerde olduğunu biliyorum. İsterseniz ben onu çağırayım.” dedim.

“Peki, çağır bakalım. Eğer 5 dakika içinde burada olmazsa bu akşam ona yemek vermeceğim, ona göre hızlı gelsin.” dedi Kraliçe.

“Senin gibi annenin ben...” diye mırıldandım.

Hızla salondan çıktım ve koridor boyunca ilerledim. Prenses, James ile birlikteydi! James bu yüzden birden ortadan kaybolmuştu. Eğer Prensesi başka biri çağırmaya gitseydi James ile yakalanabilirlerdi. Bu yüzden ben gitmiştim.

Saraydan çıktım ve bahçenin arka tarafına gittim. Bir kamelya vardı. İçinde iki kişi bağırıp atışıyordu. Bunlar onlar olmalıydı.

“Sence sana acı çektirmek için mi istiyorum bunları? Seni seviyorum James ve ben her şeyi göze aldım. Ben ölmek istemiyorum. Annem ve babam öldüğünde yeni bir yaşam kurup seninle yaşamak istiyorum!” dedi Prenses.

“Anlamıyorsun,” dedi James. Etrafına bakındı. Bulunduğum duvarın arkasına saklandım ve gizlice izledim. “Bende seninle yaşamak istiyorum ancak büyüyü bozarsak felaket doğar. Büyü bozulsa bile getirdiği felaketten mutlu bile olamayız.”

“Ben her şeyi göze aldım! Annem, babam ve abimden bile vazgeçtim şu an. Senin için! Ya büyüyü beraber bozarız James, ya da beni unutursun.” demesi aniydi.

Soluğumu tutmuş James'in ne cevap verecğini bekliyordum. İkisi de birbirlerinin gözlerine birkaç saniye baktılar. Ardından James'in bir anda Prensesin dudaklarına kapılması daha da aniydi.

Ses çıkarmamak için ağzımı kapattığımda şaşkınlıktan yere düşebilirdim. Her şey o kadar ani oluyordu ki olayları anlamam birkaç saniyemi alıyordu. Gözlerimi onlardan ayırdım ve etrafa baktım.

Umarım onları bu halde gören biri olmamıştır...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

91okunma 37beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…