14. bölüm · Son Sayıya Kadar

Aşk Yelleri

lavinya ultan

Okula döndüğümüz ikinci sabah, alarm çalmadan birkaç dakika önce uyandım.
Bir süre tavana bakarak öylece kaldım.
Turnuva bitmişti.
Otel, maçlar, antrenmanlar, takım arkadaşlarının bitmek bilmeyen şakaları...
Hepsi geride kalmıştı.
Ama aklımda kalan tek şey bunların hiçbiri değildi.
Nick'ti.
Daha doğrusu, onun dün sabah söylediği o tek kelime.
Evet.
Bir kıza, benim onun sevgilisi olduğumu söylemişti.
Ve şimdi bütün okul bunu biliyordu.
Telefonumu elime aldım.
Melinda'dan mesaj vardı.
Melinda: Uyan.
Melinda: Bugün okulda herkes seni ve Nick'i konuşacak.
Melinda: Hazır ol.
Mesaja baktım.
Ben:Çok sağ ol. İçimi rahatlattın.
Cevabı hemen geldi.
Melinda: Rica ederim.
Melinda: Bu arada Nick seni almaya gelecekmiş.
Kaşlarımı çattım.
Ben:Ne?
Birkaç saniye sonra:
Melinda: Ne ne?
Melinda: Sevgilin değil mi?
Melinda: Seni okula götürmesi lazım.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
"Melinda!"
Birkaç saniye sonra telefonum yeniden titredi.
Bu kez Nick'ti.
Nick: Hazır mısın?
Mesaja baktım.
Ben:Neye?
Nick: Okula.
Ben: Kendim gidebilirim.
Cevap gecikmedi.
Nick: Biliyorum.
Nick: Ama ben seni alacağım.
Telefonu elimde tutarken istemsizce gülümsedim.
Ben:Neden?
Nick: Çünkü sevgilimsin.
Bir an durdum.
Sonra hemen yazdım.
Ben:Sahte.
Nick: Bunu sadece biz biliyoruz.
Gözlerimi devirdim.
Ben: Kaçta geliyorsun?
Nick: On dakikaya.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
On dakika.
Harika.
Çantamı hazırlayıp aşağı indiğimde Nick gerçekten oradaydı.
Sokağın başında motorunun yanında bekliyordu.
Üzerinde siyah bol bir deri ceket vardı.
Beni görünce başını kaldırdı.
"Selam."
"Selam."
Bana doğru bir kask uzattı.
"Bu senin."
Kaskı elime aldım.
"Sen ne takacaksın?"
Nick omuz silkti.
"Senin güvenliğin daha önemli."
Bir an ona baktım.
"Nick..."
"Ne?"
"Hiçbir şey."
Gülümsedim ve kaskı takmaya çalıştım.
Kaskı başıma geçirdim.
Nick bana baktı.
Sonra bir anda gülmeye başladı.
"Ne?"
"Hiç."
"Nick, neden gülüyorsun?"
"Laura..."
Elimi kaskın üzerine götürdüm.
"Ne var?"
"Bir dakika."
Nick hâlâ gülüyordu.
"Ne olmuş?"
"Sen kaskı ters takmışsın."
Olduğum yerde kaldım.
"Ne?"
"Dur."
Nick yanıma geldi.
"Hiçbir şey deme."
"Ben nasıl ters takmışım?"
"Gayet başarılı bir şekilde."
"Nick!"
Gülmekten kendini zor tutuyordu.
"Tamam, dur. Gel."
Kaskı dikkatlice çıkardı.
Sonra saçlarımı düzeltip kaskı bu kez doğru şekilde başıma yerleştirdi.
"İşte."
"Şimdi oldu mu?"
"Evet."
Nick kayışı kontrol etti.
"Şimdi de biraz sıkı."
"Boğuluyorum."
"Abartma."
"Gerçekten!"
Nick gülerek kayışı biraz gevşetti.
"Tamam. Şimdi?"
"Şimdi iyi."
"Harika."
Motoruna bindi.
Ben de arkasına oturdum
İlk başta ellerimi yan tutacaklara koydum.
Nick motoru çalıştırdı.
"İyi misin?"
"Evet."
"Rahat mısın?"
"Evet."
"Tamam."
Yola çıktık.
Bir süre sonra Nick biraz hızlanınca refleks olarak ellerimi tutacaklardan çekip onun beline doladım.
"Laura?"
"Ne?"
"İyi misin?"
"Evet."
Bu kez sesim daha alçak çıkmıştı.
Nick bir şey söylemedi.
Ben ise farkında olmadan ona biraz daha yaklaştım.
Montunun üzerinden bile onun kokusunu hissedebiliyordum.
Bir an ne yaptığımı fark edip utandım.
Harika.
Şimdi de kendi kendime neden böyle şeyler düşündüğümü sorguluyordum.
Nick'in sesi geldi.
"Çok mu hızlı?"
"Hayır."
"İstersen yavaşlarım."
"Yok, iyiyim."
Nick yine de hızını biraz azalttı.
Yanağımı sırtına yan şekilde koyduğumda kokusu daha yoğun şekilde geldi.
Laura, ne yapıyorsun kızım hayırdır ilk günden bu haller?
Sus içses.
Ama ona biraz daha sıkı tutundum.
Ve o an aklımdan tek bir düşünce geçti:
Bu sadece bir rol.
Bunu kendime hatırlatmak gittikçe zorlaşıyordu.
Nick ise muhtemelen hiçbir şeyin farkında değildi.
Ya da...
Belki de farkındaydı.
Ama ikimiz de bunu konuşmamayı tercih ediyorduk.
☆★☆★☆★☆★☆★☆★☆★☆★☆★☆
Motoru okulun önünde durdurduğumuzda Nick yavaşça kenara çekti.
Ben arkasından indim ve kaskı çıkardım.
Saçlarımın biraz dağıldığını fark edip elimle düzeltmeye çalıştım.
Nick kaskı benden aldı.
"Bekle."
"Ne oldu?"
"Saçın."
Elini uzatıp saçlarımın birkaç telini düzeltti.
"Şimdi oldu."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Birlikte okulun girişine doğru yürümeye başladık.
Daha kapıya yaklaşmadan insanların bakışlarını üzerimizde hissettim.
Birileri fısıldaşıyor, bazıları açıkça bize bakıyordu.
İçimden derin bir nefes aldım.
Tamam Laura. Sakin ol.
Sonuçta bu sadece bir oyundu.
Sadece bir süreliğine sevgiliymişiz gibi davranacaktık.
Ama tam o sırada Nick yanıma geldi.
Kolunu omuzlarıma attı ve beni hafifçe kendine doğru çekti.
Bir an şaşırıp ona baktım.
"Nick?"
"Ne?"
"Kolun."
Nick sanki neyi kastettiğimi anlamıyormuş gibi baktı.
"Ne olmuş?"
"Omzumda."
"Evet."
"Niye?"
Nick koridorun girişindeki insanlara göz ucuyla baktı.
"Hepsi bize bakıyor."
"Farkındayım."
"Öyleyse sorun ne?"
"Hiç."
Nick hafifçe gülümsedi.
"Tamam."
Yürümeye devam ettik.
Kolunun ağırlığını omzumda hissediyordum.
Biraz önce motorda ona sarılmıştım.
Şimdi de okulun ortasında kolu omzumdaydı.
Bunların hepsi rol gereğiydi.
Kesinlikle.
Tam koridordan içeri girdiğimizde Melinda'yı gördüm.
Bizi görünce olduğu yerde durdu.
Bakışları önce Nick'in koluna, sonra bana kaydı.
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Ne?"
Melinda başını iki yana salladı.
"Hiçbir şey."
"Melinda."
"Bir şey demedim."
Alex de yanımıza geldi.
Nick'in koluna baktı.
Sonra bana baktı.
"İlk gün için fena değil."
"Alex!"
"Ne? Ben de bir şey demedim."
Nick gülümseyerek başını salladı.
Ben ise ikisine de ters ters baktım.
"İkiniz de susun."
Nick'in Ağzından
Tam o sırada koridorun diğer ucunda onu gördüm.
Mattheo.
Bakışları önce bana, sonra Laura'ya kaydı.
En son da koluma.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
Bize doğru yürümeye başladı.
Laura onu gördüğü anda sessizleşti.
Mattheo yanımıza geldi.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktı.
Sonra Laura'ya döndü.
"Bu ne?"
Laura kaşlarını çattı.
"Ne?"
Mattheo'nun bakışları tekrar koluma kaydı.
"Bu."
Kolumu kastettiğini anlamak için dahi olmaya gerek yoktu.
"Kolum."
"Onu görüyorum."
"Öyleyse neden soruyorsun?"
Mattheo'nun çenesi gerildi.
Laura hemen araya girdi.
"Mattheo, sorun ne?"
"Sen ciddi misin?"
"Ne?"
"Onunla mı?"
Laura'nın yüzü sertleşti.
"Ne olmuş?"
Mattheo bu kez doğrudan bana baktı.
"Sen."
"Ben ne?"
"Gerçekten bunu yapıyor musun?"
"Ne yaptığımı biraz daha açık anlatırsan belki cevap verebilirim."
Mattheo'nun gözleri öfkeyle daraldı.
Laura hemen bana baktı.
"Nick."
"Ne?"
"Uzatma."
Mattheo bunu duyunca kısa bir kahkaha attı.
"Tabii. Şimdi de onu savunuyorsun."
Laura'nın kaşları çatıldı.
"Çünkü saçmalıyorsun."
Mattheo'nun bakışları sertleşti.
"Laura, benimle konuşurken biraz dikkatli ol."
İçimde bir şey gerildi.
"Onunla böyle konuşma."
Mattheo başını bana çevirdi.
"Sen karışma."
"Laura'yla konuşuyorsun."
"Senin ne hakkın var?"
Bir an sessizlik oldu.
Mattheo bir adım daha yaklaştı.
"Ne zamandır sevgilisin onun?"
"Epeydir."
Cevabı bilerek kısa tuttum.
Mattheo'nun yüzündeki ifade daha da karardı.
"Yalan söylüyorsun."
Laura'nın gözleri büyüdü.
"Mattheo!"
"Ne?"
"Yeter artık."
"Hayır, yeter değil."
Mattheo'nun bakışları hâlâ bendeydi.
"Sen onunla sevgili falan değilsin."
Bu kez ben kaşımı kaldırdım.
"Öyle mi?"
"Evet."
"İlginç."
Laura araya girdi.
"Mattheo, sana açıklama yapmak zorunda değilim."
"Laura."
"Hayır. Gerçekten değilim."
Mattheo'nun yüzündeki öfke bir anlığına dondu.
Laura devam etti.
"Hayatımda kimin olacağına sen karar veremezsin."
Bu cümle Mattheo'nun hiç hoşuna gitmedi.
Bunu yüzünden anlayabiliyordum.
Bana baktı.
Sonra tekrar Laura'ya.
"Sen bununla gerçekten mutlu olduğunu mu sanıyorsun?"
Laura'nın yüzü değişti.
"Bu seni ilgilendirmez."
"İlgilendiriyor."
"Hayır, ilgilendirmiyor."
Mattheo birkaç saniye sustu.
Sonra bana doğru eğildi.
"Bu iş burada bitmedi."
Gözlerimi ondan ayırmadım.
"Ben de zaten biteceğini düşünmüyordum."
Laura hemen koluma dokundu.
"Nick, hadi."
Mattheo'nun bakışları Laura'nın eline kaydı.
Bu kez hiçbir şey söylemedi.
Ama yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.
Laura beni elimden tutup götürmeye başladığında arkamdan Mattheo'nun sesini duydum.
"Laura!"
Laura durmadı.
Ben de durmadım.
Ama ikimiz de onun arkamızdan baktığını biliyorduk.
Koridorun biraz ilerisinde Laura bana döndü.
"Sen neden sürekli onunla tartışıyorsun?"
"Ben mi?"
"Evet, sen."
"İlk o başladı."
"Nick."
"Ne?"
Laura iç çekti.
"Mattheo'yu biliyorsun."
"Evet."
"Onunla uğraşma."
"Ben uğraşmıyorum."
Laura bana baktı.
"Kolunu da çekmedin."
Bir an sustum.
Sonra omuz silktim.
"Çekmem gerekiyordu?"
Laura'nın yüzünde küçük bir şaşkınlık belirdi.
"Bilmem."
"Ben de bilmiyorum."
İkimiz de birkaç saniye sustuk.
Sonra Laura tekrar yürümeye başladı.
Ben de yanında yürüdüm.
Kolumu omzundan çekmedim.
Çünkü Mattheo'nun ne düşündüğü umurumda değildi.
Laura yanımda yürüyordu.

Sessizdi.

Belli ki Mattheo'nun söyledikleri kafasına takılmıştı.

Ben ise ona bakmamaya çalışıyordum.

Başaramadım.

Bir süre sonra gözüm yine ona kaydı.

Laura'nın kaşları hafifçe çatılmıştı.

Düşünüyordu.

Mattheo'nun söylediklerini.

Onun yüzünün böyle olduğunu görmek hoşuma gitmiyordu.

Hiç hoşuma gitmiyordu.

"İyi misin?"

Laura bana baktı.

"Evet."

"Yalan."

"Nick."

"Ne?"

"İyiyim dedim."

Ses tonundan konuyu kapatmak istediğini anladım.

Tamam.

Üstelemedim.

Ama yine de yanından ayrılmadım.

Çünkü Laura ne zaman böyle sessizleşse, yanında olmak istiyordum.

Bunu ona söylemek aklımdan bile geçmiyordu.

Zaten söylesem ne diyecektim?

Mattheo seni üzünce sinirleniyorum.

Biri sana kötü davrandığında canım sıkılıyor.

Güvende olduğundan emin olmak istiyorum.

Sabahları seni görmeden önce bile seni düşünüyorum.

Ve sen bana her gülümsediğinde, bütün günümün nasıl geçtiğini unutuyorum.

Bunların hiçbirini söyleyemezdim.

Çünkü Laura'nın bunları bilmesine hazır değildim.

Belki de ben bile kendime itiraf etmeye hazır değildim.

Ama sonra Laura'nın kaskı ters taktığı an aklıma geldi.

Gülmemek için kendimi zor tutmuştum.

Onu eve götürmek için sabah erkenden kalkmıştım.

Kendi kaskımı ona vermiştim.

Daha önce hiç düşünmeden yapmayacağım şeyleri onun için düşünmeden yapıyordum.

Laura'nın yanında yürürken fark ettim.

Ben ona sadece alışmamıştım.

Ben...

Ona gerçekten değer veriyordum.

Belki de düşündüğümden çok daha fazla.

Laura bir anda durdu.

"Nick?"

"Evet?"

"Bana bakıyorsun."

Yakalandığımı fark ettim.

"Bakmıyorum."

"Bakıyorsun."

"Yürürken önüne bak."

"Sen de bana bakma."

"Tamam."

Başımı çevirdim.

İki saniye sonra tekrar ona baktım.

Laura kaşlarını kaldırdı.

"Nick."

"Ne?"

"Az önce bakmayacağım dedin."

"Unuttum."

Laura gülmeye başladı.

İşte o an...

Bütün düşüncelerim dağıldı.

Sadece onun gülüşünü izledim.

Ve içimden, kendime bile söylemek istemediğim o cümle geçti:

Ben bittim.

Laura'nın bundan haberi yoktu.

Ve şimdilik...

Böyle kalması daha iyiydi.

Laura sınıfa girdiğinde ben de hemen arkasından girdim.
İkimiz de aynı sınıftaydık.
Ve maalesef...
Aynı sırada oturuyorduk.
Gerçi "maalesef" demem biraz komikti.
Çünkü ben bu durumdan hiç şikâyetçi değildim.
Ama bunu Laura'ya söylemeye niyetim yoktu.
Laura çantasını sırasına bıraktı.
Ben de yanındaki sandalyeye oturdum.
Tam o sırada Laura bana baktı.
"Bugün de yanımda oturuyorsun."
"Her gün yanındayım."
"Doğru."
Laura kitabını çıkardı.
Ben ona baktım.
"Bir sorun mu var?"
"Hayır."
"Öyle bakıyorsun."
"Nasıl bakıyorum?"
"Bilmiyorum."
"Tamam."
Önüme döndüm.
Birkaç saniye sonra Laura'nın sesi geldi.
"Nick."
"Evet?"
"Niye gülümsüyorsun?"
"Ben mi?"
"Evet."
"Hiç."
Laura gözlerini kıstı.
"Senin 'hiç' dediğin her şeyin altında bir şey çıkıyor."
"Belki bu sefer çıkmaz."
"İnanmıyorum."
Gülümsememi saklamak için önüme döndüm.
Tam o sırada öğretmen sınıfa girdi.
Herkes yerine oturdu.
Laura da kitabını açtı.
Ben de açtım.
Ama birkaç dakika sonra Laura'nın omzunun benim omzuma değdiğini hissettim.
Çekilmedim.
O da çekilmedi.
Ders boyunca bir şekilde yan yana oturduk.
Bir ara Laura defterine bir şey yazarken saçları yüzüne düştü.
İçgüdüsel olarak elimi kaldırdım.
Sonra durdum.
Ne yapıyorsun?
Elimi geri çektim.
Laura bunu fark etti.
Bana baktı.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Yine mi?"
"Saçın..."
"Ne olmuş?"
"Bir şey yok."
Laura saçlarını kulağının arkasına attı.
"Tamam."
Ben önüme döndüm.
Ama birkaç saniye sonra yine ona baktım.
Laura beni yakaladı.
"Yine bakıyorsun."
"Bakmıyorum."
"Nick."
"Laura."
"Sen bugün çok garipsin."
"Sen de çok konuşuyorsun."
Laura gülümsedi.
"İyi ki aynı sırada oturuyoruz."
Bir an durdum.
Kalbim saçma bir şekilde hızlandı.
Laura ise hiçbir şey olmamış gibi defterine dönmüştü.
Ben de önüme baktım.
Ama içimden geçen tek şey şuydu:
Evet.
İyi ki aynı sırada oturuyoruz.
Çünkü Laura'nın yanında oturmak...
Onu her gün görmek...
Onunla konuşmak...
Bütün bunlar artık benim için sadece sahte sevgililik oyununun bir parçası değildi.
Ve en kötüsü...
Laura bunun farkında bile değildi...

---

Dersin ortalarına doğru Laura'nın sessizleştiğini fark ettim.

Normalde öğretmen konuşurken bile arada defterimin kenarına bir şeyler karalar, sonra bana gösterip gülerdi.

Bugün ise tek kelime etmiyordu.

Yan gözle ona baktım.

Defterine bakıyordu ama yazmıyordu.

"Laura?"

Cevap vermedi.

Bir süre sonra başını yavaşça sıranın üzerine koydu.

Kaşlarımı çattım.

"İyi misin?"

Laura gözlerini açmadan mırıldandı:

"Biraz halsizim."

"Ne oldu?"

"Bir şey yok. Sadece uykum geldi."

Sesinden gerçekten yorgun olduğu belliydi.

"Başın mı ağrıyor?"

"Hayır."

"İyi misin yani?"

Laura gözlerini hafifçe açıp bana baktı.

"Nick, iyiyim. Sadece biraz uyusam geçer."

Bir an tereddüt ettim.

Sonra sesimi alçalttım.

"Tamam. Biraz uyu."

Laura tekrar başını sıraya koydu.

"Öğretmen görürse?"

"Ben söylerim."

Laura gözlerini kapattı.

"Ne söyleyeceksin?"

"Uykusu vardı, ben de izin verdim derim."

Laura hafifçe gülümsedi.

"Sen çok saçmasın."

"Uyu."

Bu kez gerçekten sustu.

Ben de önüme döndüm.

Ama birkaç saniye sonra yine ona baktım.

Laura'nın yüzü tamamen sakinleşmişti.

Az önceki halsizliği hâlâ aklımdaydı.

Bir şey olmadığından emin olmak istiyordum.

Saçlarından birkaçı yüzüne düşmüştü.

Elimi kaldıracak gibi oldum.

Sonra vazgeçtim.

Onu uyandırmak istemiyordum.

Bunun yerine sessizce defterimi biraz kenara çektim ve Laura'nın rahat etmesi için masada ona daha fazla yer açtım.

Bir süre sonra saçları yine yüzüne düştü.

Bu kez Laura uykusunda hafifçe kıpırdanıp saçlarını kendi eliyle kulağının arkasına itti.

Ben de farkında olmadan gülümsedim.

Bu kız gerçekten kendine dikkat etmeyi hiç bilmiyor.

Ders boyunca birkaç kez ona baktım.

Her seferinde uyuyordu.

Ve her seferinde içimde aynı düşünce oluşuyordu:

Umarım gerçekten sadece yorgundur.

Çünkü Laura'nın iyi olmadığını görmekten hiç hoşlanmıyordum.

Bir süre sonra öğretmen sınıfta dolaşmaya başladı.

Laura hâlâ uyuyordu.

Ben hemen defterimi biraz onun tarafına doğru kaydırdım.

Öğretmen yanımıza geldiğinde Laura'yı fark etti.

"Laura uyuyor mu?"

Ben başımı kaldırdım.

"Biraz halsiz hissettiğini söyledi."

Öğretmen Laura'ya baktı.

"Tamam. Birkaç dakika dinlensin."

Başımı salladım.

Öğretmen uzaklaştığında tekrar Laura'ya baktım.

Hâlâ uyuyordu.

Ve ben, onun uyanmasını beklerken fark ettim ki...

Dersin geri kalanında aklım başka hiçbir şeye gitmemişti.

Ne tahtaya.

Ne derse.

Ne de sahte sevgililik oyununa.

Sadece Laura'nın birazdan gözlerini açıp bana:

"Uyudum mu?"
diye soracağı anı bekliyordum.

Laura'nın birkaç dakika daha uyumasına izin verdim.

Dersin bitmesine yakın hafifçe kıpırdandı.

Başını sıradan kaldırıp gözlerini ovuşturdu.

"Uyudum mu?"

"Biraz."

"Ne kadar?"

"Bilmem. On dakika falan."

Laura gözlerini açmaya çalışırken yüzünü buruşturdu.

"Başım biraz ağır."

Hemen ona döndüm.

"İyi misin?"

"Evet."

"Laura."

"Nick, gerçekten iyiyim."

Ses tonu hâlâ yorgundu.

"Tamam."

Önüme döndüm ama gözüm yine ona kaydı.

Laura defterine baktı.

"Ben ne kaçırdım?"

"Çok bir şey yok."

"Not aldın mı?"

"Evet."

"Sonra bana verirsin."

"Tabii."

Laura başını tekrar sıraya koyacak gibi oldu.

"Yine mi uyuyacaksın?"

"Hayır."

"Az önce uyuyordun."

"Artık uyumuyorum."

"Laura."

"Ne?"

"Biraz daha uyu istersen."

Bu kez bana baktı.

"Sen öğretmen misin?"

"Hayır."

"Öyle konuşuyorsun."

"Çünkü halsizsin."

Laura birkaç saniye bana baktı.

Sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.

"Sen bugün fazla ilgilisin."

Bir an durdum.

"Sevgilimmişsin gibi davranmam gerekiyor ya."

Laura'nın gülümsemesi biraz daha büyüdü.

"Tabii."

Bunu söylerken sesindeki hafif alaycılığı duyabiliyordum.

Ben de gülümsedim.

"Evet. Tam olarak öyle."

Ama içimden geçen şey bambaşkaydı.

Keşke bunun sadece rol olmadığını söyleyebilseydim.

Laura tekrar defterine döndü.

Ben de önüme baktım.

Birkaç dakika sonra öğretmen dersi bitirdi.

Zil çaldığında sınıf bir anda hareketlendi.

Herkes ayağa kalkarken Laura hâlâ yerinde oturuyordu.

"Sen kalkmıyor musun?"

"Biraz daha oturacağım."

"Niye?"

"Başım hâlâ biraz ağır."

Bu kez gerçekten endişelendim.

"Laura."

"Nick."

"İstersen hemşireye gidelim."

Laura hemen başını salladı.

"Hayır, gerek yok."

"Emin misin?"

"Evet. Sadece biraz yoruldum."

Birkaç saniye ona baktım.

Sonra çantamı aldım.

"Tamam."

Laura kaşlarını kaldırdı.

"Sen nereye?"

"Hiçbir yere."

"Çantanı aldın."

"Sen kalkana kadar bekliyorum."

"Niye?"

Omuz silktim.

"Aynı sırada oturuyoruz."

Laura bana baktı.

"Bu bir cevap değil."

"Benim için yeterli."

Laura gözlerini devirdi ama sonunda ayağa kalktı.

Çantasını omzuna geçirdiğinde biraz yavaş hareket etti.

Hemen yanında durdum.

"İyi misin?"

"Evet."

"Başın dönüyor mu?"

"Hayır."

"Tamam."

Laura bana baktı.

"Sen böyle devam edersen gerçekten hasta olduğumu düşüneceğim."

"Umarım değilsindir."

Laura'nın yüzündeki ifade bir an değişti.

Sonra gülümsedi.

"Değilim."

"İyi."

Birlikte sınıftan çıktık.

Koridorda Melinda ve Alex bizi bekliyordu.

Melinda Laura'ya baktı.

"İyi misin?"

Laura başını salladı.

"Biraz halsizim sadece."

Melinda'nın yüzü ciddileşti.

"Dinlen biraz."

"Tamam."

Ben de Laura'nın yanında yürümeye devam ettim.

Henüz bilmiyordum.

Birkaç gün sonra Laura'nın sırasının boş kalacağını...

Onu okulda göremeyince içimin nasıl sıkılacağını...

Ve onun gerçekten hasta olduğunu öğrendiğimde, ona yardımcı olmak için bir şeyler yapmanın yollarını arayacağımı.

Şimdilik ise...

Laura yanımdaydı.

Ve ben onun biraz halsiz olmasından başka bir şey düşünmüyordum

Ders bittiğinde sınıf yavaş yavaş boşalmaya başladı.Laura ise hâlâ sırasındaydı.Çantasını omzuna geçirdi ve ayağa kalktı.

Ben de onunla birlikte kalktım.

"Bekle."

Laura bana baktı.

"Ne?"

Elini çantasının askısına götürdüm.

"Ver."

"Ne?"

"Çantanı."

"Niye?"

"Ben taşıyacağım."

Laura hemen çantasını kendine doğru çekti.

"Nick, gerek yok."

"Biliyorum."

"O zaman?"

"Laura."

"Nick."

Birkaç saniye birbirimize baktık.

Sonunda çantayı elimden almaya çalıştı.

"Ben taşıyabilirim."

"Taşıyabileceğini biliyorum."

"Öyleyse—"

"Bugün taşımayacaksın."

Laura kaşlarını kaldırdı.

"Sen bugün fazla emir veriyorsun."

"Çantanı ver."

"Hayır."

"Laura."

"Nick."

Tam o sırada çantanın askısını elinden aldım.

"Nick!"

"Ne?"

"Çantamı geri ver."

"Hayır."

"Sen gerçekten—"

"Şikâyetini sonra dinlerim."

Laura bana öyle bir baktı ki gülmemek için kendimi zor tuttum.

"İnanılmazsın."

"Teşekkür ederim."

"Öyle demedim."

"Ben öyle kabul ediyorum."

Laura başını iki yana salladı.

"Çantamı taşıman hiçbir şeyi değiştirmiyor."

"Biliyorum."

"Ben kendim taşırdım."

"Biliyorum."

"Ben—"

"Laura."

Bu kez sustu.

Ona baktım.

"Senin kendi başına her şeyi yapabildiğini biliyorum."

Laura'nın yüzündeki ifade bir anda değişti.

"Ben sadece bugün biraz yardımcı olmak istiyorum."

Birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra gözlerini kaçırdı.

"Tamam."

Çantasını taşıyarak sınıftan çıktım.

Koridorda yürürken Laura yanımdaydı.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.

Sonra Laura bir anda durdu.

Ben de hemen durdum.

"Ne oldu?"

"Bir şey yok."

Laura tekrar yürümeye çalıştı.

Ama bu kez adımı atarken hafifçe sendeledi.

Elim düşünmeden beline gitti.

"Hey."

Laura bir anda bana döndü.

Elim hâlâ belindeydi.

"İyi misin?"

Laura kaşlarını çattı.

"İyiyim."

"Laura."

"Gerçekten."

"Az önce sendeledin."

"Fark etmedim."

"Ben ettim."

Birkaç saniye öylece kaldık.

Elimi çekmem gerektiğini biliyordum.

Ama Laura'nın hâlâ biraz dengesiz durduğunu fark edince çekmedim.

"Bir dakika."

"Nick..."

"Dur."

Sesim sert değildi.

Sadece sakin konuşuyordum.

Laura da itiraz etmedi.

Bir an sonra bana biraz daha yaslandı.

Elim belinde, diğer elimde onun çantasıyla öylece duruyordum.

Laura'nın bakışları yüzümden elime kaydı.

Sonra tekrar yüzüme baktı.

"Sen..."

"Evet?"

"Bugün gerçekten garipsin."

"Niye?"

"Bilmem."

"İyi anlamda mı?"

Laura'nın dudaklarının kenarı kıvrıldı.

"Belki."

"Tamam."

Elimi hâlâ çekmemiştim.

Laura bunu fark etmiş olacak ki hafifçe başını eğdi.

"Beni bırakabilirsin."

"Bırakabilirim."

"Ama bırakmıyorsun."

Bir an ona baktım.

Sonra omuz silktim.

"Biraz daha bekleyeceğim."

"Niye?"

"Çünkü az önce sendeledin."

"Bir daha sendelemeyeceğim."

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Çünkü ben—"

Laura durdu.

Ben kaşımı kaldırdım.

"Çünkü sen ne?"

"Hiç."

Gülümsedim.

"İşte."

"Ne işte?"

"Hiçbir şey."

Laura gözlerini devirdi.

Ama bu kez gülüyordu.

Bir süre sonra kendini toparladı.

"Tamam. İyiyim artık."

Bu kez elimi belinden yavaşça çektim.

Ama hemen uzaklaşmadım.

"Kesin mi?"

Laura bana baktı.

"Kesin."

Başımı salladım.

Sonra çantasını omzuma attım.

Laura kaşlarını kaldırdı.

"Onu da mı taşıyacaksın?"

"Evet."

"Nick."

"Ne?"

"Senin bugün bana bir garezin mi var?"

Güldüm.

"Tam tersi."

Laura bir an sustu.

Ben de ne dediğimi fark ettim.

"Yani..."

Laura bana baktı.

"Tam tersi ne?"

"Bir şey yok."

"Nick."

"Yürü."

Laura gülerek başını iki yana salladı.

Yan yana yürümeye devam ettik.

Ben önden değil, onunla aynı hızda yürüyordum.

Çünkü bugün biraz yavaş yürüyordu.

Bunu ona söylemedim.

O da sormadı.

Ama birkaç adım sonra Laura sessizce yanıma yaklaştı.

Omuzlarımız birbirine değdi.

Ben başımı ona çevirdim.

Laura önüme bakıyordu.

Bir şey söylemedim.

Sadece onunla aynı tempoda yürümeye devam ettim.

Çünkü Laura'nın benim yanımda kendini güvende hissetmesi...

Nedense, bugün taşıdığım çantadan çok daha önemliydi.
...
Ertesi sabah sınıfa girdiğimde gözüm istemsizce Laura'nın sırasına kaydı.
Boştu.
Bir an durdum.
Sonra çantamı kendi yerime bıraktım.
Melinda da sınıfa girdiğinde ilk yaptığı şey Laura'nın sırasına bakmak oldu.
"Laura nerede?"
"Bilmem."
Telefonumu çıkardım.
Dün akşamdan beri ona birkaç kez yazmıştım.
Cevap vermemişti.
Melinda telefonunu çıkardı.
"Ben de yazdım."
Alex arkamızdan geldi.
"Kimse cevap vermiyor."
Başımı kaldırdım.
"Laura mı?"
"Evet."
İçimde garip bir huzursuzluk oluştu.
"Belki uyuyordur."
Melinda başını salladı.
"Olabilir."
Ama ben bunun o kadar basit olduğuna ikna olamadım.
Dün zaten iyi görünmüyordu.
Derste uyumuştu.
Halsizdi.
Başının döndüğünü söylemişti.
Sonra da eve gittiğinde annesinin birkaç günlüğüne şehir dışında olacağını söylemişti.
Tek başına kalacaktı.
Telefonuma tekrar baktım.
Hâlâ cevap yoktu.
"Ben bugün okula gelmeyeceğim."
Melinda bana baktı.
"Ne?"
"Laura'nın yanına gideceğim."
Alex kaşlarını kaldırdı.
"Nick..."
"Ne?"
"Biraz sakin ol."
"Sakinim."
Melinda bana baktı.
"Hiç sakin görünmüyorsun."
"Çünkü Laura dün iyi değildi."
"Belki sadece uyuyordur."
"Umarım."
Ama içimdeki o rahatsızlık geçmiyordu.Başımı kaldırdım.
"Ben gidiyorum."
Melinda bana baktı.
"Evine mi?"
"Evet."
"Nick, annesi evde yok."
"Biliyorum."
Çantamı alıp sınıftan çıkmak üzereydim.
Melinda arkamdan seslendi.
"Nick, bekle."
Döndüm.
Çantasını açıp bir süre bir şeyler aradı.
"Ne oldu?"
"Bir saniye."
Sonunda küçük bir anahtar çıkardı ve bana uzattı.
Anahtara baktım.
"Bu ne?"
"Laura'nın evinin yedek anahtarı."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Senin neden Laura'nın evinin anahtarı var?"
"Annesi vermişti. Bende duruyor."
Anahtarı aldım.
"Laura biliyor mu?"
"Tabii ki biliyor."
Anahtarı avucumda çevirdim.
"Dün ona bugün yanına geleceğimi söylemiştim zaten."
"Biliyorum."
"Yani beni bekliyor."
Melinda başını salladı.
"Evet. Dün akşam bana da söylemiş."
Bir an durdum.
"İyi."
İçimdeki huzursuzluk biraz olsun azaldı.
En azından Laura benim geleceğimi biliyordu.
Dün akşam ona mesaj atmıştım.
Ben: Yarın okula gelmezsen yanına geleceğim.
Laura: Nick, gerek yok.
Ben: Gerek var.
Laura: Çok ısrarcısın.
Ben: Evet.
Laura: Tamam. Gel o zaman.
Ben: Geliyorum.
O konuşmadan sonra bugün onun evine gideceğimi biliyordu.
Şimdi tek sorun...
Neden telefonlarıma cevap vermediğiydi.
Melinda'ya baktım.
"Ben gidiyorum."
"Tamam."
"Bir şey olursa seni ararım."
"Nick."
"Evet?"
"Laura'yı bulunca bana haber ver."
"Veririm."
Anahtarı cebime koydum.
Tam dönecekken Melinda tekrar seslendi.
"Nick."
Bu kez durup ona baktım.
"Gerçekten iyi olduğundan emin ol."
Başımı salladım.
"Olacağım."
Sınıftan çıktım.
Laura'nın evine doğru giderken telefonumu tekrar çıkardım.
Mesajlarım hâlâ cevapsızdı.
Dün benim geleceğimi biliyordu.
Muhtemelen şu an beni bekliyordu.
Belki de kapıyı açtığında bana yine o uykulu hâliyle bakıp:
"Sana gelme demiştim."
diyecekti.
Ben de ona:
"Biliyorum."
diyecektim.
Ama içimdeki huzursuzluk...
Bana bunun o kadar basit olmayacağını söylüyordu.
Okuldan çıkar çıkmaz motoruma doğru yürüdüm.
Melinda'nın verdiği anahtar cebimdeydi.
Telefonumu bir kez daha kontrol ettim.
Laura'dan hâlâ mesaj yoktu.
Dün ona bugün geleceğimi söylemiştim.
Beni beklediğini de biliyordum.
Ama yine de içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.
Motoruma bindim.
Kaskı elime aldığımda bir an durdum.
Bu...
Laura'nın kaskıydı.
Daha doğrusu, dün ona verdiğim kendi kaskım.
Laura'nın başında saatlerce durduğu kask.
Kaskı taktığım anda fark ettim.
Laura'nın kokusu hâlâ içindeydi.
Bir an öylece kaldım.
Sonra kaşlarımı çattım.
Bu nasıl mümkün olabiliyordu?
Kaskı çıkardım.
Bir kez daha baktım.
Sanki bakınca cevabını bulacakmışım gibi.
Bulamadım.
Tekrar taktım.
Evet.
Hâlâ aynıydı.
Laura'nın kokusu.
Dün motorun arkasında otururken ona verdiğim kaskın içinde kalmıştı.
Aklıma istemsizce dün geldi.
Kaskı takarken saçlarının nasıl dağıldığı...
Sonra benim düzeltmem...
Motorun arkasına oturması...
Ve yol boyunca bana sarılması.
Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Tamam."
Kendi kendime söylendim.
"Şimdi bunu düşünmenin sırası değil."
Laura evde yalnızdı.
Hastalanmış olabilirdi.
Telefonlarıma cevap vermiyordu.
Benim de burada durup bir kaskın içinde kalan kokuyu düşünmem...
Hiç mantıklı değildi.
Motoru çalıştırdım.
Ama yola çıktığımda bile o koku burnumdaydı.
Ve ne kadar saçma olduğunu düşünsem de...
Kaskı çıkarmadım.
Çünkü nedense...
Laura bana biraz daha yakınmış gibi hissettiriyordu.
Gazı biraz açtım.
Bir an önce onun evine ulaşmak istiyordum.
Laura'nın evinin önüne geldiğimde motoru durdurdum.
Kaskı çıkardım.
Bir an kapıya baktım.
Telefonumu çıkardım ve Laura'yı aradım.
Telefon çaldı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Cevap yoktu.
"Laura?"
Sanki beni duyacakmış gibi telefonun içine konuştum.
Aramayı kapattım.
Melinda'nın verdiği anahtarı cebimden çıkardım.
Kapının önünde birkaç saniye durdum.
Laura benim geleceğimi biliyordu.
Hatta beni beklediğini de biliyordum.
Yani gizlice gelmiyordum.
Yine de anahtarı kilide sokarken içimde tuhaf bir his vardı.
Kapıyı açtım.
"Laura?"
Cevap yoktu.
İçeri girdim ve kapıyı arkamdan kapattım.
Ev sessizdi.
Fazlasıyla sessiz.
"Laura?"
Yine cevap gelmedi.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Çantamı kapının yanına bıraktım.
Sonra evin içinde ilerlemeye başladım.
Tam merdivenlere yönelmiştim ki salondan küçük bir ses geldi.
Başımı çevirdim.
Laura oradaydı.
Kanepenin üzerinde uyuyordu.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Beni beklerken uyuyakalmış olmalıydı.
Üzerinde rahat kıyafetleri vardı.
Saçları dağılmıştı.
Bir kolu başının altında, diğeri yanında duruyordu.
Yüzüne baktım.
Gerçekten uyuyor.
Sessizce yanına gittim.
"Laura."
Cevap yok.
Biraz daha yaklaştım.
"Laura."
Hâlâ uyanmadı.
Kaşlarımı çattım.
Elimi koluna hafifçe dokundurdum.
"Laura."
Kıpırdamadı.
Bu kez biraz daha yüksek sesle:
"Hey."
Laura sadece hafifçe kaşlarını çattı.
Ama gözlerini açmadı.
İçimdeki bütün rahatlık bir anda kayboldu.
"Laura?"
Elimi omzuna koydum.
"Uyan."
Yine tepki yoktu.
"Laura, hadi."
Biraz daha salladım.
Bu kez dudakları kıpırdadı.
Bir şey mırıldandı.
Ne dediğini anlayamadım.
"Ne?"
Laura'nın gözleri hâlâ kapalıydı.
"Nick..."
İçimden bir nefes çıktı.
"Beni duyuyor musun?"
Bu kez başını hafifçe oynattı.
Ama gözlerini açmadı.
"Tamam. Hadi gözlerini aç."
Laura yine tepki vermedi.
Elimi alnına götürdüm.
Ve o an donup kaldım.
Alnı normalden çok daha sıcaktı.
"Laura..."
Sesim istemsizce alçaldı.
Elimi hemen çektim.
Bir saniye sonra tekrar alnına dokundum.
Yanılmıyordum.
Ateşi vardı.
Hem de düşündüğümden çok daha fazla.
"Laura."
Bu kez sesimdeki endişeyi saklayamadım.
Laura hâlâ uykudaydı.
Ben ise yanında öylece kalakaldım.
Dün okulda halsiz olduğunu söylemişti.
Başının döndüğünü söylemişti.
Ben ise bunun sadece yorgunluk olduğunu düşünmüştüm.
Şimdi karşımdaki hâline bakınca...
Keşke dün daha fazla ısrar etseydim diye düşündüm.
"Hey."
Yanağına hafifçe dokundum.
"Laura, beni duyuyor musun?"
Laura sonunda gözlerini araladı.
Bulanık bir şekilde bana baktı.
Birkaç saniye boyunca yüzüme baktı.
Sonra fısıldadı:
"Nick?"
"Buradayım."
Laura'nın gözleri tekrar kapandı.
"Sen... gerçekten geldin."
"Evet."
"Ben seni bekliyordum."
"Biliyorum."
"Sonra..."
Laura'nın sesi giderek kısıldı.
"Uyuyakalmışım."
"Fark ettim."
Bir an sustum.
Sonra tekrar alnına dokundum.
Laura gözlerini açmadan mırıldandı:
"İyiyim."
"Hayır."
"İyiyim."
"Laura."
Bu kez gözlerini açtı.
Yüzüne baktım.
Ve ilk defa...
Gerçekten korktum.
Çünkü Laura'nın o her zamanki enerjisinden eser yoktu.
"Senin ateşin var."
Laura birkaç saniye bana baktı.
Sonra yorgun bir şekilde gözlerini kapattı.
"Geçer."
"Laura..."
"Nick."
"Evet?"
"Biraz daha uyuyabilir miyim?"
O an ne diyeceğimi bilemedim.
Çünkü karşımdaki kişi, dün okulda bana "iyiyim" diye ısrar eden Laura'ydı.
Ama şimdi...
Bana güvenip gözlerini tekrar kapatmıştı.
Ben de kanepenin kenarına oturdum.
"Tamam."
Laura'nın gözleri kapandı.
"Ama ben buradayım."
Bunu neden söylediğimi bilmiyordum.
Belki de bilmek istemiyordum.
Laura'nın nefesi yavaşladı.
Birkaç saniye sonra yeniden uykuya daldı.
Ben ise kanepenin yanında oturmaya devam ettim.
Bu kez gözlerimi ondan ayırmadım.
Telefonumu çıkardım.
Melinda'ya tek bir mesaj attım:
Ben: Laura'nın ateşi var.
Ben: Yanındayım.
Telefonu kapattım.
Sonra tekrar Laura'ya baktım.
Ve o an anladım.
Bugün hiçbir yere gitmeyecektim.

Laura'nın gözleri yeniden kapandı.

Ben ise hâlâ kanepenin yanında oturuyordum.

Elimi tekrar alnına götürdüm.

Daha da sıcaktı.

"Laura."

Gözlerini araladı.

"Hı?"

"Ateşin yükseliyor."

"Geçer."

"Geçmiyor."

Laura gözlerini tekrar kapattı.

"Biraz daha uyuyayım."

"Hayır."

Kaşları hafifçe çatıldı.

"Nick..."

"Duşa gireceksin."

Laura gözlerini açtı.

"Ne?"

"Üzerindeki kıyafetlerle değil tabii."

"Çok komiksin."

"Güzel. Hâlâ espri yapabiliyorsun."

Laura doğrulmaya çalıştı ama tekrar kanepeye yaslandı.

"Ben kendim girerim."

"Biliyorum."

Ayağa kalktım.

"Ben sadece banyoya kadar eşlik edeceğim."

Laura birkaç saniye bana baktı.

Sonra yavaşça ayağa kalktı.

Ama ayağa kalkar kalkmaz dengesi bozuldu.

Elim hemen beline gitti.

"Tamam. Yavaş."

"İyiyim."

"Bu cümleden artık nefret ediyorum."

Laura başını omzuma doğru eğdi.

"Abartıyorsun."

"Sen de her şeyi küçümsüyorsun."

Banyoya kadar birlikte yürüdük.

Kapının önünde durduğumuzda elimi belinden çektim.

"Ben dışarıda olacağım."

Laura başını salladı.

"Tamam."

"Bir şeye ihtiyacın olursa seslen."

"Nick."

"Evet?"

"Gerçekten iyiyim."

"Laura."

"Tamam, tamam."

Kapıyı kapattı.

Ben de koridorda beklemeye başladım.

Birkaç dakika geçti.

Sonra içeriden ses geldi.

"Nick?"

Hemen kapıya yaklaştım.

"Evet?"

"Biraz başım dönüyor."

"Kapıyı açma. Olduğun yerde kal."

"Tamam."

Telefonumu çıkardım.

Laura'nın annesine tekrar ulaşmayı denedim.

Cevap yoktu.

Melinda'ya da mesaj attım.

> Ben: Ateşi yükseliyor. Annesine ulaşamıyorum.

Sonra kapının önüne geri döndüm.

"Laura?"

"Buradayım."

"İyi misin?"

"Biraz daha iyiyim."

"Tamam."

Bir süre sonra kapı açıldı.

Laura üstünü değiştirmiş, rahat kıyafetler giymişti.

Saçları hâlâ nemliydi.

Elimdeki havluyu ona uzattım.

"Al."

Laura havluyu aldı.

"Teşekkür ederim."

"Saçını kurut."

"Tamam."

Laura birkaç adım attı.

Ben hemen yanında yürüdüm ama ona dokunmadım.

Kanepeye oturduğunda yanındaki suyu ona uzattım.

"İç."

Laura bardağı aldı.

"Sen gerçekten bugün..."

"Ne?"

"Hiçbir şeyi bana bırakmıyorsun."

"Yanlış."

"Ne yanlış?"

"Her şeyi sana bırakıyorum."

Laura bana baktı.

"Ne demek o?"

"Sen duşunu kendin aldın. Kıyafetlerini kendin değiştirdin. Şimdi de suyunu kendin içiyorsun."

Laura gülümsemeye çalıştı.

"Ee?"

"Ben sadece yanında duruyorum."

Laura birkaç saniye sustu.

Sonra bardağı dudaklarına götürdü.

Biraz su içti.

Ben de karşısındaki koltuğa oturdum.

"Şimdi dinlen."

"Sen nereye gidiyorsun?"

"Hiçbir yere."

Laura başını kaldırdı.

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten."

"Okula da gitmedin."

"Fark ettin demek."

"Nick."

"Ne?"

"Senin yüzünden devamsızlıktan kalacağız."

"Senin yüzünden."

Laura kaşlarını çattı.

"Ben ne yaptım?"

"Okula gelmeyerek beni de evine getirdin."

Laura birkaç saniye bana baktı.

Sonra istemsizce güldü.

Gülüşü kısa sürdü.

Başını tekrar kanepeye yasladı.

Ben de gülümsememi saklamadım.

"İşte."

"Ne?"

"Gülünce daha iyi görünüyorsun."

Laura'nın bakışları bana döndü.

Bir an sessiz kaldık.

Sonra gözlerini kaçırdı.

"Sen bugün fazla tatlı davranıyorsun."

"Bugün mü?"

Laura bana baktı.

Ben de hemen önüme döndüm.

"Yani..."

"Nick."

"Ne?"

"Hiç."

Laura gözlerini kapattı.

Ben de telefonuma baktım.

Ateşini biraz sonra tekrar kontrol edecektim.

Ama bu kez içimdeki endişeyi saklamaya çalışmıyordum.

Çünkü Laura'nın ateşi yükselmeye devam ederse, ne yapacağımı biliyordum.

Yardım isteyecektim.

Laura'nın yanında kalacaktım.

Ve ne kadar ısrar ederse etsin, bu kez "iyiyim" demesine öylece inanmayacaktım.

Çünkü bazen birinin iyi olmadığını anlamak için onun söylemesini beklemek gerekmiyordu.

Bazen sadece...

yanında kalmak gerekiyordu.

Laura'nın saçlarını kuruturken bir süre hiç konuşmadık.

Elimdeki havluyla saçlarının uçlarını nazikçe kurutuyordum.

"Tamam," dedim. "Bitti."

Laura başını kaldırmaya çalıştı.

Ama vazgeçti.

"Yoruldum."

"Fark ettim."

"Dalga geçme."

"Geçmiyorum."

Laura kanepeye biraz daha yaslandı.

Bir süre öylece oturdu.

Ben de karşısındaki koltukta bekliyordum.

Sonra Laura'nın başı yavaşça yana kaydı.

Omzuma yaslandı.

Bir an kıpırdamadan kaldım.

Laura'nın gözleri kapalıydı.

"Laura?"

Cevap gelmedi.

Uyumuştu.

Omzumdaki ağırlığı hissedince istemsizce gülümsedim.

Bir süre onu uyandırmadan öylece oturdum.

Ama kanepede rahat değildi.

Boynu garip bir açıdaydı.

"Laura."

Hafifçe seslendim.

Hiç tepki vermedi.

Tamam.

O zaman başka çarem yoktu.

Bir kolumu sırtının arkasına, diğerini dizlerinin altına geçirdim.

Laura'yı dikkatlice kucağıma aldım.

Uyandığını sandım.

Ama sadece hafifçe kıpırdandı.

Başını göğsüme yasladı.

"Tamam," diye fısıldadım.

"Uyu."

Yavaşça merdivenlere doğru yürüdüm.

Laura'nın odasının kapısını açtım.

Odaya girince bir an durdum.

Burası...

Laura'ydı.

Bunu anlatmak zor değildi.

Duvarlarda birkaç fotoğraf vardı.

Bir köşede spor çantası duruyordu.

Voleybol ayakkabıları kapının yanında düzgünce bırakılmıştı.

Masasının üzerinde ders kitapları, birkaç kalem ve açık kalmış bir defter vardı.

Yatağının yanında ise bir sürü küçük eşya duruyordu.

Benim gözüm masanın üzerindeki fotoğraflardan birine takıldı.

Laura'nın arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğrafıydı.

Gülümsüyordu.

Ona bakarken istemsizce ben de gülümsedim.

Sonra kucağımdaki kıza baktım.

"Sen gerçekten her yerde aynısın."

Laura mırıldandı.

"Ne?"

"Hiç."

Yatağına doğru yürüdüm.

Onu yavaşça yatağa bıraktım.

Başını yastığa yerleştirdim.

Üzerine battaniyesini çektim.

Bir an odadan çıkacak gibi oldum.

Ama sonra durdum.

Laura'nın odasına tekrar baktım.

Masasının yanında küçük bir kitaplık vardı.

Kitapların arasında birkaç roman, okul kitapları ve bir sürü not defteri duruyordu.

Birinin kapağında Laura'nın el yazısıyla bir şeyler yazıyordu.

Gülümseyerek başımı iki yana salladım.

"Tabii."

Yatağın kenarına oturdum.

Laura hâlâ uyuyordu.

Elimi alnına götürdüm.

Ateşi hâlâ vardı.

Ama en azından yükselmemişti.

İçim biraz olsun rahatladı.

Tam kalkacakken Laura'nın eli hareket etti.

Parmakları bileğime dolandı.

Donup kaldım.

Uyuyordu.

Beni tuttuğunun farkında bile değildi.

Bir süre eline baktım.

Sonra yüzüne.

Beni bırakmıyordu.

Ben de...

Çekmedim.

Yatağın kenarına tekrar oturdum.

"Tamam," diye fısıldadım.

"Buradayım."

Laura'nın eli hâlâ bileğimdeydi.

Başımı yatağın arkasındaki duvara yasladım.

Odanın sessizliğinde bir süre öylece kaldım.

Gözüm tekrar masasına kaydı.

Fotoğraflara.

Kitaplara.

Duvarındaki küçük ayrıntılara.

Laura'nın hayatının, benim hiç görmediğim taraflarına.

Ve ilk defa onun odasında otururken garip bir şey hissettim.

Laura'nın dünyasına ait bu kadar küçük şeyleri görmek...

Sanki onu biraz daha tanıyormuşum gibi hissettiriyordu.

Sonra yatağa baktım.

Laura hâlâ uyuyordu.

Bileğimi hâlâ bırakmamıştı.

Başımı geriye yasladım.

Telefonumu çıkardım.

Melinda'ya kısa bir mesaj attım.

> Ben: Ateşi aynı. Artmıyor ama düşmedi de.
Ben: Şimdilik yanında kalıyorum.

Telefonu sessize aldım.

Laura'nın eline baktım.

Sonra tekrar yüzüne.

"Sen uyumaya devam et."

Fısıldadım.

"Ben buradayım."

Ve o gece...

Laura'nın odasında, yatağının kenarında oturup onun elinin bileğimde kalmasına izin verdim.

Çünkü onu uyandırmaya kıyamıyordum.

Hem de...

Hiç kıyamıyordum.
Laura'nın elini hâlâ bileğimde hissediyordum.
Uyuyordu.
Ateşi hâlâ vardı ama en azından yükselmiyordu.
Bu bile şimdilik yeterliydi.
Başımı kaldırıp odasına tekrar baktım.
Gözüm masanın üzerindeki eşyalarda dolaşırken küçük bir fotoğraf çerçevesinde durdu.
Yatağın kenarından kalktım.
Fotoğrafa doğru birkaç adım attım.
Sonra durdum.
Laura'ydı.
Ama...
Çok küçüktü.
On yaşlarında falandı.
Bir sedyenin üzerinde oturuyordu.
Dizinde büyük bir ortopedik destek vardı.
Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.
Ama buna rağmen kameraya gülümsemeye çalışıyordu.
Fotoğrafa biraz daha yaklaştım.
Kaşlarım çatıldı.
"Bu ne zaman olmuş?"
Laura bana bundan hiç bahsetmemişti.
Fotoğrafı elime almadım.
Sadece birkaç saniye daha baktım.
O küçük kızın yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışıyordum.
Ağlamıştı.
Belli oluyordu.
Ama yine de gülümsüyordu.
Sonra aklıma bir sürü küçük an geldi.
Laura'nın benim dizim ağrıdığında nasıl paniklediği.
Birinin antrenmanda sakatlanmasıyla yüzünün nasıl bir anda değiştiği.
Benim bir yerim ağrıdığında bunu küçümsememe asla izin vermemesi.
Hatta bazen biraz fazla endişelendiğini düşünmüştüm.
Şimdi ise...
Belki de fazla endişelenmiyordu.
Belki sadece biliyordu.
Bir sakatlığın ne kadar korkutucu olabileceğini.
Bir hastane odasını.
Bir sedyeyi.
Ağlamaktan kızarmış gözlerle gülümsemeye çalışmayı.
Fotoğrafa tekrar baktım.
"Sen ne yaşamışsın?"
Sesim istemsizce alçaldı.
Arkamdan hiçbir ses gelmedi.
Laura hâlâ uyuyordu.
Fotoğrafı yerine bıraktım.
Yatağın kenarına geri döndüm.
Bir süre hiçbir şey söylemeden onu izledim.
Sonra elime baktım.
Laura hâlâ bileğimi tutuyordu.
Sanki ben kalkıp gidecekmişim gibi.
Oysa gitmeyecektim.
En azından bugün değil.
Başımı yatağın arkasına yasladım.
Fotoğraftaki küçük Laura gözümün önünden gitmiyordu.
Şimdi bazı şeyler daha anlamlı geliyordu.
Laura'nın sakatlıklar karşısındaki o garip hassasiyeti.
Benim canım yandığında yüzündeki endişe.
Kendi ağrısını bile küçümserken başkasının ağrısına tahammül edememesi.
Belki de kendisini değil...
Bizi korumaya çalışıyordu.
Gözüm tekrar fotoğraf çerçevesine kaydı.
"Demek sen de..."
Cümlemi tamamlamadım.
Çünkü Laura'nın geçmişini bilmiyordum.
Ne olduğunu bilmiyordum.
Sadece o fotoğrafın, onun hakkında düşündüğümden çok daha fazla şey anlattığını biliyordum.
Bir gün ona soracaktım.
Ama şimdi değil.
Şimdi uyuyordu.
Ve ben onun geçmişini kurcalamak yerine, bugün yanında olmayı tercih ediyordum.
Laura uykusunda hafifçe kıpırdandı.
Elimi hâlâ bırakmadı.
Ben de parmaklarımı oynatmadan öylece kaldım.
Gözlerimi kapatmadan önce bir kez daha fotoğrafa baktım.
Küçük Laura'nın yüzündeki o zoraki gülümseme aklımda kaldı.

Sonra nefesi derinleşti.

Parmakları yavaşça gevşedi.

Bileğim serbest kaldığında bir süre hareket etmedim.

Laura'nın gerçekten uyuduğundan emin olduktan sonra yavaşça ayağa kalktım.

"Uyu."

Fısıltıyla söyledim.

"Ben buradayım."

Yatağın kenarından uzaklaştım.

Odamın içinde sessizce dolaşmaya başladım.

Aslında amacım hiçbir şeyi karıştırmak değildi.

Sadece...

Laura'nın odasına ilk defa bu kadar dikkatli bakıyordum.

Ve burada onun hakkında, Laura'nın bana hiç anlatmadığı bir sürü şey olduğunu fark ediyordum.

İlk dikkatimi çeken şey, odanın bir köşesiydi.

Orası resmen küçük bir voleybol köşesiydi.

Bir rafta kupalar vardı.

Bir sürü.

Bazıları küçüktü, bazıları daha büyüktü.

Yanlarında madalyalar asılıydı.

Bazılarının üzerinde tarih yazıyordu.

Bir tanesini elime aldım.

Üzerindeki yazıya baktım.

Laura'nın adı.

Gülümsedim.

"Tabii."

Kupayı yerine bıraktım.

Bir başka rafta eski takım fotoğrafları vardı.

Laura'nın farklı yaşlardaki hâlleri.

Bazılarında küçücük görünüyordu.

Bazılarında saçları dağılmış, yüzü ter içinde kalmıştı.

Ama hepsinde aynı şey vardı.

Gülümsemesi.

Bir fotoğrafı elime aldım.

Laura'nın yanında takım arkadaşları vardı.

Fotoğrafın arkasında bir tarih yazıyordu.

Demek ki yıllardır oynuyordu.

Bunu biliyordum.

Ama bu kadarını bilmiyordum.

"Sen bayağı ciddiye alıyormuşsun."

Fotoğrafı yerine koydum.

Sonra gözüm başka bir şeye takıldı.

Masasının üzerinde küçük bir fotoğraf albümü vardı.

İçinden bir fotoğraf hafifçe dışarı taşmıştı.

Merak edip albümü açtım.

İlk sayfada...

Laura'nın bebeklik fotoğrafı vardı.

Bir an öylece kaldım.

"Hayır."

Fotoğrafa biraz daha yaklaştım.

Gerçekten Laura'ydı.

Minicik.

Yuvarlak yanaklarıyla kameraya bakıyordu.

Fotoğrafa bakarken istemsizce gülümsedim.

"Senin bundan haberin var mı?"

Tabii ki Laura'nın bundan haberi vardı.

Kendi fotoğrafıydı.

Ama nedense bunu ona söylemek komik geldi.

Albümün birkaç sayfasına daha baktım.

Laura'nın çocukluğu.

Doğum günleri.

Ailesiyle fotoğrafları.

Arkadaşlarıyla çekilmiş eski fotoğraflar.

Bir tanesinde Laura'nın elinde küçük bir voleybol topu vardı.

Daha çocuktu.

Ama yine de topu kameraya doğru tutup sanki dünyanın en önemli şeyiymiş gibi poz vermişti.

Başımı iki yana salladım.

"Sen gerçekten değişmemişsin."

Albümü kapatıp yerine bıraktım.

Tam uzaklaşacakken masanın üzerindeki küçük bir şişe gözüme çarptı.

Parfüm.

Şişeyi elime almadım.

Sadece yanından geçerken hafifçe kokusu geldi.

Bir an durdum.

Tanıdık bir kokuydu.

Motor yolculuğundan.

Yanımda otururken.

Kendi kaskımın içinde kalan o kokudan.

Bir anda neden kaskı takarken durduğumu anladım.

"Demek sen..."

Cümlemi tamamlamadım.

Şişeyi olduğu yerde bıraktım.

Sonra kendime kızdım.

"Nick, gerçekten odasında parfüm koklayarak ne yapıyorsun?"

Kendi kendime fısıldadım.

Cevap vermeden odanın başka tarafına geçtim.

Bir rafta kitaplar vardı.

Bir köşede okuldan aldığı belgeler.

Bir sürü küçük not.

Laura'nın hayatı, odasının her yerine dağılmış gibiydi.

Voleybol.

Arkadaşları.

Çocukluğu.

Ailesi.

Başarıları.

Ve daha önce hiç görmediğim yüzlerce küçük ayrıntı.

Bunların hiçbirini bana özellikle anlatmamıştı.

Ben de ilk defa...

Onun hayatının içine böyle küçük bir pencereden bakıyormuşum gibi hissettim.

Sonra yatağa baktım.

Laura hâlâ uyuyordu.

Yüzü sakinleşmişti.

Yanına geri döndüm.

Alnına dokundum.

Ateşi hâlâ vardı.

Ama yükselmemişti.

İçim biraz rahatladı.

Yatağın kenarına tekrar oturdum.

Laura'nın odasına bir kez daha baktım.

Kupalarına.

Fotoğraflarına.

Çocukluğuna.

Ve masanın üzerindeki o küçük parfüm şişesine.

Laura hakkında çok şey öğrenmiştim.

Ama garip olan şuydu...

Bütün bunları öğrendikçe onu daha az değil, daha çok merak etmeye başlamıştım.

Bir gün bütün bu hikâyeleri kendisinden dinlemek istiyordum.

Kupalarını nasıl kazandığını.

İlk kez ne zaman voleybol oynadığını.

O fotoğraftaki küçük kızın neden sedyede olduğunu.

Çocukken nasıl biri olduğunu.

Ve belki...

O parfümün neden tam olarak ona benzediğini.

Yatağın kenarına yaslandım.

Laura uykusunda hafifçe kıpırdandı.

Gözlerimi ona çevirdim.

"Uyanınca bunların hepsini anlatacaksın."

Fısıldadım.

Laura cevap vermedi.

Ben de gülümsedim.

"Kaçış yok."

Sonra sessizce oturmaya devam ettim.

Bu kez onu izlemekten çok...

Onu tanımaya çalışıyordum.

Laura'nın odasında biraz daha dolaştıktan sonra gözüm masanın en alt çekmecesine takıldı.

Çekmece tam kapanmamıştı.

Kapatmak için eğildim.

Tam o sırada defteri gördüm.

Kapağı eskimişti.

Üzerinde hiçbir isim yoktu.

Elimi uzattım.

Sonra durdum.

Bu onun günlüğü olabilir.

Hemen geri çekildim.

"Hayır."

Kendi kendime fısıldadım.

"Okumayacağım."

Çekmeceyi kapattım.

Birkaç adım uzaklaştım.

Ama aklım hâlâ o defterdeydi.

Laura'nın odasında, Laura uyurken onun özel şeylerini okumak...

Yanlış olduğunu biliyordum.

Kesinlikle yanlıştı.

Ama birkaç saniye sonra kendimi yeniden masanın başında buldum.

Defteri elime aldım.

"Son kez."

Kapağını açtım.

İlk sayfalarda günlük şeyler vardı.

Voleybol.

Okul.

Arkadaşları.

Antrenmanlar.

Bazen çok kısa yazılar, bazen uzun uzun anlattığı şeyler...

Sonra bir sayfada durdum.

Bu sayfa diğerlerinden farklıydı.

Yazılar daha düzensizdi.

Bazı kelimelerin üzeri çizilmişti.

Sanki Laura yazdıklarını defalarca değiştirmişti.

Okumaya başladım.

> "Bazen bir insanın yokluğu, varlığından daha çok yer kaplayabiliyor.

Ben onu hiç tanımadım.

Sesini bilmiyorum.

Nasıl güldüğünü bilmiyorum.

Bana hiç 'kızım' dedi mi, onu bile bilmiyorum.

Ama bazen, hayatımda hiç olmayan birini özleyebilir miyim diye düşünüyorum.

Belki özlediğim kişi o değildir.

Belki sadece hiç sahip olmadığım bir şeyi özlüyorum.

Bir babanın kızına nasıl baktığını bilmiyorum.

Birinin beni koşulsuzca korumasının nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum.

Bazen etrafımdaki insanların babalarıyla konuştuğunu görünce, içimde küçücük bir şey sızlıyor.

Sonra geçiyor.

Çünkü insan, sahip olmadığı bir şeye alışabilir mi bilmiyorum ama...

Ben alıştım.

En azından alıştığımı sanıyorum.

Annem benim için her şey.

Bunu değiştirmek istemem.

Ama bazen, sadece bir kez olsun, onun neden gitmediğini merak ediyorum.

Beni istemediği için mi?

Yoksa daha doğmadan önce bile gitmeye karar verdiği için mi?

Bilmiyorum.

Ve sanırım hayatım boyunca bunu bilmeyeceğim."

Defteri tutan elim yavaşça gevşedi.

Bir süre hiçbir şey yapmadan sayfaya baktım.

Laura'nın babası...

Daha Laura doğmadan gitmişti.

Ama ben bunu bir cümleden öğrenmemiştim.

Laura'nın kendi kelimelerinden öğrenmiştim.

Ve bu...

Beklediğimden çok daha ağırdı.

Defteri hemen kapattım.

Bir an gözlerimi kapattım.

Bunu okumamalıydım.

Bunu biliyordum.

Ama artık biliyordum.

Laura'nın hayatında hiç tanımadığı birinin bıraktığı boşluğu.

Ve Laura'nın bunu kimseye anlatmak yerine bir deftere yazdığını.

Defteri yerine koydum.

Çekmeceyi kapattım.

Sonra birkaç saniye öylece kaldım.

Yatağa baktım.

Laura uyuyordu.

Hiçbir şeyden haberi yoktu.

Ben ise artık onun hakkında çok özel bir şey biliyordum.

Ama bunu ona söylemeyecektim.

Asla.

Bir gün...

Eğer Laura bana kendi isteğiyle anlatmak isterse, dinleyecektim.

O gün geldiğinde ona:

"Ben zaten biliyorum."

demeyecektim.

Çünkü bu onun hikâyesiydi.

Ve bunu benden önce kendi anlatmayı hak ediyordu.

Yatağın kenarına geri oturdum.

Laura'nın yüzüne baktım.

Bir süre sonra elimi uzatıp alnına dokundum.

Ateşi hâlâ aynıydı.

Sonra elimi çektim.

İçimden sessizce geçirdim:

"Bir gün bana anlatırsın."

Ve o gün geldiğinde...

Bu kez gerçekten dinleyecektim.
Laura'nın odasında dolaşmaya devam ettim.
Kupalarına, madalyalarına, çocukluk fotoğraflarına baktım.
Sonra yatağın yanındaki koltuğa geri döndüm.
Laura derin bir uykudaydı.
En azından öyle sanıyordum.
Tam oturacakken Laura hafifçe kıpırdandı.
"Nick..."
Başımı ona çevirdim.
"Evet?"
Gözleri kapalıydı.
"Doğum günümü sevmiyorum."
Kaşlarımı çattım.
"Ne?"
Laura gözlerini açmadı.
"Doğum günümü."
Birkaç saniye bekledim.
"Neden?"
Laura'nın kaşları hafifçe çatıldı.
Sanki uykusunun içinde sorumu anlamaya çalışıyordu.
Sonra gözlerini araladı.
"Ne neden?"
"Doğum gününü neden sevmiyorsun?"
Laura bana baktı.
Uykulu gözleriyle birkaç saniye yüzümü inceledi.
Sonra gözlerini tekrar kapattı.
"Çünkü babam gitti."
Bir an hiçbir şey söylemedim.
"Ne?"
"Babam."
Laura yastığa biraz daha gömüldü.
"Ben doğduğum gün gitmiş."
İçimde bir şey durdu sanki.
Laura devam etti.
"Annem anlatmıştı."
Sesi uykuluydu.
"Ben doğmadan önce zaten gitmeye karar vermiş. Sonra ben doğmuşum."
Bir süre sustu.
"Ve o gün..."
Laura'nın sesi daha da kısıldı.
"Gitmiş."
"Laura..."
"Benim babam yok."
Bunu öyle sakin söylemişti ki...
Sanki yıllardır bu cümleyi söylemeye alışmıştı.
"Hiç olmadı."
Ona baktım.
Laura gözlerini açtı.
Bu kez bana gerçekten bakıyordu.
"Ben onu hiç görmedim."
Sessizlik.
"Hiç tanımadım."
Gözlerini kaçırdı.
"Nasıl biri olduğunu bile bilmiyorum."
"Laura, ben—"
"Doğum günümden nefret ediyorum."
Sözümü kesti.
"Çünkü herkes doğduğum için mutlu oluyor."
Bir an durdu.
"Ben de mutlu olmaya çalışıyorum."
Gözleri yeniden kapandı.
"Ama aynı gün babamın gittiğini de biliyorum."
Boğazım düğümlendi.
Laura'nın sesinde ağlamak yoktu.
Belki de bu yüzden daha ağırdı.
Çünkü bunu o kadar uzun zamandır taşıyordu ki...
Artık anlatırken bile ağlamıyordu.
"İki hafta sonra."
Gözlerimi ona çevirdim.
"Ne?"
"Doğum günüm."
"İki hafta sonra mı?"
Laura başını hafifçe salladı.
"On dört gün."
Sonra gözlerini açmadan ekledi:
"Kutlama yapma."
"Tamam."
"Parti falan istemiyorum."
"Tamam."
"Kimseye de söyleme."
"Söylemem."
Laura birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra çok küçük bir sesle:
"Doğduğum günün güzel bir gün olduğunu düşünmek istemiyorum."
Bu cümleden sonra sustu.
Gözleri tamamen kapandı.
Uykuya geri dönmüştü.
Ben ise...
Olduğum yerde kaldım.
Laura'nın son söylediği cümle kafamın içinde dönüp duruyordu.
İki hafta.
İki hafta sonra onun doğum günüydü.
Ve Laura benden hiçbir şey istememişti.
Hatta tam tersine, kutlamamamı istemişti.
Ama ben onun ne istediğini artık biliyordum.
Güzel bir anı.
Babasının gittiği günü değiştiremezdim.
Geçmişi silemezdim.
Ama belki...
O güne yeni bir şey ekleyebilirdim.
Laura'nın doğum gününü, hayatındaki en kötü günlerden biri olmaktan çıkarıp...
kendi günü yapabilirdim.
Yatağın kenarından kalktım.
Laura hâlâ uyuyordu.
Kapıya doğru yürüdüm.
Sonra durup arkamı döndüm.
"İki hafta."
Fısıldadım.
"Tamam."
Laura beni duymadı.
Ama ben kararımı vermiştim.
Bu kez onun doğum gününü kimse mahvetmeyecekti.
☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆
Bölüm sonuu. Evett bu baya uzun bir bölüm oldu söz verdiğim gibi. Bence güzel ilerliyorr yeni bölüm için kitabı takip etmeyi ve bölümü beğenmeyi unutmayınn.
Kendinize çokkk iyi bakınn🪽
Tt hesabım: lavinnwq2