8. bölüm · Son şans
8
İkimiz de gergindik. Barış, ellerini kenetlemiş gözlerini denize dikmişti; bense sadece onun gerginlikle sıklaşan parmaklarını izliyordum. Bir an önce konuyu açsın, düğüm nerede koptuysa orada çözülsün istiyordum. Her şeyi o gün konuşup halletmek, sonrasında da bu konunun üzerini bir daha açılmamak üzere kapatmak niyetindeydim.Barış, derin bir nefes alıp arkasına yaslandı ve bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Bendeki gerginliği fark etmesin diye ben de usulca geriye çekildim, duruşumu dikleştirdim. Benden bir adım mı bekliyordu, yoksa gerçekten konuşulacak bir şey kalmamış mıydı? Belki de kafamın içinde kurup kurup durduğum kendi kuruntularımla savaşıyordum, kimbilir... Barış’tan hiçbir hamle gelmeyince, aramızda biriken o ağır sessizliği bölmek için elimle ağzımı kapatıp hafifçe öksürdüm. Suskunluktan boğazım bile kurumuştu resmen.
— Bir şey içecek miyiz, yoksa gün boyu böyle tek kelime etmeden denize bakıp duracak mıyız?
Barış zaten benden çıkacak tek bir kelimeyi bekliyormuş gibi anında harekete geçti. Bir şeyler içmek istediğimi belirtmemle birlikte kolunu kaldırıp uzaktaki garsona işaret etti. Masamıza bir su, iki de çay söyledi. Aslında sesini bile çıkarmadı; eliyle, koluyla garsona tam olarak ne istediğimizi bir çırpıda anlatıverdi. Bu sessiz tiyatro bir anda bana o kadar komik geldi ki, az önceki kasvetli havayı unutup kıkırdayarak Barış’a baktım.
— Gerçekten adamın masaya gelmesini beklemek varken ses çıkarmadan sipariş vermeyi mi seçtin?
— Alt tarafı bir çayla su söyleyecektik, ne gerek var adamı buraya kadar yormaya?
Hâlâ ciddiyetini koruyan tavrına bakarken içimden geçirdim: Erkekleri gerçekten anlayamıyordum.
