6. bölüm / 6
Soğuk SafhaMimar'ın Sahafı
Bölümler 6Şu an: Mimar'ın Sahafı
"Buyurun efendim."
Levi’nin dudaklarından keyifli bir kahkaha süzüldü. Karşısında iki tehlikeli figür duruyordu: Keskin yüz hatlarını vurgulayan esmer teni ve yosun yeşili bakışlarında tehlikeli bir sakinlik taşıyan ‘Nagini’ lakaplı Tara Magar ile geniş omuzları, açık cildine tezat oluşturan çelik grisi gözleri ve dağınık kumral saçlarıyla ‘Fırtına Süvarisi’ Gale Palmer.
En ufak bir hatanın bile lüksü yoktu burada; Winona Harkness tekerlekli sandalyesiyle kapıdan eşiğinden içeri süzüldüğünde Levi bunu her hücresiyle kavradı. Ağır, hacimli dökülen koyu renk kıvırcık saçları ve kusursuz giyimiyle heybetli bir bütündü Winona. Ne var ki yüzünün sağ tarafına çöken o kırılmaz, kısmi felçli ifadesizlik; bu otoriter ve soluk tenli kadına karanlık bir gizem katıyordu.
"Buraya bizi boşu boşuna çağırıp vaktimizi çalmamışsındır umarım."
Gale; sessiz, ketum ve cüssesinin getirdiği o doğal heybetle dikilen bir adamdı. Ağzından nadiren laf çıkar, çıktığında da tam olarak bu etkiyi bırakırdı: Muhatabını afallatacak türden buz gibi bir soğukluk. Sesindeki tınıyı olabildiğince nazik bir tona bürümeye çalışan Levi, "Dondurmacı’nın kim olduğunu buldum," diye ekledi aceleyle.
Gür kıvırcık saçlı kadının tek kaşı havalanırdı imkanı olsa; fakat yüzü ona ihanet ediyor, mimiklerine yine geçit vermiyordu.
"Levi, eğer bizi oyalıyorsan akıbetinin ne olacağını çok iyi biliyorsun," dedi Tara. Yaslandığı duvardan yavaşça doğruldu. Yılanı andıran akıcı bir kavisle yükseldi eli; yüzünün sağ tarafını gölgeleyen simsiyah, ip gibi düz tutamları geriye itti. Tara’nın bu ufak ama tehditkâr hamlesiyle Levi’nin nabzı kontrolden çıktı. Kolundaki akıllı saat bileğinde sertçe titreyip ekranında kırmızı bir uyarı ışığı yaktı.
"Göstersene," dedi Winona. Sesi soğuk ama pürüzsüz bir bıçak gibiydi.
Levi hemen önündeki çift monitörden indirdiği videoyu oynattı. "Kamera tam bu noktada donuyor," diyerek ekranda aniden oluşan görüntü kaymasını işaret etti. "Gördünüz mü?" Parmağı, ekranda beliren ve saliseler içinde kaybolan o koyu kızıl saçlı kadına odaklandı. "Bu o... Diğer görüntülerdeki gibi, girdiği her yerde kamera sistemi arızalanıyor."
Gale ağzında biriken tükürüğü odanın bir köşesine savurdu seslice. "Bir bok anlamadım. Net konuş."
Winona felçli yüzünün elverdiği kadarıyla dudaklarını birbirine bastırırken, Tara’nın pürüzsüz dudakları tiksintiyle büküldü. "Sana bunu yapma diye elli kere söyledim... İğrençsin Gale!"
"İsteyerek yapıyorum sanki, iğrenç bir ta—" Gale sözünü yarıda kesti. Devamını getirmeyi tam bir oksijen israfı saydı o an. "Bırakın şimdi benim tükürüğümü! Karşımızda duran çocuk lafı dolandırıp duruyor. Zaten sizin amacınız adamı bulmak değil miydi?"
"Güya sadece Nona ile ben peşindeyiz! Bizim kadar sen de bu bataklıktasın... Dışarıdan biri gibi konuşmayı kes lütfen."
"Neyse!" dedi Winona. İkisinin arasındaki sürtüşmeyi tek bir kelimeyle, giyotin gibi kesti attı. "Tanıdık başka bir detay bulabildin mi peki? Onu ayırt edebileceğimiz somut bir şey? Saçları koyu kızıla boyalı, eldiven takıyor; bunları zaten biliyoruz. Başka?"
Levi, üzerindeki o ağır baskı biraz olsun hafifleyince rahat bir nefes verdi. "Bu sinyal izini takip edip adamları peşine taktığımızda kimliğini nihayet tespit ettik."
"Düşündüğüm kişi mi?"
Winona kafasını yavaşça Tara ve Gale’e çevirdi. Ardından yüzüne, o ifadesizliğin arkasından sızan ürpertici ve belli belirsiz bir tebessüm yerleşti.
Levi başka bir pencere açarken Moore Diamonds'ın şaşaalı manşetleriyle birlikte Kristen'ın fotoğraflarını ana ekrana yansıttı.
"Kristen Moore," dedi Levi gururla.
Winona’nın gözleri ekrandaki kızıl saçlı, soğuk bakışlı kadına çivilendi. Yüzünün felçli olmayan sol tarafında belli belirsiz bir seğirme oldu. "Yıllardır aradığımız mühür... Moore ailesinin şımarık mirasçısında saklıymış demek."
"Güzel kadınmış..." dedi Gale. Bunu demesiyle odadaki herkes anında başını ona çevirdi. İçinde garip bir kıpırtı belirirken, hafifçe geriye çekilip savunmaya geçti. "Ne bakıyorsunuz öyle?"
"Şaka mı yapıyorsun sen ya?" diye çıkıştı Tara, tiksintisini gizlemeye gerek bile duymadan. "Avımızın tipine puan vermek için mi buradayız Gale?"
Gale omuz silkti. "Gerçekleri söylüyorum sadece. Görsem sokakta 'Dondurmacı' demem."
...
Arabada öylece oturan Kristen, dakikalardır Jackson'ı bekliyordu. Sıkıntıdan bunalarak eline aldığı telefonuna şöyle bir baktıktan sonra cihazı yine yanına bıraktı. Huzursuzca eldivenleriyle uğraşıyor, bakışlarını sürekli dışarı çevirip adamın gelip gelmediğini kontrol ediyordu.
Kırklı yaşlarının başında olan şoför Thomas, ortamdaki gerginliği yumuşatmak istercesine boğazını temizleyip dikiz aynasından arka koltuktaki kadına baktı. Gözleri, öğle güneşinin altında eriyen çikolata misali parıldıyordu.
"Bir sorun yok değil mi, Bayan Moore?"
Bu ses, Kristen’ın kulaklarına sanki suyun metrelerce altındaymışçasına boğuk ve uzak bir uğultu halinde ulaştı. Thomas aynı seslenişi ikinci kez yinelediğinde, kadının zihnini saran o kalın sis perdesi yavaşça aralandı.
"Ah, şey... Özür dilerim, ne dediniz?"
Thomas durumun tuhaflığını bozuntuya vermemeye çalıştı. "İyi misiniz Bayan Moore? Renginiz solmuş sanki."
Kristen gergince eldiveninin parmak uçlarını çekiştirdi. Kumaşın altındaki parmakları, o tanıdık ve dondurucu hisle yeniden uyuşmaya başlamıştı. "İyiyim Thomas, sadece..." Bakışlarını bir kez daha arabanın karartılmış camından dışarıya, caddenin kalabalığına dikti. "Sadece biraz yorgunum."
"Aman diyeyim efendim," dedi Thomas, aynadan samimi bir tebessüm göndererek. "Babanız sağ olsaydı bu kadar çalışmanıza asla müsaade etmezdi. Bir de şu... 'misafirimiz' gelebilseydi..."
Şoförün lafı henüz bitmemişti ki arka kapı aniden açıldı. Dışarının soğuk rüzgârıyla birlikte içeriye Jackson’ın gamsız ve tekinsiz enerjisi doldu. Adam rahat hareketlerle içeri süzülüp kapıyı gürültüyle kapattı; elindeki kâğıt kahve bardağını Kristen’a doğru uzattı.
"Kader bugün bana torpil geçiyor galiba, nereye baksam gözüm bayram ediyor. Gerçi herkesin tarzı farklıdır, değil mi?" Gözlüklerini hafifçe burnundan kaydırıp kadını süzdü. "Seni 'soğuk güç' kategorisine yerleştiriyorum."
"Kategorilendirmelerinden çok sıkıldım, Holmes," dedi Kristen. Sesi, klimadan süzülen havadan bile daha keskin ve mesafeliydi. "Ayrıca beni tam otuz dakikadır burada bekletiyorsun."
Bardağı sımsıkı kavradı. Thomas dikiz aynasından pürdikkat onları izlerken gergince boğazını temizledi. "Sürmemi ister misiniz Bayan Moore?"
"Lütfen Thomas," dedi Kristen, Jackson’a attığı dondurucu bakışları bir an bile yumuşatmadan. "Hemen gidelim. Söylediğim adrese."
Aralarındaki bölme camını matlaştıracak düğmeye bastı. Cam kararırken adama döndü: "Kimseye dokunmadın, değil mi?"
Jackson’ın yüzüne arsız bir tebessüm yerleşti. "Dokunmadım tabii ki... Unutur muyum? Mesajda tembihlemiştin ya."
Adamın bu umursamaz rahatlığı, Kristen’ın şakaklarında ince bir sızı başlattı. Elindeki karton bardağı yuvasına sertçe bıraktığında, eldiven kumaşının altından sızan o hafif buzul hissi bardağın dış yüzeyinde buğulu bir katman oluşturdu.
"Benimle dalga geçmeyi kes Jackson," dedi Kristen. Sesi artık bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Bu bir oyun değil. Sokakta yürürken rastgele birine dokunsan, o insanın hayatını karartırsın. Sadece beş dakika önce o elinle kahve aldın sen!"
Jackson kolunu rahatça koltuğun arkalığına uzatıp göğsünü kadına doğru döndürdü. Gözlüklerini ceketinin iç cebine sıkıştırırken dudaklarındaki sırıtış yerini muzip bir alaya bıraktı.
"Centilmenliğimizden ödün vermiyoruz diye bana biyolojik silah muamelesi yapmana gerek yok. Bardağı peçeteyle tuttum. İşteyken de öyle her önüne gelenle el sıkışmıyorum zaten. Senin gibi soğuk davranmak yerine temastan kaçınarak da sıcak biri olunabiliyor yani."
Sağ elini kaldırıp parmaklarını yavaşça açıp kapattı. Derisinin hemen altında, derinlerde gizlenen o mavi-beyaz şimşek izleri belli belirsiz parıldayıp söndü. "Hem bak... Elimde hiçbir sorun yok. Gayet sıcak, gayet işlevsel."
"Şimdilik..." dedi Kristen hırsla, gözlerini adamın sağ eline dikerek. "Şimdilik..."
Jackson, kadının yüz ifadesini süzüp alaycı bir kahkaha patlattı. Eli, kendi kahvesine uzandı. Bardağı kaldırdığında ilk andaki o ideal sıcaklığın biraz yok olduğunu fark edince içten içe keyiflendi. Ancak kahveyi dudaklarına götürdüğünde beklediği o yakıcı lezzet yerine ılık bir sıvıyla karşılaşınca midesi bulandı. Ona göre bir şey ya alev gibi sıcak olmalıydı ya da buz gibi soğuk... Ilık şeylerden nefret ederdi.
"Ne oldu?" dedi Kristen, adamın yüzünü buruşturduğunu fark edip tek kaşını kaldırarak.
Jackson bardağı hemen dudaklarından çekip tiksintiyle baktı. "Ilık bu, baya sıcak bir şey almıştım ben" dedi, sanki zehir içmiş gibi. "Hatta ılıktan da öte... Kararsız bir sıcaklık. Bir şey ya alev gibi olmalı ya da buz gibi. Ortası tam bir fiyasko."
Kristen dudaklarının kenarını hafifçe kıvırarak bakışlarını dışarıya çevirdi. "Seni dondurmamı tercih ederdin yani?"
"En azından bir duruşu olurdu," dedi Jackson, bardağı eski yerine bıkkınlıkla geri bırakırken. "Hazır elin değmişken buz falan çıkarıp biraz soğutsana şunu."
"Kahvene dokunmadım bile, Leanard," dedi Kristen, mesafeli ve soğuk bir tonla.
"Ah tabii, aptalım ben zaten, görmüyorum..." dedi Jackson bilmiş bir edayla. "Arabaya girdiğimde kahvemi sana uzattım, o arada ılık yapmışsındır soğuta soğuta. Az önce kendin dedin zaten, 'Dondurmamı mı isterdin?' dedin. Aynen bunu söyledin!"
"İyi yapmışım, ellerime sağlık," diye ekledi Kristen. Dudaklarına sinirle harmanlanmış, alaycı olmaya çalışan ama bunu pek de başaramayan çaresiz bir gülüş yerleşti.
"Hah! Yani itiraf ediyorsun. Sana hiç yakıştıramadım Bordo."
"Sessiz ol artık," dedi Kristen. Sesi bu kez tartışmayı kesin olarak bitiren, buz gibi bir otoriteye kavuşmuştu.
Ne gariptir ki Jackson, sahaf dükkânına varana kadar tek kelime etmedi. Kadının damarına basmadan duramayan adam, bu kez odağını değiştirmeyi seçmişti. Başlarda kontrol etmekte zorlansa da kendi kahvesine gizlice buz gücünü uygulaya uygulaya onu enfes bir soğuk kahveye dönüştürdü. Kristen’ın kendi gücünü ona bulaştırması her ne kadar lanet gibi olsada yararlarının olduğu inkar edilemezdi en azından Jackson böyle düşünüyordu. Yol boyunca da afiyetle höpürdeterek içti kahvesini.
Thomas aracı tarihi taş binalarla çevrili, tenha bir sokağın kenarına doğru yavaşça yanaştırdı. Ön tarafta, ahşap tabelasında yıpranmış altın sarısı harflerle "Mimar'ın Sahafı" yazan eski bir dükkân duruyordu.
"Geldik efendim."
Jackson, bardağın dibinde kalan son damlayı öyle bir gürültüyle çekti ki, Maybach’ın sessiz kabinindeki huzur bir anda darmadağın oldu. Kristen ters ve ölümcül bir bakışla adama döndüğünde, Jackson boş kâğıt bardağı sol eline alıp dudaklarını sildi. Yüzünde, az önce dünyayı kurtarmışçasına büyük bir tatmin ifadesi vardı.
"Harikaydı," diye fısıldadı Jackson, gözlüklerini yeniden takarken. "Gerçekten ellerime sağlık."
"Çık dışarı, Holmes," dedi Kristen dişlerinin arasından.
Şoför Thomas alelacele inip arka kapıyı açtı. Dışarı adım attıklarında öğle güneşinin sıcaklığı yüzlerine çarptı. Sokağın köşesindeki dükkânın kırık tabelasından sarı, titrek bir ışık yayılıyor; yıpranmış tabela rüzgârda hafifçe gıcırdıyordu Kristen bu yüzden dişlerinin gıcırdadığını hissetmişti.
Dükkânın vitrininde üst üste yığılmış sararmış kitaplar ve antika objeler loş bir ışık altında süzülüyordu.
Kristen eldivenlerini hırsla düzeltti. Jackson’a dönüp işaret parmağını adamın göğsüne doğru uzattı:
"Beni iyi dinle. İçeri girdiğimizde sadece ben konuşacağım."
Jackson kaşlarını kaldırıp göğsüne dayanan o eldivenli parmağa baktı. Yüzündeki o pervasız tebessüm bir milim bile gerilemedi.
"Uslu bir çocuk olacağım söz."
Kristen derin ve gergince bir nefes alarak ahşap kapının pirinç tokmağını çevirdi. Kapının üzerindeki pirinç çan ince, pürüzsüz bir çınlamayla sokağın sessizliğini böldü.
İçeri adım attıklarında genizlerini yakan o yoğun eski kâğıt, toz ve kurumuş mürekkep kokusu karşıladı onları. Tavana kadar uzanan ahşap raflar; sararmış el yazmaları, deri ciltli antik kitaplar ve ne işe yaradığı belli olmayan küflü pirinç objelerle doluydu. Dükkânın derinliklerinden, antika bir sarkaçlı saatin düzenli tik-tak sesleri geliyordu.
Rafların arasından, belini hafifçe bükmüş, gümüş çerçeveli gözlüklerinin üstünden onlara bakan yaşlı bir adam belirdi. "Bugün açık değiliz" Sesi, birbirine sürtünen kuru yaprakların çıkardığı o pürüzlü fısıltıyı andırıyordu. Başını kaldırmadan, masanın üzerindeki kitabı okumaya devam etti.
Kristen bir adım öne çıktı. Sesine, o alışılagelmiş otoriter tonunu yüklemeye çalışsa da içindeki çaresizliği gizlemekte zorlanıyordu.
"Kitap satın almaya gelmedik Rochota. Yardıma ihtiyacım var... Zamanım tükeniyor."
İhtiyar büyücü, gümüş çerçeveli gözlüğünün üstünden bakışlarını yavaşça Kristen’a kaydırdı. "Mimar'ı görmek istiyorsun, yanlışım mı var?"
"Yanlışın yok," dedi Kristen, adama doğru bir adım daha atarak. "Onunla hemen görüşmem gerek. Bu hayati bir mesele."
Rochota elindeki yıpranmış cildin kapağını ağır ağır kapattı. Çıkan hafif toz bulutu masanın üzerindeki loş ışıkta süzüldü. Bakışlarını Kristen’dan çekip hemen arkasında, elini cebine sokmuş gamsızca etrafı inceleyen Jackson’a kaydırdı. "Kim bu soytarı?"
"Soytarı mı? Aslında 'biyolojik tehlike' veya 'şanslı müşteri' denmesini tercih ederim Gandalf. Ama hakkımı yeme, giyim kuşamım gayet yerinde."
"Holmes, çeneni kapat!"
"Adam ilk dakikadan mesleki itibarımı zedeledi," dedi Jackson gamsızca omuz silkerken.
Ancak Kristen’ın parmakları Jackson’ın koluna bastığı an, dükkânın loş havası bir anda değişti. Kristen’ın eldiveninin altından ince bir buhar yükselirken, Jackson’ın sağ bileğinin altında, derinin derinliklerine gizlenmiş mavi-beyaz şimşek izleri belirsizce parıldayıp söndü.
Rochota’nın gözleri o temas noktasına kilitlendi. Yüzündeki o küçümseyici ifade yavaşça silinirken gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Kuru ve kemikli parmakları masanın ahşap yüzeyine hafifçe vurdu.
"Demek biyolojik tehlike..." dedi Rochota, sesi bu kez alaydan uzak, tekinsiz bir ciddiyetle yankılandı. "Sen farkında değilsin galiba delikanlı; nasıl bir felaketin ortasına düştüğünden... Birbirinize düğümlenmiş gibisiniz ama bakıp göreceğiz."
Masanın üzerindeki ahşap kalem kutusunu karıştırıp içinden eski bir kurşun kalem çıkardı. Tek bir hamlede kalemi ortadan ikiye böldü ve parçaları masanın üzerindeki girintilere tam oturtarak yerleştirdi. O anda ahşap yüzeyin altından, sanki ışık saçan kılcal damarlar yayılıyormuşçasına bir parıltı süzüldü.
Arkasında yer alan devasa kütüphanenin raflarından dört kalın cilt gıcırtıyla öne doğru fırladı. Yaşlı adam seri adımlarla kitapların yerlerini birbiriyle değiştirdi; dudaklarının arasından antik, anlaşılmaz birkaç kelime fısıldadı. Devasa kütüphane, gizli bir geçidin ağır kapısı gibi gıcırdayarak geriye doğru açıldı.
"Sana beni rahatsız etme dememiş miydim Rochota?!" diye tiz, huysuz ve taş duvarlarda yankılanan pürüzlü bir ses yükseldi aşağıdan.
Rochota hiçbir şey söylemeden ilerledi. Onlar attıkları her adımda ayaklarının altında beliren sapsarı büyü damarlarının titrek ışığıyla aydınlanan taş merdivenlere doğru yöneldiler. Jackson ve Kristen da yaşlı adamın peşinden içeri adım attı. Merdivenlerden aşağı indikçe havadaki nem oranı artıyor, burunlarına yanık ot ve ıslanmış toprak kokusu geliyordu.
"Vay be," diye fısıldadı Jackson, etrafındaki taş işlemeleri incelerken. "Adam sahafın altına batık şehir kurmuş. Bordo, buranın kirası yukarıdakinden pahalıdır, söyleyeyim."
"Çeneni tut, Holmes," diye fısıldadı Kristen dişlerinin arasından. Yüzü gerginlikten kireç gibiydi.
Merdivenlerin sonunda, yüksek tavanlı, etrafı küreler, kristaller ve havada asılı duran mühür haritalarıyla dolu dairesel bir mahzene ulaştılar. Rochota, kapıdaki boncuklu sinekliği elinin tersiyle yana itti. Odaya adım attıkları an, zamanın dışına çıkmış gibi hissetmişti Jackson. Yüksek kemerli vitray pencereden süzülen güneş ışığı, odanın loşluğunu bir anda rengârenk bir rüyaya dönüştürüyordu. Kırmızı, turkuaz ve altın sarısı ışık huzmeleri, eski ahşap parkelerin üzerinde adeta canlı birer renk nehri gibi akıyordu. Havada süzülen minik toz taneleri, ışık hüzmelerinin arasında küçük yıldızlar gibi parıldıyor; koyu renkli duvarlar bu büyüleyici renk oyununa sessizce ev sahipliği yapıyordu.
Ama burası bodrum katı değil miydi? diye düşündü Jackson. Nereden geliyordu ki bu güneş ışığı?
Onlara seslenen o tiz sesin sahibi olan kadın, koyu renk eldivenli elleriyle duvağını yavaşça araladığında, yüzündeki kusursuz ve mesafeli ifade ortaya çıktı. Kulaklarından sarkan lacivert taşlı iri küpeler, loş ışıkta hafifçe parıldıyordu. Göğsünü sımsıkı saran korse ve mor yaprak desenleriyle bezenmiş koyu renk elbisesi içinde hem tehditkâr hem de son derece zarif duruyordu. Gözlerindeki derinlik, tülün üzerindeki minik yıldız motifleriyle birleştiğinde adeta gece gökyüzünün canlı bir siluetine dönüşüyordu.
Kristen'ın kaşları çatıldı. "Mimar nerede?" diye sordu, şüphe dolu bir tonla.
Kadın hafifçe gülümsedi. "Karşında duruyorum ya kuzum... Hangi Mimar'dan bahsediyorsun?"
"Önceden buraya geldiğimde sen burada değildin."
"Ah, birileri sistemden bahsetmemiş sana..." dedi kadın, boynunu ani ve keskin bir hareketle kütletirken. "Ne kadar zaman önce geldin buraya?"
"Yedi yıl oldu galiba..."
Kadın, tülün altındaki dudaklarında beliren kederli ve kıvrımlı bir tebessümle başını yavaşça iki yana salladı. "Yedi yıl... Bu şehir ve bu mahzen için koca bir asır demektir kuzum. Bahsettiğin o yaşlı adam hayırsız abim olur kendisi, unvanını ve bu sahafın yükünü bana devredip karanlığa karışalı çok oldu. Buradaki 'Mimar' tek bir insan değil."
Jackson, gözlüklerini burnundan hafifçe kaydırıp araya girdi. "Yani şirket içi terfi ve nöbet değişim sistemi var, harika..."
Kristen elinin tersiyle Jackson'ın ağzını kapattı. "Sen sus."
Jackson, Kristen'ın eldivenli elini yüzünden hafifçe itip dudak büzdü. "Tamam, sustum... Kurumsal eleştirilerimi sonraya saklıyorum."
Mimar kadın bakışlarını ikisi arasında ağır ağır gezdirdi. Bakışlarındaki o soğuk, rahatsız edici merak derinleşirken dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm kıvrıldı.
"Pek gerginsiniz..." dedi kadın, sesi pürüzsüz ama kulak tırmalayan hafif bir tınıyla alçalırken. "Aramızda kalsın, ikinizin etrafındaki hava sanki bir felaket patlamaya can atıyormuş gibi kokuyor. Söyleyin bakalım kuzum... Sevgiline gizlice bağlanma büyüsü falan mı yaptın? Eğer bunun için geldiysen çözümü gayet basi—"
"Ne! Hayır!"
İkisi de aynı anda ve yüksek bir sesle bunu dile getirince Mimar kadın hafifçe irkildi.
"Oha," dedi, sesi bir anda sertleşerek. "Lafımı bölmeyin bir daha!"
Jackson bakışlarını çabucak odanın başka bir köşesine çevirip ıslık çalma numarası yaparken, Kristen hafifçe mahcup bir tonla, "Kusura bakmayın..." diye mırıldandı.
Mimar kadın, gözlerini ikisinin üzerinde gezdirip elit ve hafif azarlayıcı bir edayla boğazını temizledi. Lacivert küpeleri başını her sallayışında ışığı kırıyordu.
"Terbiye de kalmamış yeni nesilde," diye mırıldandı. Pencerenin dibindeki minderli kısma doğru yöneldi; bağdaş kurup oturduktan sonra koyu renk eldivenli parmaklarını ahşap zeminin üzerinde sabırsızca tıkırdatmaya başladı. "Her neyse... Madem aşk meşk işleri değil, ne demeye kapıma dayandınız? Sadede gel kuzum, zamanımı çalma."
Kristen derin bir nefes alıp üstündeki mahcubiyeti hızla sıyırdı. Mimar'ın oturduğu yere doğru ilerleyip tam karşısındaki mindere oturdu.
"Bu adamın zihnindeki her şeyin silinmesini istiyorum," dedi Kristen, sesi yeniden o soğuk ve kararlı tonuna bürünerek. "Son birkaç günü, şehirde yaşananları ve en önemlisi... beni tamamen unutacak."
Jackson kaşlarını kaldırıp gamsızca omuz silkti. "Beni duymamazlıktan gelmeyin ama 'Tamamen unutacak' derken lisedeki utanç verici anılarımı da silebilirseniz hayır demem, Sayın Mimar."
Mimar kadın, Jackson’ın gamsız esprisini tamamen duymazdan geldi. Minderin üzerinde hafifçe öne eğilip gözlerini Kristen’ın yüzüne dikti. Bakışlarındaki o tekinsiz merak, yerini buz gibi bir profesyonelliğe bırakmıştı.
"Neden yapayım bunu?" dedi kadın, sesi mahzenin loşluğunda pürüzsüz ama keskin bir tonda yankılanarak. "Sebebi ne? Anlat bana her şeyi, ona göre bir çözüm bulayım."
Bölüm etkileşimi
