4. bölüm / 6
Soğuk SafhaFelaketle Flört
Bölümler 6Şu an: Felaketle Flört
"Sen..." dedi Jackson. Sesi pürüzlü, şaşkın ve kısıktı. Adımlarını tereddütle öne doğru attı. "O neydi lan öyle?"
Kristen arkasına döndüğünde yüzü adeta bir ölü kadar beyazlamıştı. Dudakları titriyor, sağ elini göğsüne bastırmış nefes almaya çalışıyordu.
"Hiçbir şey görmedin... Hemen arkana dön ve yürü!"
"Ne demek hiçbir şey görmedin?! Elinden buz çıkıyor senin!"
Kristen cevap vermek ve kavga etmeyi tercih etse de burada duramazdı. Eldivenlerini çıkarıp elini boğazına bastırırken hızla yürümeye başladı.
Jackson sesini yükselterek peşine düştü: "Nereye gidiyorsun?!"
"Kapa çeneni ve peşimden gel!" diye bağırdı Kristen. Kaza yerinden yükselen sesler ve kornalar caddede yankılanmaya başlamıştı. Şok geçiren sürücü araçtan inmeden, birilerinin ellerinde kameralarla sokağa dökülmesinden önce buradan kaybolmak zorundaydılar. Kristen karanlık ara sokağa doğru koşmaya başladı.
Jackson bir anlık tereddüdün ardından onun peşinden fırladı. İkisi de karlı ara sokakta, buz tutmuş kaldırımlara basarak hızla koşuyorlardı. Nefes nefese bir bina boşluğuna, karanlık ve korunaklı bir geçide dalarak duvarın dibine sindiler.
Kristen sırtını soğuk tuğla duvara yaslayıp soluk soluğa ellerini boğazına bastırmayı sürdürdü. Jackson ise ellerini dizlerine koymuş, hem koşmaktan hem de az önce şahit olduğu şeyin akıl almazlığından nefes nefese kalmıştı. Başını kaldırıp gözlerini Kristen’a dikti.
"Sen neydin öyle?!" diye bağırdı Jackson, sesini kontrol edemeyerek. "Ne tür bir varlıksın sen?! Fae misin, peri misin, nesin sen?!"
"Bağırma diyorum sana!" diye gürledi Kristen; dondurucu ve öfkeli bir fısıltıyla adamın üzerine yürüyerek. "Gördüğün hiçbir şey mantıklı değildi, anladın mı? Yansımaydı, illüzyondu, ne boksa o! Ve eğer o çeneni tutmazsan—"
"Ne illüzyonu Kristen, ne anlatıyorsun sen?!" diye sözünü kesti Jackson, ellerini havaya kaldırarak. Yüzündeki ifade tam bir çıldırmışlık haliydi. "Sen beni çocuk yerine mi koyuyorsun, aptal mıyım ben?"
"Ne yalan söyleyeyim, öylesin! Ama sana çocuk demek çocuklara hakaret olur."
"Lafımı dolandırma, en azından yaratık değilim!"
"Kelimelerine dikkat et!"
"Etmeyeceğim."
"Edeceksin."
"Etmeyeceğim!"
"Edeceksin dedim! Çünkü o çok bilmiş çeneni tutmazsan, birazdan buraya gelecek polislerle ve gazetecilerle muhatap olan sen olursun! Ve ben senin o 'harika' kariyerini tek bir kelimemle bitiririm!"
"Dene bakalım," dedi Jackson, fısıltı kadar yakın ama bir o kadar umursamaz bir tonla. "Beni tek bir kelimenle bitir, ben de seni tek bir parmak hareketimle magazin sayfalarına taşıyayım. Nasıl plan? Bence 'Buz Kraliçesi ve Dondurulmuş Gıda Ettiği CEO' başlığına basın bayılır."
Kristen, Jackson'ın "dondurulmuş gıda" lafı üzerine çenesi kilitlenmiş halde adama öyle bir baktı ki, aralarındaki hava kelimenin tam anlamıyla birkaç derece daha soğudu. Adamın korkmak bir yana, durumu magazin malzemesi yapacak kadar umursamaz olması sigortalarını attırmak üzereydi.
"Sen..." dedi Kristen, dişlerinin arasından tıslayarak. Parmağını Jackson’ın göğsüne doğru uzattı ama dokunmaktan son anda kaçınarak havada tuttu. "Sen hayatımda gördüğüm en çekilmez, en küstah, en gereksiz adamsın."
"Teşekkür ederim... Ve sen de fazla huysuzsun."
"Ben mi huysuzum?"
"Evet, sen huysuzsun."
"Huysuzluk, sana katlanmak zorunda kalan her insanın geliştirdiği doğal bir savunma mekanizması olmalı," dedi Kristen pürüzsüz bir tonla. "Çünkü seninle beş dakika geçirmek, buzlu suda yüzmekten çok daha yıpratıcı."
"Bunu kartvizitime yazdıracağım," dedi Jackson, fısıltılı ama son derece kışkırtıcı bir tonla.
"Yazarsın, başka başarın yok zaten."
Aralarına ağır ve gergin bir sessizlik çöktü. İkisi de buharlaşan nefeslerinin arasında birbirini süzüyordu. Derken Jackson, hiçbir uyarı yapmadan öne uzanıp Kristen'ın çıplak ellerini kavradı.
Cildine temas eden dondurucu soğukla birlikte Kristen’ın zihnindeki kayışlar tamamen koptu. "Ne yapıyorsun sen ya?!" diye bağırdı adamı hırsla iterek.
"Ellerin buz gibiydi..." diyerek karşılık verdi Jackson, sakince duruşunu bozmadan.
"Lanet sana bulaştı!" Kristen bayılacak gibi hissetti. Yıllardır bu laneti kimseye bulaştırmamak için insanlara dokunmaktan kaçınmıştı; en sonunda temas ettiği kişi ise şu pervasız adam olmuştu. İnanılacak gibi değildi. "Sana bana dokunmamanı söylemiştim! Akli dengen yerinde mi senin?!"
Jackson ise kendi ellerine baktı. Parmağının uçlarından bileğine doğru bir anlığına yayılan dondurucu sızı, cildinde hafif mavi-beyaz kılcal damar izleri bırakıp yavaşça kaybolmuştu. Avucunu bir iki kez açıp kapattı. Yüzündeki o her zamanki alaycı ifade bir anlığına yerini gerçek bir şaşkınlığa bıraksa da, kendini toparlaması sadece iki saniyesini aldı.
"İçimdeki ateşi söndürdün diyebiliriz."
"Sen çıldırmışsın!" dedi Kristen, Kalbinin kaburgalarını zorlayan vuruşunu parmak uçlarında hissetti. "Sana o lanet geçti diyorum! Anlamıyor musun? Bu durumda bile zevzeklik yapabiliyorsun!"
"Çünkü çıldırmanın bir anlamı yok," dedi Jackson, sesi ilk kez bir parça ciddiyet barındırarak ama o ukala tonunu koruyarak. "Panik yapmak ikimizin de işine yaramayacak, Bordo. Şimdi kriz masasını toplamayı bırak da buradan nasıl çıkacağımızı söyle."
"Bordo ne, Leander?"
Kristen dişlerini sıktı; titreyen nefesini güçlükle düzene sokmaya çalışırken, bir yandan da siyah deri eldivenlerini parmaklarına tam olarak oturttu. Jackson’ın gözlerindeki o durdurulamaz, kışkırtıcı ışığa baktı.
"Birincisi, adım Leander değil, Leanard. İkincisi, Bordo benim sana taktığım lakap, artık idare edeceksin..." dedi Jackson, o umursamaz tavrıyla omuz silkerek. Ardından ellerini ceplerine geçirip ekledi: "Ayrıca lafı çarpıtma. Buradan nasıl siktir olup gid— Pardon, benim hatam."
Lafını toparlarken çenesini yukarı kaldırıp duruşunu anında dikleştirdi. Kristen, adamın bu pişkin hallerini izlerken kaşlarını daha da çattı.
"Buradan nasıl çıkacağız, majesteleri?" Sesini, yapmacık ama son derece pürüzsüz bir nezaket tonuna indirgemeyi başarmıştı. Karşısındaki kadının sabrının son kırıntılarını tükettiğinin bal gibi farkındaydı.
Kristen, gözlerini bir an bile adamın üzerinden ayırmadan doğruldu. "Eğer o çok bilmiş ağzını açarsan," dedi, sesi yeniden o alışılagelmiş, buz gibi mesafeli tonuna kavuşarak. "Seni o polislere bizzat ben teslim ederim."
"Anlaştık," dedi Jackson, dudaklarının kenarındaki o arsız sırıtışı hiç bozmadan. Karartının içinde bir adım geri çekildi. "Arkanda kalıyorum Bordo. Yolu sen aç."
"Bana Bordo demeyi kes!"
...
"Arkamızda geçit töreni var," diye fısıldadı Jackson. Gözleri sokağın girişini bir avcı gibi tarıyordu.
Polis otosundan yükselen cızırtılı telsiz sesleri, gecenin dondurucu sessizliğinde yankılandı. Kristen, dökümlü bordo elbisesinin eteklerini tek eliyle zarifçe toparlayıp derin bir nefes aldı. İçindeki o kontrolden çıkmak üzere olan dondurucu panik, yerini yeniden o yıllardır bileilediği soğuk ve keskin karar alma yetisine bırakmıştı.
"Beni iyi dinle," dedi Kristen, adama doğru dönüp deri eldivenli parmağını Jackson'ın göğsüne doğru uzatarak. "Şoförümü aradım, caddede bizi bekliyor. Şimdi yapacağımız şey çok basit: Ara sokaktan çıkıp Yorkville Avenue'ya yürüyeceğiz. Ben önden gideceğim. Sen de sanki gala çıkışında lüks bir gecenin ardından hava almaya çıkmış o sıkıcı, zengin adamlardan biriymişsin gibi davranacaksın. Eğer tek bir yanlış yaparsan—"
"Seni polislere veririm, biliyorum, ezberledim," diye sözünü kesti Jackson. Paltosunun yakasını düzeltip öne doğru bir adım attı. Yürürken başını hafifçe geriye kırıp alaycı bir ifadeyle ekledi: "Ayrıca o topuklularla bu buzlu kaldırımlarda benden hızlı koşamazsın, söyleyeyim."
"O tür bir gayem yok," dedi Kristen, adamın yanından süzülüp geçerken göz ucuyla onu süzerek. "Adımlarımı doğru atarım, yeter."
Geçidin sonundaki dar çıkıştan Yorkville’in aydınlık ama tenhalaşmış caddesine fırladıklarında, Toronto ayazı yüzlerine keskin bir tokat gibi çarptı. Birkaç sokak öteden ambulans ve itfaiye sirenleri yükseliyor; caddenin köşesindeki kaza yeri anında ana baba gününe dönmüş gibi görünüyordu.
Kristen, yolun kenarında kendilerini bekleyen siyah lüks Maybach’ı ve araç kapısının yanında gerginlikle volta atan şoförünü görünce adımlarını hızlandırdı. Şoför, patronunu ve hemen ardında beliren Leanard Holmes’i görünce gözleri şaşkınlıkla açıldı ve arka kapıyı alelacele açtı.
"Bayan Moore! İyi misiniz? Bir kaza oldu, basın ve polisler—"
"Soru sorma Thomas, arabayı çalıştır," dedi Kristen, elbisesinin dökümlü kumaşını toparlayarak arka koltuğun yumuşak deri döşemesine süzülürken.
Tam kapıyı kapatacakken, Jackson çamurlu botunun ucunu araya sokarak kapının kapanmasını engelledi. Kristen kaşlarını çatıp başını kaldırdı: "Ne yapıyorsun sen?"
"Ne yapıyor gibi duruyorum?" dedi Jackson. Bir saniye bile tereddüt etmeden kendini arka koltuğa, Kristen’ın tam yanına attı. Deri koltuğa kurulup uzun bacaklarını rahatça öne uzattı. "Taksimi kaçırdım da." Duraksadı; öne doğru hafifçe eğilip sesini sadece ikisinin duyabileceği fısıltılı bir tona düşürdü: "Ayrıca elinde dondurucu güçleri olan bir kadını bu gecenin ortasında yalnız bırakamayacak kadar centilmen bir adamım."
"Aşağı in, Holmes." Kristen’ın sesi arabanın klimasından yayılan soğuk havadan bile daha dondurucuydu.
"Sürücüye sür demeyecek misin?" Jackson başıyla camdan dışarıyı, caddeye giren polis devriye aracını işaret etti. "Çünkü o beyefendiler buraya geliyor. Beni bu arabadan atarsan, o çok korktuğun magazin manşetini tam şu kaldırımla kapı arasında atarım."
Kristen dişlerini sıktı. Jackson’ın yüzündeki o kendinden emin, pişkin gülümsemeye baktı; ardından başını öne eğip şoförüne seslendi: "Thomas. Sür. Doğrudan rezidansa."
Araç, V8 motorunun pürüzsüz uğultusuyla kayarak caddeden uzaklaşırken arabanın içindeki hava patlamaya hazır dondurucu bir bombayı andırıyordu. Kristen sırtını deri koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı. Sağ elinde hâlâ o iğneleyici karıncalanma hissediliyordu ama asıl felaket bu değildi... Asıl felaket, hemen yanında oturan adamın sağ elindeki kılcal damarların deri altında bir anlığına mavi-beyaz bir ışıkla parıldamış olmasıydı.
Jackson cebinden çıkardığı sigara paketine uzandı.
"Bu arabada sigara içemezsin," dedi Kristen, gözlerini bile açmadan.
Jackson paketi bıkkın bir tavırla cebine geri tıkıştırıp arkasına yaslandı. "O rezidans her ne boksa ben de geliyorum oraya."
Kristen anında gözlerini açıp başını hışımla adama çevirdi: "Ne saçmalıyorsun sen?"
"Ne mi saçmalıyorum? Sen beni..." Jackson dikiz aynasına doğru keskin bir bakış fırlattı. "Thomas denen herif bizi dinliyor."
Ön koltuktan şoförün son derece profesyonel ama bir o kadar tedirgin sesi yükseldi: "Dinlemiyorum efendim, tamamen yola odaklanmış durumdayım."
"Nasıl dinlemiyorsun, istemeden kulak misafiri olacaksın yine de! Ön koltukta arabayı süren sensin be adam," diye çıkıştı Jackson, ellerini havaya kaldırarak.
Kristen bıkkın bir nefes verdi. Koltuğun yan paneline gömülü pratik konsoldan bir tuşa dokundu. Aralarındaki akıllı cam saniyeler içinde matlaşarak ön ve arka kabin arasındaki tüm görsel ve işitsel bağı tamamen kopardı.
"Güzel, şimdi rahatça konuşabiliriz," dedi Jackson. Fakat sesindeki o alışılagelmiş alaycı ton bu kez gözle görülür şekilde solmuştu. "Demeye çalıştığım şey... Bir lanet dedin. Bana bir lanet bulaştığını söyledin. Ne lanetiydi bu? Herhalde ben de durduk yere buz gücü elde edecek değilim..."
"Edeceksin."
Jackson'ın sol göz kapağı hafifçe seğirdi. "Nasıl yani?" Sözünün ortasında istemeden kekelemişti.
Kristen, eldivenli ellerini kucağında birleştirip o dondurucu mavi gözlerini adama dikti:
"Benim çıplak tenime dokunan herkes, bu yıkıcı mirasın bir parçası olur. Yıllardır kaçtığım şey buydu ama sen aptal gibi hiç düşünmeden elime dokundun."
Jackson ellerini yüzüne götürdü. "İyi de ellerin buz gibiydi, ısıtayım dedim! Ne bileyim ben... Aptal ben mi oldum şimdi?"
Kristen tek kaşını kaldırıp Jackson’a öyle bir baktı ki, arabanın içinde çalışan klima bile bu bakışın yanında sıcak kalırdı.
"Isıtmak mı?" dedi Kristen, sesi alaycı bir fısıltıyla titrerken.
"Centilmenlik de mi suç oldu?" diye karşılık verdi Jackson. Kaşlarını kaldırıp masum rolü oynamaya şimdiden hazırdı.
"Beni niye takip ediyorsun sen ya?" diyerek lafını kesti Kristen. Artık sabrının son demlerindeydi. Sesindeki o her zamanki aristokratik havadan eser kalmamış, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. "Davetin kapısından çıktığımdan beri her sokak başından sen çıkıyorsun. Ne işin var peşimde Holmes? Ne arıyorsun arkamda?"
Jackson ellerini "Ne alakası var?" dercesine iki yana açtı ve sırtını deri koltuğa iyice gömdü:
"Seni takip ettiğim falan yok, kendi kafanda yine senaryolar yazma. Sadece nefes almak için dışarı çıktım. İçerideki o sığ muhabbetlerden içim şişmişti zaten, 'Bir sigara yakayım' dedim. Sen de hışımla fırlayıp yürüyünce öylece arkandan baktım, o kadar. Kötü bir şey mi yaptım? Bak, ben olmasam o kamyonet seni duvara yapıştırmıştı şu an."
"Kamyonet bana çarpmıyordu bile!" dedi Kristen, dişlerinin arasından tıslayarak. "Ayrıca sen arkamdan gelip o saçma ellerini bana uzatmasaydın, şu an bu arabanın arka koltuğunda seninle bu saçmalığı konuşuyor olmazdık! Seni tanımıyorum bile ben, rakibim sayılırsın sen benim!"
"Tamam, uzatma işte, olan oldu," diye araya girdi Jackson. "Özür dilerim, tamam mı? Bir yaratığın bana lanet bulaştıracağını nereden bilebilirdim ki?"
"Sus."
"Susmuyorum! Senin yüzünden başıma gelmeyen kalmadı ama nedense azardan nasibini alan yine ben oluyorum."
Kristen gözlerini devirip yüzünü cama çevirdi. Dışarıda kayıp giden karlı caddeleri izlerken zonklayan şakaklarını ovmaya başladı. Adamın o umursamaz rahatlığı, hiçbir şeyi ciddiye almaması ve sürekli laf yetiştirme çabası sinir sistemini altüst ediyordu.
Maybach, Yorkville'deki gökdelenin kapalı otoparkına süzülüp durduğunda, arabanın içindeki gerginlik adeta elle tutulur bir raddeye gelmişti.
Sessizliği, ön taraftan şoför Thomas’ın tedirgin sesi böldü: "Geldik Bayan Moore."
Kristen eldivenlerini son bir hırsla düzeltti. Bakışları kısa bir an Thomas’ın asimetrik burnuna takıldı, ardından yanındaki Jackson'ın varlığını hatırlayıp derin bir iç çekti: "Sen burada kalıyorsun. Thomas seni istediğin yere bırakır."
"Oldu, gözlerim doldu!" dedi Jackson. Kadından önce arabadan fırlayıp takım elbisesinin ceketini ilikledi. "O masalı dinlemeden peşini bırakacağımı mı sanıyorsun?"
Kristen, Thomas’ın şaşkın bakışları karşısında istem dışı bir şekilde dişlerini sıktı; bir an için aşırı utanmış hissetmişti. Otoparkın güvenlik kameraları üzerlerindeydi ve burada bir skandal çıkarmak, bu akşam isteyeceği son şey bile değildi.
"Tamam," dedi hırsla. "Yukarı çıkıyoruz, yürü."
Ardından Thomas’a minnettar ama "Sorun yok" der gibi bir bakış atıp rezidans asansör holüne bağlanan lüks yer altı girişi yoluna saptı.
Bölüm etkileşimi
