22. bölüm / 23
SİYAH YILDIZ - Sakuralar Çiçek Dökmeden>BÖLÜM-20- Rüyalar Ve Kabuslar <
Bölümler 23Şu an: >BÖLÜM-20- Rüyalar Ve Kabuslar <
- 1 >GİRİŞ- Ateşte Yananlar<2.165 kelime
- 2 >BÖLÜM 1- İzmir<4.948 kelime
- 3 >BÖLÜM-2- Kaç Saklan Yada Yakalan<2.998 kelime
- 4 >BÖLÜM 3 - Kimsesiz Katlar<6.351 kelime
- 5 >BÖLÜM 4- Birinci Seviye Öğrenciler<4.916 kelime
- 6 >BÖLÜM 5- Kader Ve Küçük Oyunları<4.053 kelime
- 7 >BÖLÜM 6 - Damgalanmış Bedenler<4.562 kelime
- 8 >BÖLÜM 7- Arkadaşlar... <6.579 kelime
- 9 >BÖLÜM 8 - Kaç, Saklan Yada Yakalan- Part 2 <3.608 kelime
- 10 >BÖLÜM- 9 Koşanlar Ve Yakalananlar<6.579 kelime
- 11 >Damgalara Ve Dövmeler<226 kelime
- 12 >BÖLÜM 10 - İhanetler Ve Bedelleri<5.875 kelime
- 13 >BÖLÜM 11 - Koşuşturanlar<7.786 kelime
- 14 >BÖLÜM - 12- Bilgili Cahil<7.116 kelime
- 15 >BÖLÜM - 13- Dramlar Ve Dramalar<6.504 kelime
- 16 >BÖLÜM-14- Dramlar Ve Dramalar - Part 2<4.763 kelime
- 17 >BÖLÜM - 15 - Sonun Başlangıcı<6.340 kelime
- 18 >BÖLÜM-16- Antidepresan<5.809 kelime
- 19 >BÖLÜM-17- Umut Ve Aptallık<4.855 kelime
- 20 > BÖLÜM - 18 - Avlar Ve Kurbanlar<4.623 kelime
- 21 >BÖLÜM 19- Cam Parçaları Ve Can Kırıkları<5.047 kelime
- 22 >BÖLÜM-20- Rüyalar Ve Kabuslar <5.500 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 >BÖLÜM 21-İlişki Tavsiyesi<3.644 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-YİRMİNCİ BÖLÜM-
"Rüyalar Ve Kabuslar"
'
O gece hayatımın en uzun gecelerinden birini yaşadım. Zamanın benim için algısını yitirdiği o yerle bir olmuş odada uzandım ve sadece sabahın olmasını bekledim. Sanki güneş doğsa her şey geçecek gibiydi ama o gece ay gitmemek için direndi. İlk kez bu kadar kendimi çizginin sınırında hissettim. Bir adım sonrası uçurumdu ama o rüzgara karşı durmak bile iyi gelmişti. Korkmadım, bir ara biri gelip beni bulur mu diye düşündüğüm oldu ama sonra bunu da boş verdim. Sakinlik sinsi bir yılan gibi beni sarmaladı. Nefesimin sesi düşünceleriminkine karıştı ve ben uzun zaman sonra unuttuğumu sanacak kadar kaçtığım geçmişimi düşündüm.
Ben şanslı doğan çocuklardandım. Koruyup kollandığım ve sevildiğimi sonun kadar hissettiğim bir ailede doğmuştum.
Hiç ciddi bir sağlık sorunu olmamıştı. Sadece ateşlendiğim birkaç gece ılık duşlara ve sirkeli bez kokularına katlanmak zorunda kalmıştım. Sonra açlık ne demek bilmemiştim. Ispanak, kereviz ve yumurtanın beyazını hiç yemezdim. Annem çok anlatmaya çalışmıştı da işte ben dinlememiştim. Ne zamanki ablamın eskilerini giysem şikayet ederdim. Paranın ne demek olduğunu bilmediğim zamanlardı, oyuncaklar ağaçta yetişir sanıyordum. Belki de bu yüzden ben parkta oyunlar oynarken yaşıtım çocuklar neden mendil satıyor hiç anlayamamıştım. Sonra biraz daha büyümüştüm ve okula başlamıştım, arkadaşlarımın renkli elbiselerini görüp kıskanmıştım. Herkesin annesi ve babası bayram gösterilerine gelirken benimkiler neden gelmiyor diye ağlamıştım. Anneannem zamani çocukları işte diyince de kızmıştım. Biraz da şımarıktım sanırım.
Yaz gelince her şey herkes için biraz daha kolaylaşırdı. Hafta sonları babam bizi yüzmeye götürürdü, hafta içlerinde ise Selim'le birlikte Kuran Kursu'suna giderdik oradan sonra da akşama kadar yapacak bir şeyler bulurduk. Hava kararınca da yorgunluktan erkenden uyuyakalırdım ki bu en çok üniversite sınavına hazırlanan ablamın işine gelirdi.
O gece yine geç saate kadar odasının ışığının açık olduğunu anımsıyorum. Bu yüzden basamakları inerken iki kat daha sessiz olmaya çalışmıştım. Tek istediğim sadece gece açlığımı bastırmaktı. Sonra biran da her yer alevlere hapsolmuştu. Tek bir gece insanın tüm hayatına mal olabilir miydi? Bilerek yapmamıştım belki ama bu defa yanlışlıkla oldu diyecek kadar masum değildi suçum.
Kendimi itip sırt üstü uzandım. Yan yatmaktan omzum tamamen uyuşmuştu ama yatacak bir yatağım bile kalmadığından şikayet etme şansım yoktu. Kendi kendime güldüm.
"Başardın işte," boğazımda hissettiğim keskin acı yüzümü buruşturmama sebep oldu. "Hayatımın içine sıçtın."
Başımı yan çevirip odaya tekrar bir bakış attım. Hiç iç açıcı bir manzara değildi ve bunun için başım büyük ihtimalle belaya girecekti. Yatak ve ayna telafi edilebilirdi belki ama televizyon için artık hiç umut kalmamıştı.
Hemen yanı başımda duran küçük cihaza döndüm. Onun da pek sağlam bir yanı yoktu ama o şeytanın hala bir şekilde beni görebileceğini düşünüyordum. Parmağımı küçük göze vurup orada beni izleyen küçük insanlar varsa diye dikkatlerini üzerime çekmeye çalıştım.
"Ama kötü haber şu ki, ben hala buradayım. İçine ne kadar sıçmış olursan ol bok böceği gibi burada duracağım."
Biraz rüzgar esti ve perdeler uçuşarak havalandı. Olduğum yerde daha çok büzüldüm. Gözlerim gittikçe ağırlaşıyordu. Vücudumun gevşediğini ve tıpkı bir pelte kıvamına büründüğünü hissettim. Sözcükler dilime dolanan anlamsız birer fısıltıdan ibaret kaldı. Sanki tüm güç bedenimden zorla çekiliyormuş gibiydi. Uyku biran da bastırdı. En son ne zaman uyuduğumu hatırlamaya çalıştım. Çoktan yetmiş iki saati geçmiş olmalıydı. Yine de direndim, uykuya teslim olmamak için kendimi olabildiğince sıktım. Ama beni bu kadar tatlı sarıp sarmalayan uykuya karşı savaşımı ne yazık ki çok erken kaybettim.
Rüyamda hastanedeydim. Karmaşık koridorlar arasında dolanıp bir yere varmaya çalışıyordum. Adımlarım nereye gittiğini biliyor olmalıydı. Çünkü ben bilmiyordum. Bir süre sadece ilerledim, koridorun sonuna vardığımda her hevesli dönüşüm beni uzun bir koridora daha çıkarıyordu. Her yer birbiriyle tıpa tıp benzediği için daha önce aynı yerden geçmiş gibi geliyordu ama içimdeki ses sadece yola devam etmemi söylüyordu.
Gariplikler ise sanki her yerdeydi. Bir kere hiç cam yoktu, gece ya da gündüz olduğu anlaşılamıyordu. Sonra hiç kimsecikler de yoktu. Ne bir hasta ne de bir sağlık çalışanı. Sedyeler ve hasta taşıma sandalyeleri duvar kenarlarında öylece duruyor olmasa hastanede olduğumu bile anlayamazdım. Yanlarından geçip gittiğim kapalı kapıların ardında ne olduğunu merak ediyordum ama sanırım onları açmam da yasaktı.
Bir süre için sadece nefes seslerimi dinleyerek ilerledim. Sonunda gözüme hiç bitmeyecek gibi görünen en uzun koridorun sonu görünmüştü, hevesle adımlarım daha da hızlandı ve koşmaya başladım. Bir çıkış bulmayı umuyordum ama koridorun sonunda beni karşılayan uzun merdiven hevesimi hepten kırıp attı. Ne yapacağımı bilemeyerek olduğum yerde durdum. Sanırım buradan sonrasını ayaklarım da bilmiyordu. Soğuk tırabzandan tutunup başımı yukarı doğru uzattım. Sanki sonsuzluğa doğru uzanırmış gibi görünen basamaklar kıvrıla kıvrıla devam ediyordu. Kararsızlıkla arkamı dönüp geldiğim yöne baktım. O kadar uzundu ki sanki beyaz bir sis bulutu her şeyi gizliyordu. Ama ben orada hiçlikten başka bir şey olmadığını biliyordum.
Gidecek başka bir yerim kalmadığında iç çekerek merdivene döndüm. "Harika, rüyada bile dinlemek bir hayal."
Ardımda bıraktığım birkaç katın ardından enerji tamamen değişmişti. Hastanenin modern ve ferah görünümü gitmiş yerini daha nostlaljik ağır bir havaya bırakmıştı. Traverten olduğunu düşündüğüm kalın mermer basamaklarda ilerledikçe tok adım seslerim duvarlarda yankılanıyor, beraberinde havalanan toz parçacıkları etrafa temiz bir koku saçıyordu. Az önce metalden olduğuna yemin edebileceğim trabzanlar bile artık ince işçilikle oyulmuş bir tür mermerden yapılmaydı. Kendimi bir sarayda gibi hissetmekten alıkoyamadım, üstümde kabarık bir elbise olsa görünmeden balodan kaçıp terasta gizli aşığıyla buluşmaya giden o kız olabilirdim. Tabi o kızın asla benim gibi kan ter içinde kalmayacağı kesindi. Bu düşünceyle yüzüm buruşturdum. Rüyada dahi hayat benim için adil değildi, dinlenemediğim yetmezmiş gibi bir de daha fazla enerji harcıyordum.
"Bu yol beni kuş tüyleriyle kaplı kraliyet yatağıma götürse iyi olur." diye homurdandım.
Bu durumdan iyice sıkılmıştım, etrafta bir pencere dahi olmadığından ne kadar yüksekte olduğumu bilmiyordum. Yolun geri kalan kısmında içimden basamakları saymakta karar kıldım. Bu sayede en azından ne kadar ilerlediğim hakkında bir fikrim olurdu.
"23, 24, 25..."
Bazı basamaklar öylesine genişti ki onların üzerinde birkaç adım ilerleyip öyle tırmanmaya devam etmem gerekiyordu. Bu sayede az da olsa bacaklarımı dinlendiriyordum. Durmadan merdiven çıkmak beni bir hayli yormuştu.
"77,78,79..."
Elimin tersiyle alnımda biriken terleri sildim. Bu iş beni hem susatmış hem de acıktırmıştı. Ders çalışırken ağzıma attığım birkaç kıraker de eriyip gitmiş olmalıydı. Gerçi onları Demet beni kovaladığı sırada da yakmış olabilirdim. Deli kız peşime takılıp beni beş kat kovalamasa belki şuan bu kabusları görüyor olmazdım.
"102, 103, 104..."
Saatin kaç olduğunu kestiremiyordum. Akşam olmuş olmalıydı yada belki de güneş doğmak üzereydi. Sadece tahmin ediyordum, anlayabilmemin hiçbir yolu yoktu.
"189, 190, 191..."
Sanki bir paradoksun içine sıkışıp kalmış gibiydim, asla sonu gelmediği yetmezmiş gibi bazen sanki en başa geri dönmüş gibi hissediyordum. Böyle anlarda kendimi korkuluklara yapışmış bir halde buluyordum. En başta yukarı baktığımda gördüğüm manzara hala aynıydı ama şimdi bir o kadarını da aşağıya baktığımda görüyordum.
Üstünden sarktığım mermer korkuluktan oflaya puflaya doğruldum. Bir adım daha atacak dermanım kalmamıştı. Kendimi olduğum yere bırakıverdim. Nefesim sanki kırk yıllık içiciymişim gibi hırıltılı çıkıyordu.
"Hani her şey mümkündü rüyalarda? Şuraya bir asansör bile getiremiyorum. Yalancılar!"
Sırtımı bir üst basamağa yaslayıp bacaklarımı uzattım. Neyse ki artık basamaklar rahatça oturabileceğim kadar genişlemişti. Tek sorun fazla sert olmasıydı. Birkaç minder şuan çok işime yarayabilirdi. Burada oturur ve uyanmayı beklerdim sadece. Sanki çok lazımmış gibi. Sanki gerçek dünya beni daha çok yormayacakmış gibi. Sanki uyandığımda tüm kabus bitecekmiş gibi.
Belki de hiç uyanmamalıydım. Zamanın ve mekanın çok uzağında olan bu yerde kalıp kafamı dinlemeliydim. Sonsuz basamak daha çıkar sonsuz kıvrımlı koridorları takip ederdim. Belki yeterince yorulursam başka bir rüyaya dahi dalabilirdim.
Bir ihtimal bu kez daha sorunsuz bir dünyaya açardım gözlerimi. Benim dünyamla yakından uzaktan alakası olmayan bir yere. Havva ile Adem'in o meyveyi yemediği, Pandora'nın o kutuyu hiç açmadığı ve insanlarının yedi büyük günaha bulanmadığı bir başka yere. Kadınların güldüğü, çocukların büyüdüğü, hayvanların öldürülmediği bir dünyaya. Kötülerin sadece masallarda var olduğu, şirinlerin ise herkese göründüğü bir dünya. Gerçekten soruyorum, rüyada dahi olsa mümkün olabilir miydi? Hoş, varsa dahi girmeden önce insan silüetimi eşikte bırakmam gerektiği bir gerçekti.
Bacaklarımın arasında bir kıpırtı hissettiğimde oturduğum yerden panikle doğruldum. "Ay!"
Ayağım kayıp biran düşecek gibi oldum ama çabucak korkuluklardan tutunarak sonsuz basamak boyunca yuvarlanıp düşmekten son anda kurtuldum. Hemen bir basamak üstümde duran kedi tatlı tatlı gerinip miyavladı.
"Minnoş?" kaşlarımı daha fazla çattım, kedi ise beni anlıyormuş gibi tekrar miyavladı. Sindiğim köşeden çıkıp sevinçle kediye doğru atıldım. "Minnoş!"
Normalde tüyüne dokundurmayan hayvan bugün keyifli gününde olmalıydı. Onu kucağıma alıp hunharca sağa sola savurup öpücükler kondurmama rağmen sakince yerinde bekledi. "Seni küçük tatlı şey, bir bilsen seni ne çok özledim."
Başını avcuma yaslayıp mırıldandı. "Demek sen de beni özledin?" dedim kıkırdayarak ve beyaz tüylerini okşamaya devam ettim.
"Nereden çıktın sen, yoksa kokumu mu takip ettin?"
Avcumdan kurtardığı başını üst basamaklara çevirip miyavladı ve birkaç saniyenin ardından tekrar bana döndü. Onu taklit edip ben de yukarıya doğru başımı uzattım. "Oradan mı geldin?"
Bacağıma sürtünüp mırıldandı.
Kaşlarımı daha çok çattım. Bir ürperti tüm bedenimde esti geçti. Emin olmak için başımı yan yatırıp yüzüne daha dikkatli bakmaya başladım.
"Beni anlayabiliyor musun?"
Bu kez o beni taklit ederek başını yan yatırdı. Koca yuvarlak irisleri mümkünmüş gibi daha da büyüdü ve bir çift mavi boncuk halini aldı. Ellerimin üstünde geri geri sürünerek duvar kenarına kaçtım çabucak. "Ay hoşt!"
Belki hiç konuşmadı ama bana attığı küçümseyici bakışlardan ne demek istediğini hemencecik anladım. "Hoşt mu? Gerçekten mi?"
Tamam, pekala...
Bakın, rüya dahi olsa bu işin tadı iyice kaçmaya başladı tamam mı? Biri çıkıp kafamın içine koca bir panayır sirki kurmuştu da tek şovmeni bendim sanki. Bu uğurda gerekirse haftalarca merdiven çıkmaya dahi razıydım ama konuşan ruhlardan paçamı henüz kurtaramamışken bir de üstüne konuşan hayvanlara tahammülüm hiç yoktu. Aksi halde ben akıl sağlığımdan şüpheye duymaya başlayacaktım. Ki bundan büyük bir zevk duyacağına emin olduğum birkaç kişiyi tanıyordum.
Ayakkabımı çıkarıp ucunu kediye doğrulturken yüzüme tehditkar bir ifade takınmaya çalıştım. "Nesin sen böyle? Kedi kılığına bürünmüş bir insan mı?"
Bir kaç adım yaklaştığında korkuyla olduğum yerde daha çok küçüldüm. "Hey hey, orda kal. Sakın yaklaşayım deme!"
Hiç oralı olmadı. "Sana diyorum, kal olduğun yerde. Bak tatlı matlı demem indirim kafana bunu!"
Hayvan düşmanı değildim ama karşımdaki kedinin bir hayvan olduğundan da pek emin değildim açıkçası. Görünüşü aynı benim kesindi, bembeyaz lekesiz tüyleri ve koca mavi gözleriyle benim Minnoşum'un ta kendisiydi ama işi şansa bırakamazdım..
Benim Minnoş'um görünümlü kedicik ayak ucuma kadar sokulup orada oturdu. Bakışlarını doğrudan gözlerime dikmesi beni ürkütüyordu. Sanki ağzını açıp beni yutuverecekti ama ondan önce beni ne kadar sürede sindirebileceğini hesaplamaya çalışıyor gibiydi.
Tekrar üst kata bakıp miyavladı. Çabucak merdivenleri kontrol edip ona döndüm.
"Ne o konuşamıyor musun yoksa?"
Tekrar o bilmiş bakışlardan birini attı. Derin bir nefes alıp az da olsa rahatladığımı hissettim. Neyse ki henüz o kadar da delirmiş değilim.
"Seninle oraya gelmemi mi istiyorsun?"
Boynunu sündürüp tekrar miyavladı. Sanırım bu evet, demek oluyordu.
Başımı kaldırıp tekrar yukarı baktım. Artık bir çıkış olduğuna dair umudumu kaybetmiştim ama bu kedicik buraya gelebildiğine göre belki de bir yolu vardı.
"Ne var orada?"
Sorularımdan sıkılmış olacak ki patisini yalamaya koyuldu.
"Doğru, konuşamıyordun..." diyerek iç çektim.
İki seçeneğim vardı. Ya burada oturacak ve sadece bekleyecektim ya da saatlerdir yapmıyormuşum gibi tırmanmaya devam edecektim. Eh, iki seçenek de pek iç açıcı olmadığından karar vermek çok da zor olmadı.
Ben duvardan destek alarak ayağa kalkarken Minnoş keyifle yerde yuvarlanmaya başlamıştı. Bu hali beni neşelendirdi.
"Sen kazandın. Düş bakalım önüme."
O basamakları hoplaya zıplaya çıkarken ben de arkasından teker teker tırmanmaya başladım. Bana yol göstermekten oldukça keyifli görünüyordu tek seferde çokça basamak birden çıkıyor sonra olduğu yerde oturup benim yetişmemi bekliyordu. Eğer soluklanmam biraz uzun sürerse de çabucak gelip paçalarımdan çekiştiriyordu.
Bu defa beklediğimden de fazla yorulumuştum. Eklemlerim bana küfür ediyor olmalıydı çünkü her yerim ağırıyordu. İki büklüm dizlerimden destek alarak soluklanmaya çalıştım. Hava basıklaşmaya başlamıştı. Nem yüzünden zar zor nefes alabiliyordum ve kahretsin ki deli gibi terliyordum.
Beş basamak kadar ileride olan kedicik durup sabırsızca miyavladı.
"Bana sadece bir dakika ver."
Bir yerden sonra sorgulamayı tamamen bıraktım. Belki de bir sonu yoktur, diye düşünüyordum. Yapmam gereken tek şey devam etmekti. Bu düşünceye inanarak ve sadık kalarak yoluma devam ettim. Basamaklar arasındaki mesafe gittikçe arttı ve zemin yavaş yavaş her basamakta daha uzun bir düzlem halini aldı.
Serin bir rüzgar yüzümü yaladığında nefes nefese kalmıştım. Başımı kaldırıp koridorun sonundaki küçük ışık huzmesine baktım. Rüzgar oradan geliyordu. Yutkunup kediciğe döndüm.
"Oradan mı geldin?"
Bacağıma sürtünüp miyavladı. Bunun artık bir evet, cevabı olduğunu anlamıştım.
Bir anda tüm yorgunluğumu unuttum. Dar koridor boyunca ışık huzmesine doğru hızlı adımlarla ilerledim. Rüzgar daha da kuvvetlendi, saçlarım geriye doğru savrulurken cildimin canlanıp nefes aldığını hissettim. Soğuk taş ve kireç kokusu yavaş yavaş dağıldı ve yerini bahar kokularına bıraktı. Birkaç kuşun cıvıltısını duydum.
Kedicik benden önce koridorun sonundaki büyük kapıya varmıştı. Kolundan tutup kendime çektiğimde aradaki küçük boşluktan dışarı süzüldü. Hemen ardından kapıyı tamamen araladım. Parlak gün ışığına hazırlıksız yakalanmıştım. Kollarımı gözlerime siper ettim. Düşündüğümden de uzun zamandır loş ışıkta kalmış olmalıydım. Bu sebepten olsa gerek alışmam biraz uzun sürdü.
Yavaş yavaş görüşümü geri kazandığımda etrafıma bakındım. Sıra sıra dizilmiş en büyüğü iki katlı olan müstakil evlerden oluşan büyük bir mahallenin tam ortasındaydım. Görünürde kimse yoktu ama çoğu evin camı ve balkon kapısı açıktı. Kimisinin havalansın diye attığı halı döşekler kimisinin ise kışlık için ipe dizdiği biberler ve patlıcanlar balkon demirlerini süslüyordu. Bahçe duvarlarından sarkan pembe begonvilleri görünce onları koparıp beton duvarlara resimler çizdiğim günler geldi aklıma. Küçükken çok korktuğum aslanağzı çiçekleri de aralarındaydı. Kimin olduğunu hiç öğrenemediğim ama ilk arabamın kesinlikle aynı model olacağına inandığım sarı kaplumbağa modeli küçük araç yıllardır olduğu yerde duruyordu hala. Bir gün uyanmıştık ve artık orada değildi. Tıpkı çoğu şeyde olduğu gibi.
Gözlerimin dolduğunu hissettim. Burası benim çocukluğumu geçirdiğim evimin olduğu mahalleydi. Bundan on seneki haline bakınca hiç değişmemiş dediğim mahallemin aslında ne kadar da farklı göründüğünü fark ettim. Beton yapılar çoğalıp boş arazilerin yerini apartman binalara bırakınca benim şirin görünümlü sıcak mahallem de eski büyüsünü kaybedivermişti.
Paçamdan bir şey beni çekiştirdiğinde başta biran için korktum ama eğilip bakınca onun tatlı kediciğim Minnoş olduğunu gördüm. Şimdi o da farklı görünüyordu. Yetişkin haline değilde henüz avucumun içi kadar olduğu haline bakıyordum.
Önden yürümeye başladığında peşine takıldım. Sokaklar ikimizinde ezberindeydi. Kalbimin atışı yine hızlı ama öncekilerden çok daha farklıydı. Çocukken çok sık gidip geldiğim bir arkadaşımın evinin önünden geçerken daha çok dikkat kesildim. Yer yer sıvalarının döküldü soluk pembe eski tek katlı bir evdi ve bahçesinde araba lastiğinden büyük bir salıncak asılıydı. Annesi bize her zaman nefis limonatalarından ikram ederdi.
Demir parmaklıklardan ayrılıp yola devam ettim. Karşıma yazları kavurucu güneşin altında dahi oynadığımız eski oyun parkı çıktı. Uzun zamandır hiç görmediğim maymun parmaklığını görünce içimi çocuksu bir neşe sardı. Küçükken oynamayı en çok sevdiğim parkur buydu. Kaç kere düşüp yaralandığımı hatırlamıyordum bile ama sonuna kadar gitmek için hep inatla en baştan başlardım.
Yürümeye devam ettim. Biraz sonra karşıma su içmek için mutlaka durduğumuz kireç ve taştan örülmüş eski çeşme çıktı. Bazen burada su savaşı yaptığımız bile olurdu. Suyu da tıpkı hatırladığım gibi soğuk ve tatlı akıyordu. Yüzüme ve boynuma biraz su çarptım ve doğrulup kolumla dudaklarımı kuruladım.
Tüm bu süreç boyunca kedi sanki ne yaptığımı hissediyormuş gibi biraz ötemde durmuş ve beni beklemişti. Ne yazık ki tüm gün bile aslında tüm bunların geçmişin tozlu sayfalarında kısılıp kalmış birer hatıradan ibaret olduğunu ve asla güneşin tekrar
o manada batmayacağını anlamıştım.
Adımlarım gittikçe hızlandı, kalp atışlarım ise sadece ayak uydurdu. Başka bir anının daha aklımı karıştırmaması için direndim ama gözlerim her zaman takılacak bir yer buldu. Unuttum sandığım anıların zihnimde hala taptaze oluşuna bakıp hayret ettim. Ve tüm bu süreç boyunca öğrendiğim diğer bir şey de, en uzun yolların bile bir sonu olduğuydu. Bazen sadece mesafeyi uzatırdık bazense tıpkı yaptığım gibi yolda oyalanırdık ama mutlaka gideceğimiz yere varırdık. Artık umduğumuzdan ve hatırladığımızdan farklı olsalar bile.
"Neden buraya geldik?" diye sordum minik kediciğe.
Aslında bu cevabını bildiğim o tür sorulardandı sadece cevabı hatırlayamadığım kadar geçmişte kalmıştı.
Demir kapının tırkazını açıp merdivenlerden aşağı indim. Bu kez kedicik arkamda kalmayı tercih etti. Solmuş gül çalılarının yanından geçip kısa patika boyunca ilerledim. Babamın budama zamanını asla kaçırmadığı dut ağacı bakımsızlıktan kollarını dört bir yana açmış devasa bir korkuluğu andırıyordu. Kimi dalları evimizin çatısını delerek içeri kadar girmişti. Meyveleri ise dökülmüş ve ardında korkunç bir koku ile görüntü bırakmıştı. Her yere saçılmış cam kırıklarına basmamaya çalışarak ilerledim. Yangın anında çoğu cam kırılmıştı ama kalanlar da artık yerlerinde değildi. Pencere boşluklarının üstünde kalan duvarlar bir cadının şapkası gibi kara ise boyanmıştı ama o gün çıkmamıza engel olan demir kafesler hala yerindeydi.
Dışardan bakıldığında burada birkaç yıl önceya kadar yaşayan insanların olduğunu kimseye inandıramazdınız. Evimiz eski bir harabeden farksızdı ve etrafta atılan bira kutularına bakılırsa evsizlerin de uğrak noktası olmuştu.
Bir karaltı omzuma çarpıp geçtiğinde ne olduğunu anlayamayacak kadar dalmıştım. Dengemi yeniden kurup daha dikkatli baktığımda bunun on bir on iki yaşlarında bir oğlan çocuğu olduğunu anladım. Omzuna taktığı eski usul hasır çantasıyla birlikte basamakları tırmanıp evin kapısından geçerek gözden kayboldu.
Her şey anlayamadığım bir hızda olup bittiği için ardından bağırmak için çok geç kalmıştım. Önce ne yapacağımı bilemedim kendime gelmem birkaç saniyeyi buldu ve hemen ardından koşup bende eve daldım.
Yıllar sonra bu, eve ilk kez girişimdi. Yangından hemen sonra bir kereliğine girecek cesareti bulmuştum kendimde ama sonrasında bilmediğim bir nedenden olsa gerek ayaklarım en fazla o boş araziye kadar getirmişti beni. Duvar kağıtlarının yandığını, kapı pervazlarının arasının ise örümcek ağlarıyla kaplanmış olduğunu hatırlıyordum ama şimdi hiçbirinden eser yoktu. Tüm kapılar kapalı olduğu için koridor oldukça karanlık ve bir o kadar da ürkütücü görünüyordu ama ortamı artık az da olsa alıştığım o mistik koku sarmıştı. Daha dikkatli incelemeye koyulduğumda her şeyin yerli yerinde oluşu beni şaşırtmadı.Hemen kapının yanında boydan aynalı eski bir portmantoluk duruyordu, aynası çatlamış suntası ise yer yer şişip dökülmüştü. Duvar ile arasındaki küçük boşlukta annemin sıkıştırdığı eski yolluk ayakta durmak için büyük mücadelesini sürdürüyordu. Gözlerimi onlardan çekip koridorda ilerledim, duvarlarda hat sanatına ait birçok çerçeve asılıydı ve çoğunun kenarlarına aile büyüklerimizin fotoğrafları sıkıştırılmıştı. Birbirine bakan çift biblosundan kadın olanının yüzü hala duvarda asılıydı, erkek olan yüz ise düşüp kırılınca tebeşir olarak kullanmıştık.
Yürüken ayağım sert bir şeye değdiğinde duraklayıp başımı yere eğdim. Halının bir kısmında yuvarlak bir yanık vardı. Sıcak tencereyi taşıyamadığım için yere bıraktığım zaman oluşmuştu bu yanık ve anneme babaannesinden hatıra kaldığı için halıyı hiçbir zaman atamamıştı. Sonrasında tamamen küle döndüğü aklıma gelince boğazıma bir yumru oturdu.
Tam o sırada üst kattan gelen gıcırtılar dikkatimi tekrar dağıttı. Gece yatağa girdiğim zaman asla kesilmeyen bu gıcırtı sesleri çocukluğumun en korkulu anılarından biriydi. Gündüzleri pek dikkat çekmemekle birlikte karanlık çökünce üstünde attığınız en küçük adım bile acı çeken birinin çığlığı gibi tüm evde yankılanırdı. Bu anıları düşünmemeye çalışarak koridoru hızlıca geçip doğruca merdivenleri tırmandım. Sesler annemin odasından geliyordu. Olabildiğince yavaş adımlarla odanın önüne kadar ilerledim. Diğerlerinin aksine bu kapı biraz aralıktı. Heyecanımı bastırmaya çalışarak kapıyı biraz daha itip başımı uzattım. Ne yazık ki -neyse ki- odada hiç kimse yoktu.
Rahatlayarak kapıyı sonuna kadar açtım ve odaya girdim. Hani derler ya kokuların hafızası vardır diye işte tam o an aldığım koku beni o anıların içine alıp götürdü. Çok daha küçükken annemle birlikte uyuduğum zamanlar geldi aklıma. Odaya gizlice girip annemin rujlarını sürdüğüm, bazılarını da kırdığım ve hatta topuklu ayakkabılarıyla podyum yürüyüşleri yaptığım günleri hatırladım. Elbiseleri her zaman karıştırmayı sevdiğim favori parçalarım olmuştu.
Konsolun üzerinde duran parfümlerden birine uzandığımda bir fotoğraf çerçevesi dikkatimi çekti. Bir tür aile fotoğrafıydı ama henüz ben doğmadan çekildiği için yoktum. Tam tamına ablamla aramızda dokuz yaş vardı ve bu fotoğraf bana her zaman biraz sürpriz yumurtaymışım gibi hissettirmişti.
Bu fotoğrafta hayal babamı kucağındaydı ve çok tatlı kırmızı bir tulum giymişti. Sanırım kameradan korktuğu için babamın boynuna sıkı sıkı sarılmıştı çünkü bileğindeki künye babamın boynuna batıyordu. Hemen yanlarında durun annem elinde tuttuğu oyuncağı Hayal'e doğru sallıyordu ama Hayal doğrudan kameraya bakmıştı. Ve bu tek karelik bakış Hayal'in kısacık hayatının bir yansımasıydı. O her zaman kendine karşı özgüveni düşük bir çocuk olmuştu. Sadece yaşıtlarıyla değil insanlarla bile iletişim kurmaktan korkar, okula gitmek dışında zorunda kalmadıkça evden pek çıkmazdı. Odası onun güvenli limanı gibiydi, yatağında oturur saatlerce tuğla kadar kalın kitaplarının içine kaybolurdu.
Dışarıdan bakıldığında bizim kardeş olduğumuza inanmak zordu. O ne kadar örnek ve uslu bir çocuksa ben tam tersi haylaz olan çocuktum. Ve bendeki bu sorumluluk eksikliği onun daha çok yetişkinlik içgüdüsüne kapılmasına neden olmuştu. Lise okuduğu dönemler sadece ablalık değil aynı zamanda bana annelik de yapmıştı. Önce kendi dersine çalışır sonra kalkıp benimle ilgilenirdi. Beni sokaklardan toplar, yıkar, yedirir içirir sonra da saatlerce ödevlerimi yapmam için dil dökerdi. Etle tırnak gibi olduğumuzdan Selim de bu annelik müessesesesinden payına düşeni fazlasıyla almıştı. Ama o benim kadar zorlamazdı Hayal'i. İkisi de benzer karaktere sahip olduğundan iyi anlaşırlardı. Selim onun sözünü dinler her dediğini ikiletmeden yapardı. Bu yüzden bana sorarsanız bence seçme şansı olsa Hayal de kardeşi olarak Selim'i seçerdi.
"Onu da kurtaramadın."
Duyduğum sesle korkuyla arkama döndüm. Dönerken elimde tuttuğum fotoğraf kayıp yere düştü. Aysu camı kırılmış çerçeveye bakıp dolu gözleriyle bana döndü.
"Onu da sen öldürdün!"
Başımda birbiri ardına şimşekler çakarken olduğum yerde sendeledim. Korku amansızca üstüme çullandı ve benim kaçmak için bir şansım olmadı. Ev büyük bir zelzeleyle sarsıldı.
Korkuyla etrafıma bakınırken uzanıp duvardan tutunmaya çalıştım.
"Ben- ben bir şey yapmadım."
Benim inkarım üzerine daha çok öfkelendi.
"Yalancı!"
Üzerime doğru bir adım attı. Duvardan tutunarak geriye doğru kaçarken başımı iki yana salladım.
"Yalan söylemiyorum."
"Sen yaptın. Onu sen öldürdün!"
Sarsıntı şiddetini daha da arttırdı. Menteşeler gıcırdıyor avizedeki taşlar her gidip gelişte birbirine çarpıp parçanalanıyordu. Tavandan dökülen sıvalardan gözlerimi korunmak için kollarımı alnıma siper ettim. Öylesine korkmuş öylesine şok olmuştum ki konuşurken kelimeleri zar zor bulabiliyordum. Aklım benimle adeta oyunlar oynuyordu, rüya ve gerçeklik arasındaki ince çizgide dengede kalmaya çalışıyordum ama bir yandan anılar bir yandan da kaçtığım gerçekler beni kendi taraflarına çekmek için çekiştiriyordu.
"Ben yapmadım!" diye sayıkladım bir kez daha.
Beyazlıktan geriye hiçbir şey kalmamış gözlerinden birbiri ardına yaşlar süzülürken öfkeyle tekrar gürledi. Aynı anda evin de tekrar sarsıldığını hissettim.
"Beni sen öldürdün."
Yatak demirinden tutunup dengemi korumaya çalıştım. Ama üstüme doğru tekrar geldiğinde kaçmaktan başka şansım yoktu. Bana öylesine nefretle bakıyor, konuşurken sözler dudaklarından öyle bir tiksintiyle dökülüyordu ki kendimi karşısında suçluluktan her an daha da küçülmüş hissediyordum. Mantıklı yanım beni kendime getirebilmek için her seferinde daha yüksek sesle konuşuyordu.
"Sen yapmadın!"
"Senin suçun değil!"
"Bu sadece bir rüya!"
Odadaki pencere sertçe açılarak duvara çarptı. Olduğum yerde çığlık atarak kendimi korumaya çalıştım.
"Sen yaptın, her şeyin suçlusu sensin!"
Başımı iki yana salladım. Duvarlardaki çerçeveler düşüp parçalanmaya başladı.
"Bizi sen öldürdün!"
"Ben kimseyi öldürmedim." diyerek hıçkırdım. Söylediği her söz canımı daha fazla yakıyordu, onu tanımıyordum bile nasıl beni suçlayabilirdi?
Ve bir anda oldu. Tüm sarsıntı aniden kesildi, kollarımı başımdan çekip emin olmam için etrafıma bakındım. Aysu'nun tüm öfkesi yok olup gitmişti. Şimdi daha çok alay eder gibi bakıyordu. Gülmeye başladığında asıl şimdi korkmam gerektiğini anladım. Kahkahası duvarlardan sekip kulaklarımda uğursuz bir ağıt gibi çınladı.
"O zaman ellerin neden kanlı?"
Biran da olduğum yerde kalakaldım. Bakışlarım yavaşça ellerime kaydı. Parmak uçlarıma bulaşmış kızıllığı gördüğümde korkuyla geri kaçtım.
"Bu... bu gerçek değil."
Eliyle az önce dokunduğum duvarı işaret etti."Bunlar da mı gerçek değil."
Duvar, yatak başlığı, yere düşüp çerçevesi kırılmış aile fotoğrafımız... Her birinin üstünde kanlı parmak izlerim kalmıştı...
"Duyma onu Sakura!"
"Hepsi bir rüya!"
Kafamın içindeki sese tutunmaya çalıştım. Yer ayağımın altından daha hızlı kaymaya başladı. Sırtım pencere pervazına yaslandı. Soğuktan mı yoksa korkudan mı titrediğimi bilmiyordum.
"Doğru değil! Hiçbiri doğru değil."
"Uyan Sakura!"
"Hepsi gerçek."
"Sadece rüya!"
"Hayır!"
"Uyan!"
"Sakura!"
Sıçrayarak yattığım yerden doğruldum. Kalbim sanki yerinden çıkacak gibi atıyordu. Korkuyla toparlanıp etrafıma bakındım. Biran için nerede olduğumu anlayamadım ama elimin altındaki sert parke zemin bana her şeyi bir bir hatırlattı. Anılar bölük pörçüktü ama az çok geçirdiğim sinir krizini hatırlıyordum. Sonra uyuyakalmış olmalıydım. Tüm bedenim buz kesmiş deli gibi titriyordum. Açık camla bakıştığımda tüm parçalar yerine oturdu ve yüzümü buruşturdum.
Tam o sırada kapı bir kez daha yumruklandı. "Sakura! Bak korkutma beni, biraz daha uyanmazsan kapıyı kıracağım şimdi!"
Başta ne olduğunu anlayamadım, rüyanın etkisinde olduğumdan kulaklarım çınlamaya devam ediyordu. Demet birkez daha kapıyı tekmelediğinde her şey yeri yerine oturdu.
"Sakura!"
Apar topar ayağa kalkmaya çalıştım. Hiç bitmeyecek gibi gelen uzun gece bitmiş sabah olmuştu. Günün ağarmasıyla birlikte odadaki tahribat daha da göz önüne çıkmıştı. Burayı nasıl toparlayacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat biraz daha oyalanırsam geriye tüm bunları saklayacak bir kapım da kalmayacaktı.
Demet bir kez daha kapıyı yumrukladığında bu kez avazım çıktığı kadar bağırdım. "Geliyorum, bir saniye!"
Elimle yerden destek alarak ayağa kalktım ve kapıya doğru atıldım. Dün kırdığım küçük cihaza bastığımda acıyla sendeleyip birkaç küfür savurdum. Ama acı az da olsa aklımı başıma getirdi. Bu şekilde kapıyı açamadım, Demet laf dinlemez paldır küldür içeri dalardı. Sonra bir de ona laf anlatmakla uğraşmak zorunda kalırdım ki bu şuan en istemediğim şeylerden biri olurdu.
Bu kez daha dikkatli bir şekilde tek ayağıma bir terlik geçirdim -diğer tekini bulamamıştım- ve kırık camlara basmamaya dikkat ederek banyodan bornozumu alıp üstüme geçirdim ve saçıma bir havlu doladım.
Nihayet kapıyı sadece yüzüm görünecek kadar araladığımda Demet sinirden mosmor kesilmiş yüzüyle koridorda bekliyordu. Beni fark etti, "Sonunda!" diye söylendi kendi kendine.
Kapıya doğru bir hamle yaptığında buna izin vermeyip daha sıkı tuttum. Sinirli yüzü bu hareketimle daha çok gerildi. "N'oluyor?"
Başımla bornozumu işaret ettim. "Görmüyor musun, çıplağım?"
"Bornoz boyun kadar Sakura, bileklerini bile görmüyorum. Tamam, birkaç kere şu bu kız şöyle güzel böyle güzel diye anlattım da erkeklerden hoşlanıyorum ben, sana sulanacak değilim."
Bu kadar çok ve hızlı konuşması başımı döndürüyordu. Sanki beni boş bulduğu bir anda içeri dalacak ve her şeyi görecek diye ödüm kopuyordu. O zaman Avcı'nın odamda ne aradığını sorgulayacaktı ve ben görüntülerden bahsetmek zorunda kalacaktım. Daha önce sorduklarında, Emre ile ayrıldığımız sırada kamerayı düşürüp kaybettiğimi söylediğim yalan bu sayede ortaya çıkacaktı ve en fenası da artık elimde olmayan görüntülerdi. İşi iyice batırıp sıvamıştım.
"Şuan gerçekten odam hiç müsait değil. Böyle gör istemem."
Saçma bahanem onu güldürdü. "Aa delinin zoruna bak. Kızım geçen gün çamaşırlarını ben katladım, ne kalmış daha göreceğim."
"Doğru," Rahat görünmeye çalışarak ben de güldüm. "O zaman akşam okul çıkışı doğrudan bana gel. Toparlanmama yardım edersin. Nereden başlayacağımı bilmiyorum bayağı dağıtmışım ortalığı."
"Şuna bak ya, özel temizlikçisi belledi beni iyice."
"Sen istedin," deyip omuz silktim. "Gidip bana bir sandviç alır mısın, geç kalmak istemiyorum. Bayağı da acıktım ama."
İç çekip başını iki yana salladı. "Şimdi de ayak işlerine bakıyorum. Harika."
Yürümeye başladığında kıkırdayıp arkasından bağırdım. "Bir tanesin sen, on dakikaya seninle bahçede buluşurum."
"Beş dakika ve dünü henüz unutmadım."
Merdivenlerde tamamen gözden kaybolduğunda kapıyı hemen kapatıp kilitledim. Oda bana ben odaya bakıyordum ve akşam olduğunda bu dağınıklığı Demet'e nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Belki de beşinci kattaki odama camdan bir kaplanın girdiğine inandırabilirdim. Doğaüstü şeyle inanan olan biriydi ne de olsa.
Acınası halime üzülüp yerde formalarımı aramaya koyuldum. Kemerimi yatağımın altında kravatımı iste çantamın ön gözünde buldum. Ütüye vaktim olmadığımdan gömleğimin üstüne okul süveterini geçirdim hemencecik. Elimde ve ayağımda birkaç ciddi görünmeyen kesik vardı, onları da çabucak yıkayıp sardım.
Odaya son bir bakış atıp dışarı attım kendimi. Merdivenlerde rastladığım herkesle gülümseyip selamlaştım. Belki pozitif davranırsam günün geri kalanı da pozitif geçer diye umuyordum ama biraz çocukça bir düşünceydi sanırım.
Sözleştiğimiz gibi beş dakika sonra bahçede Demet ile buluştum. Elinde tuttuğu iki sandviçten biri bana uzattı. Çabucak paketini açıp yemeye koyuldum. Hatırlayamadığım kadar uzun bir zamandır doğru düzgün bir şey yememiştim. Ekmeğin yarısı yediğimde okul bahçesinden içeri henüz giriyorduk. Kan şekerimin yükselmesiyle birlikte beynim de yavaş yavaş temel işlevlerini yerine getirmeye başlamıştı.
"Nil nerede?" diye sordum bahçede etrafıma bakınırken. Dün gece de bizimle değildi bu yüzden evine gittiğini düşünmüştüm ama genelde sabahları yanımıza uğrar okula öyle geçerdik.
Demet omuz silkip meyve suyunu içmeye devam etti. "Allah bilir nerede?"
Benimle kıyasla o böyle habersiz bırakılmaktan iki kat nefret ediyordu. Hele ki damgalanmasının ardından üzerinden asla atamadığı bir gerginlik vardı. Gün içinde sık sık mesaj atıyor bazen de pat diye odalarımıza geliyordu. Ve bunu Öykü'ye de yapıyordu. Öykü ona karşı bana olduğundan çok daha nazikti ama sabrının son demlerinde olduğu açıkça belliydi. Bu yüzden olabildiğince Demet'i yalnız bırakmamaya gayret ediyordum.
Derse zil çalmadan ucu ucuna yetiştik. Gökhan çoktan gelmiş sırasına gömülmüştü. Demet çabucak yerine oturup onu dürtüklerken istemeden saçımı düzeltirken yakaladım kendimi.
"Kalk Gökhan, geldik iniyoruz!"
Gökhan geçirdiği ufak çaplı sarsıntının ardından keyifsizce doğruldu. Alışkanlık haline getirdiği çatık kaşlarının altından önce sınıfa sonra bize baktı. Yorgun ve uykusuz görünüyordu. Gözleri kızarmış alnına ceketinin izi çıkmıştı. Eliyle saçlarını düzeltirken çantamı sıraya bırakıp içinden eşyalarımı çıkarmaya koyuldum.
"Oğlum bu halin ne?" diyerek güldü Demet. "Yüzün gözün şişmiş."
Gökhan'ın genzini temizlediğini duydum ve bir test kitabı daha çıkarıp sıraya bıraktım.
Sesi çatalallaşmış çıkıyordu. Hani bilirsiniz. Şu uykulu olandan...
"Geç uyudum, Selim'le biraz daha çalıştık."
Bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Midemde bir sürü karınca sanki aynı anda göç ediyordu ama ben çalışmakla neyi kastettiğini sorgulamadan edemiyordum. Oyun her zaman aklımın bir köşesinde yer edinmişti.
"Sınavlar yaklaşıyor." diyerek hepimizin unutmaya çalıştığı bir gerçeği hatırlattı Demet. Sonra hiç beklemediğim bir anda devam etti.
"Eğer yardıma ihtiyacın varsa Sakura senin için Öykü'yle konuşabilir."
Ben ona ters ters bakarken o imalı gülümsemesiyle bacağımı dürtüklüyordu. Demet Allah' ın bana yalan söylemenin ne büyük günah olduğunu anlamam için gönderdiği bir çeşit sınav olmalıydı. Yemin ederim ben bin pişman olmuştum ama o bu işi peşinde koşmaktan bıkmamıştı.
"Öykü mü?" diye şaşkınlığını açıkça belli etti Gökhan. "İlk seviyedeki kız mı? O ne alaka?"
"Çok tatlı kız, Sakura'yla da aynı katta kalıyor. İstersen kesin yardımcı olur."
Anlasın diye uzun uzun Demet'e baktım ama o iyi bir şey yaptığını düşünerek daha çok gülümsedi. Gökhan'ın ise bakışları ikimizin arasında gidip geliyordu. Hareleri ben de takılı kaldığında gülümsemeye çalıştım.
"Bu durumda Sakura yardımcı olmak istemiyor anlaşılan?"
"Yoo hayır," diyerek ona döndüm sonunda ve şüphe çekmemek için şakalaşır gibi güldüm. "İstersen yardım ederim tabi."
Tam da bunu beklermiş gibi gülümsedi. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı fakat Demet hepimizden daha hızlıydı.
"Ederdi tabi," diyerek müsaade istemeden araya girdi. Sözleri her zamanki gibi biraz munzurluk tınısı taşıyordu. "Ama ne yazık ki senden önce bana sözü var. Değil mi Sakura?"
İkisi birden gözlerimin içine içine bakıyordu. Ve ikisinin de aslında o kadar da yardıma ihtiyacı yoktu. Demet'in ikinci seviye olduğunu biliyorduk ve Gökhan da bulduğu her fırsatta harıl harıl çalışıyordu. Gerçekte yardıma ihtiyacı olan asıl kişi bendim. Programıma en son ne zaman doğru dürüst uyduğumu bile hatırlamıyordum, tek yaptığım etrafta oradan oraya dolanmaktı. Ve kalkmış ikisi birden benden yardım bekliyordu. Bir şekilde Demet'in niyetinin farkındaydım, o kendince Öykü ile Gökhan'ı bir araya getirmeye çalışıyordu ancak Gökhan'ın bu şekilde hevesle bakması aklımı karıştıran asıl kısımdı. Her göz kırpışından bir ima çıkarıyordum ve sonraki her hareketinde kesinlikle aptal olduğumu düşünüyordum ve bu gerçekten yorucu bir işti.
Neyse ki fizik hocamız derse girerek bu gerici anın bitmesini sağladı. Önlerimize dönerek yerlerimize oturduk. Ders kitabımdan kaldığımız sayfayı ararken gerginlikten ellerim titriyordu. Bu kadar kolay etkilendiğim için kendime kızmaya başladım. Kapımı her an çalabilecek bir avcı ve her geçen gün yeni bir kaçak kat çıkan birikmiş konularla programım yeterince doluyken gönül işlerine ayıracak vaktim hiç yoktu.
Ve haklı olduğumu anlamam çok uzun sürmedi. Aklıma gelmeyecek kadar hevesle başladığım ders sadece beş dakikanın ardından önümüze gelen sınava hazırlık testi ile tam bir hayal kırıklığına dönüşmüştü. Konulardan ne kadar geri kaldığımı fark etmek beni iyiden iyiye strese sokmuştu. Sadece birkaç gün sonra sınavlar başlayacaktı ve hemen ardından Seviye Tespit Sınavı olacaktık. Sıralamanın düşmesi o kadar büyük bir şey değildi ama hem Emre'ye hem de Öykü'ye karşı sarf ettiğim hiç de alçak gönüllü olmayan sözler aklıma gelince kendimi tüyleri yolunmuş yenmeye hazır çiğ bir tavuk gibi hissettim.
Zil çaldığında kendimi çabucak sınıftan dışarı atmıştım. Bahçeye çıkıp biraz soluklanmaya ihtiyacım vardı. Son birkaç günün yorgunluğu ile omuzlarım her adımımda biraz daha fazla çöküyordu öyle ki normal rutinimi sürdürmek için bile ekstra çaba harcamam gerekiyordu ve kötü haber şu ki kendimi heran bir köşeye yığılacakmış gibi hissediyorum.
"Hala onun oyun ile bağlantısı olduğunu mu düşünüyorsun?"
Sinsice yanıma yaklaşan Emre'nin sesini duyuncaya kadar Aysu'nun düştüğü o noktaya baktığımın farkında değildim. Beni korkuttu için ona ters bir bakış atıp başımı iki yana salladım.
"Düşünmüyorum, eminim."
"Peki bunu kanıtlamak için Aysu'nun evine gizlice girmeyi falan düşünmüyorsun, değil mi? Hayır öyle bir düşüncen varsa önceden haberim olsun diye diyorum, sonra arkanı yine biz topluyoruz. "
"İşine bak Üçüncü." Omuz atıp yanından geçtiğimde kahkahalara boğuldu. Beni görmezden gelmekten sonra en sevdiği ikinci şey benimle dalga geçmek oluyordu. Başka zaman belki altta kalmazdım ama şimdi sindirmem gereken bir kabus beni bekliyordu.
"Hey, tamam sadece şakaydı." Peşimden gelip önüme geçtiğinde sıkılmış gibi yapıp kollarımı göğsümde topladım.
"Senden zeka seviyesi daha yüksek şakalar beklerdim Bozkurt."
"Zeka seviyeni STS'ye sakla Karabulut. Beni Çınar Hoca genderdi."
Çınar Hoca'nın adını duyduğumda çabucak ciddileştim. "Seni mi gönderdi? Ama neden?"
"Neden mi?" Bunu sorduğuma hayret eder gibiydi. "Benim yerime neden Volkan'ı göndermedi diye soruyorsan eğer o an yanımızda değildi."
Çınar Hoca'nın sözlerimi yanlış anladığı o günü hatırlayınca yüzümü buruşturdum. "Bunu açıkladığınızı düşünmüştüm."
"Açıklanacak bir yanı yoktu. Volkanın senden hoşlandığını düşünüyor."
İşte bu gerçek bir siktiri hak ediyordu.
Siktir!
"Ne?!" gözlerimi yuvalarından çıkacak kadar büyük açıp Emre'ye baktım. O ise sanki çok normal bir şey söylemiş gibi etrafı inceliyordu. Bu umursamaz hali beni daha çok öfkelendirdi.
"Böyle düşünmesine nasıl izin verirsiniz?"
"Bu fikri aklına ilk sokan sendin. Ayrıca Oyun yüzünden orada olduğumuzu düşünmesinden çok daha iyi."
"İyi falan değil," öfkeyle başımı iki yana salladım. "Neden öne atılan kurban ben oluyorum?!"
Alt dudağını sarkıtıp haylaz bir çocuk gibi omuzlarını kaldırdırıp indirdi. "Bilmem, belki de Kurban olduğun içindir?"
Kahkahalar, kahkahalar...
"Haha ne komik ne komik."
"Ve bu yüzden güldün. Dersten sonra Çınar Hoca seni bekliyor unutma. "
Cevap vermeme fırsat bırakmadan yürümeye başladığında arkasından seslendim.
"Neden mesaj bırakmadın ki?"
Olduğu yerde durup çattığı kaşlarıyla biran için bana döndü. "Telefonunu şarja taksan belki görürdün Karabulut?"
Ah... Evet o mesele...
.
.
.
Selammm!
Çok uzun bir aradan sonra ben geldim.
Bazj talihsizlikler nedeyle bölüm aramamıştım şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
İyi haftalar diliyorum. Öptüm.
Bölüm etkileşimi
