18. bölüm / 23
SİYAH YILDIZ - Sakuralar Çiçek Dökmeden>BÖLÜM-16- Antidepresan<
Bölümler 23Şu an: >BÖLÜM-16- Antidepresan<
- 1 >GİRİŞ- Ateşte Yananlar<2.165 kelime
- 2 >BÖLÜM 1- İzmir<4.948 kelime
- 3 >BÖLÜM-2- Kaç Saklan Yada Yakalan<2.998 kelime
- 4 >BÖLÜM 3 - Kimsesiz Katlar<6.351 kelime
- 5 >BÖLÜM 4- Birinci Seviye Öğrenciler<4.916 kelime
- 6 >BÖLÜM 5- Kader Ve Küçük Oyunları<4.053 kelime
- 7 >BÖLÜM 6 - Damgalanmış Bedenler<4.562 kelime
- 8 >BÖLÜM 7- Arkadaşlar... <6.579 kelime
- 9 >BÖLÜM 8 - Kaç, Saklan Yada Yakalan- Part 2 <3.608 kelime
- 10 >BÖLÜM- 9 Koşanlar Ve Yakalananlar<6.579 kelime
- 11 >Damgalara Ve Dövmeler<226 kelime
- 12 >BÖLÜM 10 - İhanetler Ve Bedelleri<5.875 kelime
- 13 >BÖLÜM 11 - Koşuşturanlar<7.786 kelime
- 14 >BÖLÜM - 12- Bilgili Cahil<7.116 kelime
- 15 >BÖLÜM - 13- Dramlar Ve Dramalar<6.504 kelime
- 16 >BÖLÜM-14- Dramlar Ve Dramalar - Part 2<4.763 kelime
- 17 >BÖLÜM - 15 - Sonun Başlangıcı<6.340 kelime
- 18 >BÖLÜM-16- Antidepresan<5.809 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 >BÖLÜM-17- Umut Ve Aptallık<4.855 kelime
- 20 > BÖLÜM - 18 - Avlar Ve Kurbanlar<4.623 kelime
- 21 >BÖLÜM 19- Cam Parçaları Ve Can Kırıkları<5.047 kelime
- 22 >BÖLÜM-20- Rüyalar Ve Kabuslar <5.500 kelime
- 23 >BÖLÜM 21-İlişki Tavsiyesi<3.644 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ON ALTINCI BÖLÜM
"Antidepresan"
'
"Sakura?"
On sekiz.
Gözlerimi yumup bir çığ gibi durmadan büyüyen ve beni altında ezmeye çalışan düşüncelerimi durdurmaya çalıştım. Bu kez on sekiz çocuğun sülieti belirdi karanlığın içinde. Kimisi daha olgun, kimisi çok uzun, kimisi ise daha yumuşak bir yüze sahipti. Belki bazıları gerçekten de kötü biriydi.
Ama sonuçta çocuktu hepsi.
Tanımadığım yüzler hızla akarken araya tanıdığım yüzler de karıştı, arkadaşlarımı gördüm teker teker, Selim'i, Demet'i ve diğerlerini, en son da kendimi. Karşıma alıp baktığım kişi bendim, aynadan aksime bakmak gibiydi ama bir şekilde donukluğum fotoğrafdakilerle benzerdi. Dudaklarının kıpırtısını görebiliyordum ancak asla ses bana ulaşmıyordu. Bir adım öne attım ancak o benden önce yaklaştı bana. Başını eğip ellerine baktığında sanki yansıma olan benmişim gibi ellerime indi bakışlarım. Kan.
Gözlerimi hızlıca açıp başımı iki yana salladım. Koridordan gelen sesler kafamın içindeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. Az önce gördüğüm ama tanımadığım onca çocuk sanki kafamın içinde durmadan koşturup bir çıkış arıyordu. Etrafı tekmeliyor, bir şeyleri yıkıp döküyorlardı ama asla durmuyorlardı. Sanki beni olacaklara karşı uyanık tutmaya ant içmiş gibi.
Kendimi çaresiz ve güvensiz hissettiğim anlar çok olmuştu, birçok kez sormuştum kendime neden bana oluyor tüm bunlar, diye. Suç bazen kaderindi bazen başkalarının ama en çok da benim suçumdu. Kendime yanmıştım hep, kendime korkmuş, kendime acımıştım ve kendimi suçlamıştım en çok. Ama ilk kez tanımadığım insanlar için kendimi bu kadar üzgün hissediyordum. Sekiz oyuncu, sekiz insan, tam tamına sekiz çocuk benim içinde başkası tarafından karar verilmiş sonu yaşamıştı.
"Seninle konuşmaya çalışıyorum. Beni duyuyor musun?"
Öne eğdiğim başımı kaldırıp bana seslenen rehber öğretmenime baktım. Yüzünde her zaman takındığı o, "adam öldürüp gömdüm" deseniz bile, "bu hiç sorun değil" diyecek gibi bakan yüz ifadesiyle beni izliyordu.
Bu düşünce bir anlık da olsa beni güldürecek gibi oldu. Ama kendimi tutmayı başardım.
Konuşmadan hemen önce dudaklarımı ıslatmak gerekmişti. "Sizi duyuyorum. Özür dilerim"
"Özür dilemene gerek yok, bu aralar birazcık fazla dalgın gibisin. Bu seni günlük hayatında etkiliyor mu?"
Yutkunup gözlerimi kaçırdım. "Çok değil, bu aralar iyi uyuyamıyorum sadece."
"Hıhı, başka fark ettiğin bir şey var mı?"
"Uyusam da kabuslar görüyorum, onlar beni uyandırıyor. Gece iyi uyuyamayınca da ilk derslerde kendime gelemiyorum kolay kolay, uyuyorum. Gerçi sadece benim değil çoğumuzun sorunu bu. Dersler çok erken." güldüğümde beni yalnız bırakmayıp kendini gülmeye zorladı.
"Ama yine o kaçırdığım dersleri yurda gidince çalışıp dengeliyorum, dinleyememiş olmam çok sorun olmuyor."
"Arkadaşlarından geri kalmamana sevindim Sakura ama bir gerçek var ki hayatta önemli olan tek şey akademik başarı değil. Henüz çok gençsin, tüm gün bir odaya kapalı kalmanı hiç tasvip etmem. Sınavların başlamasına çok az kaldığının farkındayım ama kendine ve de arkadaşlarına yeterince zaman ayırdığından emin ol lütfen. "
"Ayırıyorum," deyip başımı salladım. "Yurtta kalıyorum, istesem de asosyal olamam herhalde. Onca kızın arasında yalnız kalmak pek kolay olmuyor."
Bu kez gerçekten güldü. "Harika, bunu duyduğuma sevindim. Beni biraz yadırgayabilirsin, hatta belki diğer öğretmenlerin de aynı şeyi yapabilir ama ben sizin yaşlardaki gençlerin sadece ders kitaplarıyla iç içe bulunmasını uygun bulmuyorum. Buradan mezun olduğun zaman lise yıllarını güzel hatırlaman belki şimdi değil ama benim yaşlarıma geldiğinde daha kıymetli olacak."
Başımı salladım," Haklısınız, dikkat edeceğim. "
"Güzel," başını eğip kağıdına birkaç ufak not daha alıp kalemi elinde bir tur çevirdi. "Yine de ilaç dozajlarını bir tık arttırmamız gerekecek."
"Hayır!" deyip öne atıldım, "Kendimi iyi hissediyorum."
"Maalesef öyle bile olsa bir miktar arttırmamız gerekiyor."
"Buna yetkiniz yok." Patavatsız tavrıma karşın sakinliğini korudu.
"Ben bir psikiyatristim Sakura, ilaç yazma yetkim var. Bu görüşmeleri benle yapmak istemeyebilirsin ancak bu durumda seni başka bir psikiyatriste yönlendirmem gerekecek."
Bir anlığına durup nazikçe gülümsedi. "Seni bir seçim yapmaya zorlamak istemiyorum Sakura ama işimin gerekliliklerini yerine getirmeliyim, umarım beni anlıyorsundur."
Yenilgiyle kollarımı göğsümde toplayıp arkama yaslandım. "Sizi anlıyorum ama siz beni anlamıyorsunuz. Sınavlar çok yakın, o ilaçlar beni daha yorgun biri yapıyor. Böyle olmamın nedeni bile onlar olabilir."
"Üzgünüm Sakura ama iyiliğin için en doğrusu bu. Merak etme çok düşük bir miktar artacak, fark etmeyeceksin bile. "
Somurtup başımı salladım. Önünde duran kağıda birkaç şey daha karalayışını sessizce izledim. Gözüm sıra sıra ardında dizili dosyalara kaydı. En son buraya geldiğimde onların arasında gezinişimi ve son çare olarak anahtarları çalışımı hatırladım. Aysu konusunda bir yerden sonra tıkanmıştık, o anahtarları çalarken Yasemin Hanım'ın evine girebilecek kadar gözümü karartmıştım ancak şimdi düşününce bu fikir bana da çok salakça gelmeye başlamıştı. Büyük ihtimalle elinde Aysu hakkında bir dosya varsa bile bir delil niteliği taşıdığı için polisler tarafından incelenmek üzere el konulmuş olmalıydı.
Aysu'nun bu oyunla bir yerlerden bir bağlantısı olduğundan kesin olarak emindim ancak nereden ve nasıl olduğunu açıklayamıyordum. Bizim bilmediğimiz kısımları onlar biliyor, onların bilmediği şeyleri ise biz biliyorduk. Ancak bir şey söyleyemiyor oluşum beni daha da suçlu hissettiriyordu. Aysu için adalet aramak istiyordum ama benim için kim adalet arayacaktı?
"Hafta sonu yapılacak yürüyüşe gidecek misin?"
Gözlerimi dosyalardan çekip öğretmenimin yüzüne çevirdim tekrar. Başımı iki yana salladığımda yapmacık bir şekilde yüzünü buruşturdu.
"Yürüyüşü sizin grup düzenliyor Sakura."
"Bizim grup mu?"
Başını salladı. "Okul sitesine hiç bakmıyor musun sen?" bir balık gibi dudaklarım açık ona baka kaldığımda iç çekip anlatmaya başladı. "Son sınıflar her yıl ilk sınavlardan sonra biraz kafa dağıtmak için yürüyüşe çıkıyor. Ama bir gelenek haline dönüştüğü için gitmek için illaki son sınıf olmana gerek yok. Bence sosyalleşmek için güzel bir fırsat."
"Eğer vaktim olursa olur tabi, giderim."
"Önünde bolca zamanın var, eminim programını buna uygun düzenleyebilirsin."
"Tabii," dedim kendimi gülümsemeye zorlayarak. "Haklısınız, muhakkak gideceğim."
"Harika, eminim çok eğleneceksin."
"Belki siz de gelmelisiniz," diye bir öneride bulundum onunla aynı yapmacık bir heyecanla konuşup. "Sadece son sınıflar gidecek diye bir kural yokmuş sonuçta."
Kaşları havalanıp bana bu şekilde şaşırmış bir halde bakarken bir şeyleri kazandığıma dair içimde kıvılcımlanan o yakıcı hisse teslim olup dudaklarımın kıvrılmasına müsade ettim. Bunu yapmaya devam ettikçe benim de geri durmayacağımı anlaması gerekiyordu, o üstüme geldikçe ben de üstüne gidecek, beni zorladıkça ben onu daha fazla zorlayacaktım.
Ama bu seferlik şansı yaver gitti, tıklatılan kapı ile hiç bozuntuya vermeden gelen kişiyi içeri buyur etti. Kapı biraz aralanıp içeri doğru bir baş uzandığında bu defa şaşkınlıkla dudakları aralanan kişi bendim. Üstelik bu ufak bir şaşkınlıktı da değildi, bu aslında ne kadar yanlış bir yolda olduğumun da göstergesiydi. Ufak, gereksiz ve saçma detaylarda boğuşurken aslında birkaç adım geri çıkıp resmin tamamına bakmayarak geçirdiğim zamanların ne büyük bir kayıp olduğunun da en büyük kanıtıydı.
"Melike, gel canım içeriye." diyerek buyur etti sevgili rehber öğretmenim, Aysu'nun arkadaşını odaya.
"Bölüyor muyum hocam?" çekingen bakışlarıyla heran dönüp odayı terk edecekmiş gibi görünüyordu.
Yasemin Hanımla eş zamanlı birbirimize döndük. "Hayır canım, biz de tam bitirmiştik."
Sanki onaylamam şartmış gibi hızlı hızlı başımı sallayıp ayaklandım. Sanki bir şekilde kızdaki çekingenlik bana da sıçramış gibi olmuştu, susup konuşmak arasında kalmış, gitsem mi kalsam mı bilememiştim. Elerimi koyacak bir yer bulamadığımda önümde birleştirmekte karar kıldım.
"O zaman ben haftaya geleyim tekrar." diye mırıldandım birkaç adım atmadan hemen önce.
"Evet Sakuracığım, öyle yapalım." çaktırmadan kıza baktığımda yer döşemesi dışında başka bir yere bakmadığını fark ettim.
Bunca zamandır bunu düşünemeyecek kadar ne ara aptallaşmıştım ben?
Oysa ki her şey gözlerimin önünde yaşanmıştı. Yerde yatan Aysu'yu, bir telaş kendini Aysu'nun yanına atan Melikeyi. Hepsini görmüştüm.
"Söz verdin," demişti.
Aptal kafam!
Daha detaylı düşününce bu kez de beynimin bilge tarafı bir adım öne çıkıp düşündüğüm kadar aptal olmadığımı fısıldadı zihnime. Haklıydı da, o günü ne zaman düşünsem her şey bin parçalık bir yapboz misali bölük pörçüktü. Ertesi gün gözlerimi açtığımda sanki bir rüyadan uyanmış gibi hissetmiştim kendimi ve o günden sonra bu kızı bir daha hiç görmemiştim. Hatırlayamamış olmam normaldi değil mi?
"... o zaman daha detaylı konuşuruz."
"Hı?"
Bakışlarımı kızdan çekip Yasemin Hanım'a çevirirken düşüncelerimden sıyrılmaya çalışıyordum. Başımı hafifçe iki yana salladım. "Efendim, anlayamadım sizi."
"Yürüyüş işini diyorum."
"Ha, evet. Konuşuruz."
Hızlıca yürüyüp odadan çıktığımda Yasemin Hanım'ın son birkaç cümlesinin üstüne kapıyı kapattığımı çok sonra fark ettim. Önce sağa birkaç adım attım sonraysa sola, arkama dönüp şüpheyle baktım kapıya. Kulağıma dayayıversem şuraya azcık, ne olurdu ki?
Kendimi o kadar zor tutuyordum ki, etrafta birileri olmasa kameraların varlığını bile umursamadan bunu çoktan yapmış olurdum da.
Bir şeyler biliyor olmalı, diye geçirdim içimden. Az veya çok, bildiği bir şeyler illaki olmalıydı. Yapmam gereken tek şey ağzından bir şeyler almaya çalışmaktı, en kötü ihtimalle bile elim kolum bağlı öylece oturmaktan daha iyi olacağı kesindi. Tek sorun bunu nasıl ve ne zaman yapacağımı bilmiyor oluşumdu. Yanına öylece gidip pat diye soramazdım ama doğru zamanı bekleyebilecek kadar sabırlı da değildim.
İç çekip yürümeye başladım. En azından o gelecek ilk fırsata kadar gidip bir şeyler yiyebilirdim. Kendimi karşık bir tost ve ayran alıp ite kaka kalabalığın arasından sıyrılıp çıktım. Çıkış zili çalmış olmasına rağmen kantin ve kütüphaneler akşam beşe kadar açık kalıyordu. Yurtta kalan çoğu öğrenci için bu akşama kadar aç kalmamak için iyi bir alternatifti.
Oturulacak bir yer bulamadığımda çantamı omzuma takıp okuldan çıktım. Hem basketbol hem de voleybol takımları son seçmeler için antreman yapıyordu. Kalabalığın arasında gözüme ilk çarpan merdivenlerde telefonuyla ilgilenen Volkan oldu. Üstünde kırmızı forması olmasına rağmen hiç dağılmamış görünüyordu. Beni fark ettiğimde adımlarım istemsizce durdu. Şimdi aramızda sadece birkaç adım mesafe kalmıştı. Konuşmak için ağzını açtı ama biri ondan daha önce davranmıştı.
"Sakura!" diye böğüren Selim'in sesini duydum. Dikkatli baktığımda onun da basketbol sahasında antrenman yapanların arasında gördüm.
"Efendim?!"
"Bana suyumu getirsene, üstünde adım yazıyor."
"Tamam."
Dikkatli bakışlarından bunu sırf Volkanın yanında olmamam için yaptığı anlaşılıyordu ama koç uyarı dolu bir şekilde düdüğünü çaldığında antrenmanına devam etmek zorunda kaldı.
Volkan'a kaçamak bir bakış attığımda Selim'in tepkisine karşı yüzünde alay dolu bir gülüş belirtmişti.
"Suları nerede?" diyerek tersledim onu. Bana karşı o kadar sert olup Selim'i sinirlendirmeseydi şuan bunların hiç birine katlanmak zorunda kalmazdık. Gerçi benim arkadaşımın da ondan kalır yanı yoktu. Volkan'ı ne zaman görse oracıkta öldürecekmiş gibi bakıyordu.
Merdivenlerden inip beni ağaçların altındaki banklara kadar götürdü. Bu okul hakkında sevdiğim bir diğer şey ise her tarafının betonlarla kaplı olmamasıydı. Ceviz ve dut da olmak üzere bir çok türden ağaç vardı. Sahaların hemen yanlarına kurulmuş bankaların tepelerini saran asma yaprakları bir tentene görevi görüyordu.
Uzanıp ağacın gövdesine dokundum. "Bu ıhlamur mu?"
Diz çökerek oturduğu yerden başını kaldırıp ağaca baktı. "Evet, babam dikmiş."
"Meyve veriyor mu?"
"Kışın hasta falan olursan bana haber et." çarpık gülüşüyle birlikte ayaklanıp bana şişeyi uzattı.
"Teşekkürler."
Benim aksime o diğer tüm suları da kucaklamıştı. Hızlanıp bana yetişti. "Sen nasıl bildin ıhlamur olduğunu?"
"Neden bilmeyeyim, bu da mı sadece bu okula özel?"
"Hayır yani, tabiki değil de... Sen bizim okula laf mı çarptın?"
Güldüm, "Evimin bahçesinde de vardı. Oradan biliyorum."
Başını salladı sadece. "Çok soru sordu mu dün?"
Yüzüne bakmasam da bakışlarının doğrudan Selim'in üstünde olduğunu biliyordum. Dünün ardından belki bir barış sağlanır diye ummuştum ama aksine her şey çabucak eski haline bürünüvermişti. Selim, Demet'i onlara götürmediğimiz için öfkeliydi ama bu defa kavga çıkartıp ortalığı birbirine katmamışlardı.
Bunca şeyi arasında olan yine Demet'e olmuştu. Hiç istemese bile Selim'i ikna edebilmek için Volkan da kalacağını söylemişti. Biz de onu orada bırakıp eve geri dönmüştük. İçimi rahatlatan tek şey çıkarken Öykü'nün de henüz orada olmasıydı, Demet'e karşı bana olduğundan daha sıcak kanlı yaklaşıyordu bu yüzden onu sakinleştirdiğini umuyordum.
Emre'ye gelirsek, onu dün Volkan ile yalnız bıraktığım andan sonra bir daha hiç görmemiştim. Düşünmek istemiyordum ama içimden bir ses bunun nedeninin Volkan olduğunu söylüyordu.
İşler bizim açımızdan berbat giderken bu durumun en çok Avcı'ya yarayacağının da elbette farkındaydım. Kıyım resmen başlamıştı. Ve buna hazırlık olarak yurda dönüp yemeğimi yiyecektim sadece.
"Yok sormadı." diye geçiştirdim sorusunu. Ama hemen pes etmeyeceğini biliyordum.
"Konuşmamız lazım, biliyorsun değil mi?"
Demet'i kastettiğini anlamak zor değildi.
"Şuan olmaz," diyerek geçiştirdim onu. Sahaya gelmiş sayılırdık. "Yarın konuşalım."
İstese de başka bir şey diyemeden koç ara düdüğünü çalmıştı. Takımdakiler sahadan çıkıp hızlıca üstümüze hücum etti. Suyunu arayan bu dev çocukların arasından sıyrılıp Selim'e ulaşmam biraz zor olmuştu.
"Al bakalım." dedim suyunu az uzaktan pas verir gibi atarak.
Çevik bir refleksle şişeyi yakalayıp neredeyse tamamını içti. Kalanı da yüzüne çarpmak için kullandı. "Sağol."
"Hasta olacaksın!" diye azarladım onu.
"Bir şey olmaz." diye geçiştirdi beni. Bakışlarının hedefindeki ben değil doğrudan Volkan'dı. Volkan ise sanki ters bir hareketini bekliyormuş gibi Selim'i izlemekteydi.
Beklemediğim bir şekilde elini kaldırıp Volkan'a selam verdi. "Eyvallah kaptan!"
"Afiyet olsun."
Erkekler... Ya çok düz canlılardı yada söyleneni aksine biz kadınlardan daha da karmaşıklardı. Hiç beklemediğim anda parlayıp tam ortalık birbirine girdi dediğim anlarda ise tepkisiz kalabiliyorlardı. Ama bir gerçek vardı ki onlar kadınların aksine düşmanlıklarını birbirlerine açık açık ilan edebiliyolardı. Aralarında geçen savaş vahşiceydi, kan döküyor, ani patlamalar yaşıyorlardı ve öfkelerini sonuna kadar yaşıyolarlardı. Kadınların ki ise daha çok soğuk bir savaştı, kan dökülmüyordu ama ardında bırakılan yara daha derindi.
"Volkan!"
Başımı kaldırdığımda camdan bize bakan Serkan Bey'i gördüm. "Serdar'ın yanına çıkıyorum. Geliyor musun?"
"Geliyorum baba!" gitmeden önce takımdaki çocuklarla vedalaşmasının arasında bana ufak bir baş selamı verdi. "Ben gelirim birazdan, siz de devam edin."
"Sağol kaptan!"
"Ulan daha yeni durduk be!"
"Söylenme lan, hep bir kulp buluyorsun."
"Sana ne oğlum, işine bak sen."
Aralarında biri öne çıktı, "Kesin artık, yengenin yanında ayıp oluyor."
Bakışlarımı okula henüz giren Volkan'dan çekip çocağa döndüm, esmer cılız uzun bir çocuktu, sanki bu yaz hiç denizden çıkmamış gibi teni pul pul görünüyordu.
"Saçma sapan konuşma lan!" diyerek benden önce davrandı Selim. "Kaç senelik arkadaşım."
Başka bir çocuk daha gülerek bakışlarımı üstüne topladı. "Tabi oğlum arkadaşındır."
"Cihan, saçma sapan konuşmayın oğlum. Düzgün durun."
"Ne dedik abi şimdi biz sana, yakışırsınız diyoruz."
"Ya havle ya havle!"
Hepsine ters ters baktım. "Gereksiz uzatıyorsunuz şuan."
"Bırak şunları ya, boş yapıyorlar işte." Kolumdan tutup beni kenara çekmesine izin verdim. Bu böyle bir şeyin başımıza ilk gelişi değildi. Birbirimizi ne zaman arkadaşlarımızla tanıştırsak hep alltan alttan bir ima sezerdik. Ama ikimizde biliyorduk ki böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali kesinlikle olamazdı. Selimden hoşlanmak benim için bir anda abinizden hoşlanmaya başlamanız gibi bir şey olurdu. Ve bu konuda Selim'in de benimle aynı fikirde olduğundan kesinlikle ve kesinlikle emindim.
"Geri zekalılar ya." diye söylendim kendi kendime. Arada arkama dönüp ters ters bakışlar atmayı da ihmal etmiyordum.
"Ya tamam boşver şunları. Volkan ne dedi sana?"
Bu kez aynı bakışları Selim'e de attım. "Bir şey demedi, Demet'i sordum."
"Sadece o kadar mı?" kolumu tutan eli sıkılaştığında bir hışımla kolumu çekip elinden kurtardım.
"Evet sadece bu kadar."
Tepkim çabuk tesir etmiş olacak ki bir adım geri çıkıp boğazını temizledi. "İyi madem, sen yurda geç hadi."
"Sen gelmiyor musun?"
"Yok, daha devam ederiz biz."
Başımı salladım. "İyi madem."
Sırtını dönüp benden uzaklaşırken arkasında kalıp bir süre sadece izledim. Her adımında onlarca farklı düşünce bir fare misali beynimi kemirmeye başlıyordu. Merak, endişe, korku, sevgi ve kırgınlık her adımıyla içime daha da işliyordu. Ancak bir duygu daha vardı ki, o belkide beni en çok tüketendi.
Kuşku.
Gelişi yavaş ve sinsiydi ancak insanın içine cılız bir kıvılcımı dahi düşse hararetlenip koca bir yangına dönüşmesi çok sürmüyordu. Ve o noktadan sonra artık bilip inandığın her şey kül ve toz yığınından ibaret oluyordu.
Yurda kadar yürüyüp kendimi bahçede bulunan küçük çardaklardan birine attım. Güneş henüz batmamış ancak gidişinin habercisi kızıllığını çoktan dağların etrafına saçmıştı. Birkaç dakika sonra yerini karanlığa bırakacak biz insanlar da o karanlığı yapma ışıklarımızla ortadan kaldıracaktık.
Böyle düşününce başımıza gelipte alışamayacağımız, bir şekilde durumu kendi lehimize çeviremeyeceğimiz hiçbir şey yok gibi geliyordu. Ama benim durumumda da bu böyle miydi? Benim sorunlarımın da bir lehe çevrilecek yanı var mıydı yoksa ben her şeyin bir istisnasıdan mı ibarettim?
Eşyalarımı kenara ittirip başımı masaya yasladım. Akşamın serin meltemi tenimi okşayıp geçerken üşütmek bir yana sanki içimdeki yangını daha da alevlendiriyordu. Hayatım bildiklerim ve şüphe ettiğim bildiklerim olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Düşüncelerim ve hislerim tamamen birbirine karışmış haldeydi ve ben ruh sağlığımı nasıl koruyacağımı bilmiyordum.
Gözümü kapattıkça önce Aysu'nun yüzü, sonra Volkan'ın beni hastaneye götürdüğü gece gördüğüm annesinin acı feryadı kulaklarımda yankılanıyordu. Babası annesine destek olarak yürümesine yardım ederken, nasıl da tüm dünyayı sırtlamış gibi yorgun göründüğünü aklımdan bir türlü çıkmıyordum.
Kendi iyiliğimiz için sustuğumuz her saniye sanki insanlığımızdan bir parça daha kaybediyorduk.
Ve ben bundan kesinlikle nefret ediyordum.
***
Birinin bedenimi hafifçe sarsmasıyla gözlerimi açtım. Gözüme doğrudan vuran flaş ışığından kaçmaya çalışarak oturduğum yerde doğrulduğumda kesin bir ağrı tüm bedenimi sardı.
Acıyla yüzümü buruşturdum. "Ahh, her yerim tutulmuş..."
"Aferim Sakura, burada mı uyudun gerçekten?"
Sesinden beni uyandıranın Selim olduğunu anladım. Üstüne daha çok eğilip flaşı tüm yüzümde gezdirdi. "Soğuktan betin benzin atmış."
Elini ittirip yüzümü daha çok buruşturdum. "Kapat şunu ya."
Dediğimi yapıp flaşını kapatarak yanıma oturdu.
"Her yerde seni aradım, napıyosun burada?"
Kuruyan boğazımı yutkunarak ıslatmaya çalıştım. "Uyuya kalmışım ya. Saat kaç?"
"Sekiz oldu." Masaya bıraktığım ceketimi alıp sırtıma bıraktıktan sonra uzanıp çantamı açtı. "İyi bari cüzdanın telefonun falan çalınmamış."
"Niye çalınsın ya, o kadar derin uyumadım ki."
"Sen sabahtan akşama kadar ara, sessize almış da uyumuş bir de..."
Benimle değilde kendi kendine konuştuğunu anladığımda susup ceketimi geçirdim üstüme. Gerçekten de üşümüştüm.
Çantamdan bir poşet çıkartıp gözümün önünde salladı. "Bu ne Sakura?"
Dudak kıvırdığımda göz devirdi. "Okuldan aldığın yemeği niye yemedin."
"Unutmuşum."
Cıkcıklaya cıkcıklaya tostumu ve ayranımı çıkartıp önüme bıraktı. O ayranımı çalkalarken bende tostumu kese kağıdından çıkarttım. Soğumuştu ama hala tadı güzeldi.
"Gökhan! Buradayız."
Oturduğum yerden başımı çevirdiğimde yanımıza gelen Gökhan'ı gördüm. Elinde ince bir battaniye de vardı.
"Sen mi söyledin?" diye mırıldandım sessizce.
"Mesaj attım." diyerek beni düzeltti. Gökhan masaya geldiğinde bir cevap vermeyip sessiz kaldım. Battaniyeyi Selim'e verdiğinde Selim sanki küçük bir çocukmuşum gibi beni battaniyeye sardı.
"Sağ ol abi."
Ağzımdaki lokmayı yutup gülümsemeye çalıştım. "Teşekkür ederim."
Gülüşünün benimkinden çok daha içten olduğu kesindi. "Rica ederim."
Yanında getirdiği çantasından bir termos ve karton bardaklar çıkardı. Ardından elime paketli bir kek tutuşturuverdi. Kendimi iyice piknik yapıyor gibi hissetmeye başlamıştım.
"Size gerçekten beni yeni bulduğunuzdan emin misiniz?" diye takıldım.
İkisi birden güldü. "Odanda olmadığına göre bir tek bahçe kalıyordu. Tabi yurttan kaçmadıysan..."
"Yok, bir dahakine sizsiz kaçmayacağım diye söz verdim kendime."
Uzanıp çayımdan bir yudum alırken ikisininde gerildiğinin farkındaydım. Özellikle de Selim bir şey dememek için kendini zor tutuyordu ancak aynı şekilde altta kalmayacağımı bildiği için susması en iyisiydi onun için.
Tahmin ettiğim gibi bu konuda başka bir şey demeyip konuyu kapattı.
"Odamda olmadığımı nasıl öğrendin?"
"Öykü'yü aradım. Sağ olsun ortak salona da baktı. Bir anda böyle iyi anlaşmanız şaşırtıcı doğrusu."
"Odalarımız yan yana, bir nevi ateş kes ilan ettik."
"Peki bu ateş kes tahminen ne kadar sürer?"
"Orasını Allah bilir."
Başını sallayıp çayından bir yudum aldı. Sessiz kaldığı süreyi fırsat bilip tostumun son lokmasını da ağzıma attım.
Sonra beklemediğim bir anda konuştu tekrar. "Ee nasıl geçti?"
"Ne nasıl geçti?" diyerek salağa yattım.
"Rehberliğin diyorum... Nasıl geçti?"
"İyiydi," diye mırıldandım çöplerimi poşete geri doldururken. "Her zamankiyle aynıydı işte."
Temkinli bir bakış atıp tepkisini ölçmeye çalıştım. "Bir de ilaçlarımın dozunu arttıracakmış."
Şaşkınlıkla kaşlarını havalandırdı ancak bu sert ve kavisli hatlara sahip yüzünün daha çok gölge düşürdüğünde umursamazmış gibi göründü sadece. "Kötüymüş."
Başımı sallayıp sessizce önüme döndüm.
Şey evet, beklediğim tepki kesinlikle bu değildi. Sinirlenmesin hatta buranın bana iyi gelmediğini söyleyerek bana kızmasını beklerdim. Ve belki de amcama söylemesini ve beni söylediğime bin bir pişman etmesini... Önceden olsa kesinlikle böyle yapardı.
Şimdi ise haklıydım demeden haklı olduğunu yüzüme vuran bir sakinliğe sahipti. Bana kızmıyordu, keza öncekiler gibi kendine kızgın da görünmüyordu. Ya içten içe kendini yiyip bitiriyordu, yada artık bağırıp çağırmanın hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini anlamıştı.
Hemen karşı tarafımda bir hareketlenme olduğunda başımı çevirip Gökhan'a döndüm. Tedirgin görünüyordu ama bir o kadar da meraklıydı.
"İlaç mı kullanıyorsun?" Ses tonu kendine has olduğu kadar tanıdık bir his de uyandırıyordu insanın içinde. Ürperdim istemsizce. Başından beri buradaydı ama varlığını tamamen unutmuştum. Belki de az konuştuğumuz içindi ama sanki onu son görüşümün üzerinden seneler geçmiş gibi hissetmiştim. Ama tavrı ve konuşmasında yakın bir arkadaş hissiyatı taşıyordu.
Onunla bunu konuşmak istemediğim için kısaca "Evet," diyerek kestirip attım.
Bir şeyler söyleyecekmiş gibi dudakları aralandı ama ben çabucak önüme dönünce susmak zorunda kaldı.
Sessizce oturarak bir yandan keklerimizi yiyip bir yandan da çaylarımızı içtik. Selim çöplerini elime tuttuşturup ayaklandığında merakla bakışlarımı yüzüne çıkarttım.
"Afiyet olsun size, benim antrenmana yetişmem lazım."
"Bu saatte ne antrenmanı ya? Gece oldu."
Bağcıklarını bağlamak için eğildiğinde bu kez de başımı aşağıya eğmek zorunda kalmıştım.
"Büyük bir antrenman değil ya, öyle bir iki kişi planlaştık. Malum maçlarda yaklaştı, seçmeler olacak."
"Ne seçmesi? Sen zaten takımda değil misin?"
"Takımdayım da sahaya çıkıp çıkmayacağım daha belli değil."
Bunun onun için ne kadar önemli olduğunu bildiğimden daha fazla soru sormayıp başımı salladım.
"Öyle mi? Bol şans o zaman."
"Sağ ol."
"Bekleyeyim mi seni?" diye seslendi arkasından Gökhan.
"Yok ya, yat sen istiyorsan. Gelirim bende bir iki saate."
"Tamamdır!"
Aralarında geçen sohbete pek sık rastlamadığımdan istemsizce her konuşmayı dinlerken buluyordum kendimi. Başlarda her öğün birlikte olsak da zamanla düzenimiz kaymış ve denk gelemez olmuştuk. Bu sürede aralarındaki bağı iyice arttırdıklarını görmek beni bayağı bir şaşırmıştı açıkcası. Selim herkese karşı alçak gönüllü davranmaya çalışsada aslında herkesi içi kolay kolay alabilen biri değildi. Ama Gökhan'la aralarında daha başka bir arkadaşlık vardı. Başkalığı ise adını koyamadığımdan değil de koymak istemeyişimdendi daha çok.
"Neden bana böyle bakıyorsun."
Konuşuncaya dek orada oturmuş Gökhan'ın yüzüne bön bön baktığımın farkında bile değildim. Buna bir son verip önüme döndüğümde konuşmadan önce genzimi temizleme gereği duydum.
"Sen de oynamıyor musun?"
Bu aslında iki cevabı olan bir soruydu.
"Neden sordun?"
Umursamaz görünmek için mi yoksa aptal gibi görünmemek için mi omuz silktiğimi bilmiyordum.
"Bazen sizi Selimle oynarken görüyorum."
"Arada oynuyorum ama takımda değilim."
Bir çatlaklık yakalamaya çalıştım ama onun yerine konuşmamdan memnunmuş gibi bir ifade belirdi yüzünde. Bedenini biraz daha bana çevirmiş yüzüme hevesle bakıyordu. Bu hevesli halini kırmak istemedim.
"Bu aralar çok denk gelmiyoruz, ondan çok haberdar değilim."
Güldü, "Odanda çok takılıyorsun, haberlerden geri kalman normal."
Bu kez ben de güldüm. "Haklısın, okul sonraları çok yorgun oluyorum." diyerek bir yalan uydurdum. Aslında yalan sayılmazdı, gerçekten de yorgun oluyordum ama bir kaç gündür uyuyacak çok zamanım olmamıştı.
"İlaçlar yüzünden mi?" diye sordu. Hemen ardından pişman olmuş bir ifade belirdi yüzünde ama yine de vereceğim cevaba dikkat kesilmiş bir halde bana bakıyordu.
"Evet," diye mırıldandım. Sonra nedendir bilmem yeterli gelmedi bu açıklama. Doğru sözcüğü arıyor gibi gözlerimi kaçırdım.
"Her zaman biraz sersemlik olurdu ama şimdi sanki beni daha çok etkilemeye başladı. Yani nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama..."
Dikkatle beni dinlemesi kelimeleri seçebilmemi zorlaştırıyordu. Ay ışığı düşen yüzü karanlıkta ona çok daha farklı bir hava katmıştı ve bu benim dikkatimi dağıtıyordu. Başını sallayarak sözlerimi devam ettirmem konusunda beni yüreklendirdi.
İç çekip dudak büktüm. "Buranın içinde sanki bir şeyleri uyutuyorlarmış gibi hissediyorum."
Bir kaç kez yavaşça vurduğum başıma bakıp o da benim gibi iç çekti. "Seni kontrol edemeyeceklerini anladıklarında içindeki sesleri susturmaya çalışırlar."
Biran için durup hafifçe gülümsedi. "Bunu günlerce, hatta aylarca yavaş yavaş yaparlar ve bir gün uyandığında pat diye tam da istedikleri o kişi oluverirsin. Sözde dengeli ve sakin biri olursun ama yaptıkları tek şey seni pasif bir uyur gezere dönüştürmekten başka bir şey olmaz."
Sanki ortam biran da ağırlaşmıştı ama ben kendi hafiflemiş hissettim. Sanki hiç bilmediğim bir memlekette hemşerimle rast gelmiştim.
"Sen... " diye başladım sonra nasıl soracağımı bilemediğim için ağzımda bir şeyler geveledim. "Yani şey, sen?"
Eliyle işkence ettiği karton bardağı bırakıp bana dönerken güldü. Ama bu seferki gülüşü az önceki tavrından daha uzak ve doğaldı. Bu halim hoşuna gitmiş gibi dudaklarını birbirine bastırıp gülüşünü durdurmaya çalışıyordu.
"Antidepresan yani." diye özetledi kısaca.
Bir elektriklenmeyle sarsılıp kendime geldim hemen.
Antidepresan, diye tekrarladım tekrar içimden. Tabi ki antidepresan.
"Sen de mi kullandın?" derken buldum kendimi ama lafımı geri almak için çok geçti. Az evvelki yüz ifadesinin benzeri şimdi benim suratımda da belirtmişti.
"Hepimiz bir dönem depresyona giriyoruz."
"Hayır yani o anlamda demedim. Orası öyle tabi ki," Hızlıca başımı salladım. Böyle konular neden bu kadar gericiydi ki?
"Yani, sen neden?"
"Karşılıklı anlatmaya ne dersin?" şaşkınca suratına bakarken aramızdaki tüm eşyaları kenara çekip önümüzü boşalttı.
Nedendir bilmem bu halim çok hoşuna gidiyor gibiydi. "Ne?" diye sordu çocuksu bir heyecanla. "Bunu önermiyorlar mı zaten? Sosyalleşin, dertleşin, konuşun, daha çok konuşun..."
Kollarını masaya yaslayıp bir danışman gibi parmaklarını birbirine kenetledi. "Anlat hadi, dinliyorum."
Ağzımı araladım ancak daha konuşamadan bu kez de işaret parmağını kaldırarak beni susturdu. "Ve, ve konuşacağımız her şeyin bu masada kalacağından emin olabilirsin."
Bu hevesi beni de etkisi altına aldığında güldüm. "Tamam ama önce sen başla."
Abartılı bir şekilde göz devirdi. "Çok sıkıcısın."
Omuz silktiğimde derince bir iç çekti. "Pekala, ben başlıyorum. Ne öğrenmek istersin?"
Ciddiliğinin bir simgesi olarak genzini temizlediğinde daha çok güldüm.
"Hmm, mesela neden başladığını anlatabilirsin."
"Agrasiftim." diye cevapladı anında. "Annem ve babam daha yeni ayrılmıştı ve tahmin edersin ki o yaşlarda bir çocuk için bu kolayca alışabileceği bir şey olmuyor."
Anlayışla başımı salladım. Bakışları bir anlığına ellerimi ısıtmak için etrafına sardığım bardağa kaydı ama sonra tekrar yüzüme döndü.
"Okula yeni başladığım zamanlardı sanırım, herkes okumayı sökerken ben daha alfabeyi bile öğrenememiştim. Genel bir isyan halindeydim ve biri istedi diye bir şeyleri yapmak istemiyordum."
"O yaşlarda bir çocuğa ilaç verdiklerini bilmiyordum." diye mırıldandım.
"Zorunda kalmadıkça vermiyorlar da. Doğrusu bana da vermemek için uzun bir süre direndiler. Ta ki ben dördüncü sınıfta bir öğretmene saldırsana kadar."
Şaşkınlıkla dudaklarımı ısırdım. "Hii! Öğretmenine mi saldırdın?!"
Utancını gizlediği bir gülümsemeyle gözlerini kaçırdı. "Şey, evet. Üstüne sıcak çay döktüm."
Oturduğum yerde dikleşip elimdeki bardağı masanın diğer ucuna bıraktım çabucak. "Bu burada kalsa daha iyi olacak..."
Başını geri atarak büyük bir kahkaha attı. Yüz hatları gevşediğinde aslında yüzünün böyleyken gerçekten tatlı göründüğünü fark ettim.
"Beni yargılama," diye neşeli bir uyarıda bulundu.
İki elimi birden kaldırarak teslim olur işareti yaptım,"Tamam, pardon. Haklısın. Sonra noldu?"
"Sonraki iki sene ilaç kullandım. Tabi terapi de aldım. Liseye geçince de tamamen bıraktım."
"Şimdi daha iyi misin peki?"
Keyifli kahkahası yerini hoşnut bir gülümsemeye bırakmıştı. "Harikayım. Şimdi her zamankinden daha sağlıklı ve aklı başında hissediyorum."
"Güzel," diye mırıldandım ayaklarımı gövdemde toplayarak.
"Peki şimdi gerçekten iyi mi hissediyorsun?"
Sorum biranlık yüzündeki gülümsemenin silinmesine neden oldu. "Nasıl yani?"
Gözlerimi kaçırdım. "Bilmiyorum, yani buna değiyor mu sence? Başta öfkeli gibi konuştun şimdiyse bambaşka bir şey söylüyorsun."
"Çünkü o zamanlar öfkeli hissediyordum. Dünyada bir başıma kalmışım gibi geliyordu. Kızgındım, öfkeliydim ve herkese karşı agresiftim. Ama aslında en çok da korkuyordum. Sanki annemle babam ayrılırsa artık annem ve babam olmazlarmış gibi geliyordu ve ben bunu kaldıramıyordum. "
Biran durup soluklandı ve dudaklarını ıslatıp daha sakin bir tonda devam etti. Bu hali bilge birinden öğüt alıyormuş gibi hissettirdi bana.
"Duygular kontrol edebildiğimiz müddetçe güzeldir. O yaşta bir çocuğun ise yaptığı hareketlerde mantık aranmaz. Sadece duygularının bir esirine dönüşür. Ve bu gerçekten tehlikeli. Eğer duyguların sana da fazla geliyorsa ve sana zarar veriyorsa, ki bu bence asıl önemli olan kısım, bunları en azından baş etmeyi öğreninceye kadar baskılamak en akıllıca çözüp. Bana sorarsan, bununla baş etmenin en iyi bir diğer yöntemi ise, onlar hakkında konuşmak. Hislerini sözcüklere döktüğünde ona bir form kazandırmış olursun ve görüp duyduğun şey artık eskisi kadar korkutucu olmaz."
İçerilerde bir yerlerde derinlere gömdüğüm bir kapının hafifçe aralandığını hissettim ve hüzün bir virüs gibi tüm hücrelerime kadar yayıldı.
"Ben sanırım hala alışamadım." diye bir itirafta bulundum.
Tekrar konuşmadan önce derince bir iç çekmem gerekmişti. "Ailemden sonra çok fazla yer değiştirdim, teyzemler burada kalmamın iyi gelmeyeceğini düşünüp beni yanlarına aldılar ama ben hiç gitmek istemedim, gidince de buraya dönmenin yollarını arayıp durdum. Burası bana iyi gelir sanmıştım. "
"Gelmedi mi?"
Uzanıp kese kağıdından bir parça yırtıp aldım.
"Bilmiyorum. "
Bakışları bir anlığına şeritler halinde parçaladığım kağıda kaydı ama bu konuda yorum yapmak yerine bakışlarını tekrar yüzüme çıkarttı.
"Neden dönmek istedin? "
"Çünkü burası benim evim." dedim çabucak ve bunu deyiş hızım beni bile şaşırttı.
Bu yalan değildi, sadece tekrar olmasını dilediğim bir şeydi. Bu yüzden dönmüştüm zaten İzmir'e, bana ait her şey, beni ben yapan her bir detay bu şehirde iz bırakmıştı üstüme. Başka bir yerde bu hissi yaşamamın mümkün olmayacağını biliyordum.
Hem neden olmasındı ki?
Burası tekrar yuvam olabilirdi, üniversiteyi okuduktan sonra tekrar geri dönüp kendi hayatıma kaldığım yerden devam edebilirdim. Hem yalnız da kalmazdım, Selim de burada olurdu, hatta belki teyzemler bile burada yaşamaya karar verebilirdi. Eskisi gibi bir arada olurduk. Evet, önceden de böyleydi ve...
Ve ben ne kadar istersem isteyeyim eskisi gibi olamayacağını biliyordum.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı, bu dönüşü olmayan tek yönlü bir yoldu ve ben treni kaçıralı çok oluyordu.
Hem her şeyi mahvetmişken nasıl tekrar mutlu olabilirdim ki?
Sadece sessiz kalıp beni düşüncelerimle baş başa bırakıyor oluşundan memnundum. Müdahale etmiyordu yada konuyu farklı yerlere çekmiyordu. Sadece sessizce oturmuş benim ağzıma gelenleri söylememi bekliyordu.
Yüzüne bakmak yerine elimdekilerle oynamaya devam ettim. "Nasıl hissediyorum biliyor musun? Sanki yıllar sonra evime dönmüşüm ama herkes çoktan başka yere taşınmış. Koca evde bir başıma ben kalmışım."
Ve şimdi ne kimsenin çocuğuydum ne de kardeşi.
Ona baktığımda olduğu yerde kıvrandığını fark ettim ve bu tüm dağınık ruh halime rağmen beni güldüren bir şey oldu."Rahat ol, bir şey demene gerek yok. Beni avutmanı beklemiyorum senden."
Yüzü aynı hızda renk değiştirdi. "Hayır, seni avutmayacaktım." diye konuştu ama sonra hemen tekrar sustu. Bu hali gözüme tatlı geldiğinden daha çok güldüm.
"Yani avutulmaya ihtiyacın olduğunu düşünmüyorum." dedi en sonunda genzini temizleyerek. "Artık boşalmış olabilir ama ev hala olduğu yerde duruyor değil mi? O halde o evin içini tekrar ailem diye bildiğin kişilerle doldurmak senin elinde."
Hafifçe gülümsedim. "Haklısın," diye mırıldandım sadece.
O evin yıkılmadığını bizzat benim tarafımdan yakıldığını nasıl söyleyebilirdim ki?
"Selam!"
Karanlıkların içinde saklı kalmış düşüncelerim neşeli bir ses tarafından aniden ışıkların yakılmasıyla ortadan kayboldu. Hemen yanımdaki boşluğu Nil'in doldurduğunu gördüğümde koluna yapıştım anında.
"Neredesin kızım sen?" diye ciyakladım çirkef mahalle kadınları gibi.
Az evvelki neşeli maskesi yerini korku dolu bakışlara bırakmıştı. "Kiraz, dedim ya dün telefonda. Evden aradılar gitmem gerekti diye."
Evet, dün arayıp bana bu açıklamayı yapmıştı ama o an Volkanın evinde olduğumuz için çok üstünde durmadan kapatmıştım.
"Demet'i o halde bulunca aklım çıktı sana da bir şey oldu diye."
Kolunu sıkıca tuttuğum elimin üstüne elini koyup güven verircesine sıktı. "Çok özür dilerim, eve geçince hemen aramaya çalıştım ama ulaşamadım size. Dünden beri Demet'i de arayıp duruyorum zaten. Sizi orda bırakıp gittiğim için kendimi çok kötü hissediyorum."
Bir cevap vermeyip sadece kolunu bıraktığımda bir kedi gibi uzanıp başını omzuma yaslandı. "N'olur Kiraz, beni affet lütfen."
Gerçekten bir kedi olsa küçük sarı renkte yavru bir kedi olurdu herhalde, diye geçirdim içimden. Bu düşünce beni güldürdü.
"Affettin mi?!"
Hevesle başını kaldırıp yüzüme baktığında ona kötü kötü bakıp başımı iki yana salladım. "Cık."
"Ama Kiraz!"
"Sus, çok konuşuyorsun." diye azarladım onu, "Demet dönsün buna ikimiz birlikte karar vereceğiz."
Dudak büzdü ama reddedecek bir şey de demedi. O ana kadar Gökhan da sessiz kalmış sadece bizim konuşmamızı dinlemişti. Biz sustuğumuzda bu kez de o konuştu.
"Bana da Selim anlattı, Demet'i aradım sonra. İyiyim falan demişti dün ben de çok uzatmak istemedim. Bugün konuştunuz mu , durumu nasılmış?"
Bu ilgili hali hoşuma gitmişti. "Sabah konuştum, iyiymiş."
"Ne zaman dönüyor?"
"Yarın gelecekmiş."
Ne kadar dil dökerek dökelim daha fazla Volkanlar'da kalmayı kabul ettirememiştik. Sanki herkes bilmediğim bir nedenden dolayı Volkan'dan nefret ediyor gibiydi.
"Neden Volkan'ın evinde kaldı hala daha anlamıyorum." dedi Nil yanında getirdiği şalını etrafına dolarken.
Uzanıp ona da bir bardak çay doldurarak eline tutuşturdum. Belli etmesem de sorusu beni germişti.
"Bir nedeni yok, orda karşılaştık. Yardımcı oldu sağ olsun."
"Öykü'de onunla birlikteydi o zaman."
Bana imalı bir bakış atsa da sözlerinin asıl hedefi Gökhan'dı. Onun beni değil de Öykü'yü izlediğini söylediğim o günden beri Gökhan'ın Öykü'den hoşlandığını sanıyordu.
Sadece başımı sallamakla yetinip bakışlarımı Gökhan' a çevirdim. Sessizce oturmuş bizi dinliyordu. Göz göze geldiğimizde az öncekilere benzer bir gülüş belirdi dudaklarında. Genel olarak sohbetlere çok katılan biri değildi ama konuşup biraz bir şeyler söylese belki her şey çok daha kolay olacaktı. Ama o bunun yerine oturup sadece çaresizliğim karşısında gülmekle yetiniyordu.
Bu uzun bakışma garip bir hal almaya başladığında içimden kalkıp gitmem gerektiğini söyleyen sese kulak verip gözlerimi kaçırarak ayaklandım. "Hadi Nil, içeri geçelim. Saat geç oluyor."
"Ama ne güzel oturuyorduk." diye mızmızlanmaya başladı Nil. Bakışlarında saklı afacan pırıltılar asıl niyetinin çöpçatanlık olduğunu açıkça belli ediyordu.
"İyi madem ben çıkıyorum. Sen oturabilirsin."
"Tamam ya bekle." Elimdeki baddaniyeyi katlarken göz devirip oflayarak ayaklandı.
"Sen de geliyor musun?" diye sordum baddaniyesini geri uzatırken.
Başını iki yana salladı. "Hayır ben biraz daha burada kalacağım, o sende kalabilir."
"Hiç gerek yok," diyerek karşı çıktığımda başını iki yana salladı. Böyle yaptığında alnına dökülen kuzguni saçları daha çok dağılmıştı.
"Israr ediyorum, sen de kalsın."
Mahçupça gülümsedim. "Peki madem, teşekkür ederim."
"Rica ederim. Örtünün ama giderken, soğuk hava."
Başımı sallayıp Nil ile ikimizi birden içine alacak şekilde tekrar açtım battaniyeyi. "Ay bu çok güzel sıcacıkmış, sabahtan beri donuyorum burda. Ne ara bu kadar insafsız oldun sen Kiraz?"
"Benim olsaydı almazdım zaten seni, o yüzden çok konuşma."
"Sağol Gökhan, sen bari düşüyorsun beni."
Ona omuz attığımda ikimiz birden dengemizi kaybedecek gibi olduk. Gökhan bu halimize kahkahalarla güldü.
"Önemli değil önemli değil, yarın geliyorsunuz değil mi?"
"Gelmek zorundayız, edebiyat var."
İkisinin bakışları beni bulduğunda yüzümü buruşturdum. "Sadece öylece otursam da bana bulaşmanın bir yolunu bulacak, izleyin ve görün."
"Sen de rahat durmuyorsun ama. Çok cevap veriyorsun her şeye."
"Benimle dalga geçiyor adam! Susup oturacak mıyım?"
"Sen de haklısın."
Hızlıca başımı salladım. "Haklıyım tabi, neyse hadi yarın görüşürüz. İyi geceler sana."
"Hey Sakura, dur!"
Arkamdan seslendiğinde topuklarımın üstünde döndüm ve bu Nil'in bir an için tekrar düşme riskine yol açtı. Noldu der gibi başımı iki yana salladığımda işaret parmağıyla ayakkabılarımı işaret etti Gökhan.
"Bağcıkların çözülmüş, dikkat et de ikiniz birden basıp düşmeyin."
Çözük bağlara bakıp iç çektim. Hiç sevmiyordum şu bağcık bağlayıp çözme işini. Şu küçükken giydiğimiz cırt cırtlı ayakkabıların yetişkinler için olan versiyonundan bulsam anında alacaktım yani o derece sevmiyordum.
Nil beni baddaniyeden dışarı attığında mecburen çöküp bağlamak zorunda kaldım bağcıklarımı. "Ne kaldı ki yurda, şuracıkta hemen." diye mırıldandım kendi kendime.
Nil ise tepemde dikilmiş öyle söyleniyordu. "Gökhan demese hiç fark etmeyeceksin yani Sakura. Canımı emanet ediyorum ben bir de sana. Biraz daha dikkatli olmanı beklerdim."
"Ay hasbama bak!" diye tersledim onu.
"Merdivenlerden birlikte yuvarlansaydık görürdüm o zaman ben seni."
İşim bittince ayaklanıp onu iterek kendime yer açtım battaniyenin arasında. "Sus sus, zaten bu ara fazla gözüme batıyorsun, vallahi ben kendi ellerimle atarım seni beş kat yukarıdan."
Haksız olmasa bile korktuğundan sustu. Tekrar birlikte battaniyeye sarıldık.
"Sağol Gökhan." diye gülümsedim gitmeden önce.
O zaten bir yandan bizi izleyip bir yandan da gülüyordu. "Rica ederim."
"İyi geceler Gökhan. Gece gece hayatımı kurtardın. Teşekkür ederim."
"Nil!"
"Ne be!"
"Tekrar iyi geceler."
"Görüşürüz, size de iyi geceler."
Gökhan'ı yanından ayrıldığımız gibi küçük tartışmamız da son buldu. Zaten çok didime havamda da değildim. Yarın edebiyat dersinin olduğunu hatırlamamla moralim hepten bozulmuştu. Her defasında asistanı olduğum zırvalığının ardına saklanıp bana bir sürü iş yaptırıyordu. Bunlara camları açtırmak, tahtayı silmek ve eşyalarını sınıfa taşımak gibi ayak işleri de dahildi. Ve durmadan beni herkesin içinde ergen biri gibi göstermeye çalışıyordu ama böyle tartışmalara girdiği sürece kendini ergen gibi göstermekten öteye geçmiyordu benim gözümde. Tabi herkes benim gibi düşünmüyordu, mesela Nil onun bu davranışlarını genç ruhlu oluşuna yoruyordu bir çoğu gibi.
Sonunda yurda varıp kızlara ait salona girdiğimizde kendimizi koltuklara bıraktık.
"Sence Öykü'ye vereceğini düşündüğü için mi geri almadı?" başıyla battaniyeyi işaret ettiğinde ona ters bir bakış attım.
"Seni neden bu kadar alakadar ediyor bu."
Bacaklarını kucağıma koyup oturduğu yerde biraz daha kayarak komple uzandı, "Ne?" diye söylendi telefonuyla oynarken harfleri uzata uzata. "İkisi de arkadaşım, mutlu olmalarını istemek en doğal hakkım."
"Öykü'nün haberi bile yok."
"Belki öğrenince isteyecek?"
"Hatırlarsan istemediğini söylemişti."
Telefonu yüzünden indirip birkaç saniyeliğine yüzüme baktı. "Doğru," diye mırıldandı kendi kendine. Sonra artık ne düşündüyse neşeli bir sesle tekrar telefonuna döndü. "Ama bunu kesin olarak bilemeyiz değil mi?"
Başımı koltuğun sırt kısmına yaslayıp tavanı izlemeye başladım. Gözlerimi kapasam oracıkta tekrar uykuya dalabilirdim sanki. "Zamanla her şey değişir," diye devam etti sözlerine.
"Bir anlık bir bakışa bir gülüşe bakar. N'olduğunu anlamadan tutuluverirsin karşındakine. O zaman isteyip istememenin bir önemi kalmaz işte..."
.
.
.
.
.
.
.
Bölüm sonu.
Teşekkürler, teşekkürler...
Bölüm etkileşimi
