>BÖLÜM - 12- Bilgili Cahil<

Vaveyla Yazarı: Melda Alkış

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: >BÖLÜM - 12- Bilgili Cahil<

-ON İKİNCİ BÖLÜM-
"Bilgili Cahil"
'

-

Öleceğimi düşündüğüm birçok an olmuştu. Çatıdan düştüğümde, evim yandığında veya hastalığımı internetten araştırdığımda. O gece o sokakta da hissetmiştim ve damgalandığım zaman da. Ama hiçbiri şuan hissettiğim kadar güçlü duygular değildi. Tamamen tuzağa düşürülmüş ve köşeye sıkışmıştım. Ve hissettiğim çaresizlik duygusu beni bitiren asıl şeydi.

Bu kadar kolay olmamalıydı. Öleceksem bile bu kadar kolay ve bariz bir şekilde bitmemeliydi.

Emre elimi daha çok sıktı. Belki gerildiği için belki de korkumu hissettiği için. Gözlerim kapalıydı. Kendimi karanlıktan gelecek her türlü tehdite hazırlamaya çalışıyordum.

Ama hiçbir şey olmadı.

Sesleri beklenmedik bir anda hem de çok yakınken kesil. Gözlerimi açıp neler olduğunu anlamaya çalıştım ancak bu kez duyabildiğim tek şey sessizlik oldu.

Loş ışığa alışmış gözlerimle hızlıca etrafa bakındım. Kimse yoktu. Sanki az önce koşuşturanlar bir anda toz duman olup uçmuştu.

Benden önce Emre kalktı ve beraberinde beni de kaldırdı. Bacaklarım titriyordu ve uyuşmuştu. Birkaç saniye arabaya yaslanıp karıncalanmanın geçmesini bekledim.

"Arkadan dolanalım." diye fısıldadı kulağımın dibinde Emre.

Başımı sallayarak gösterdiği tarafa döndüm. Arabanın arkasından çıkmamla birine çarpmam bir oldu. Korku o kadar çabuk geri döndü ki, çığlık attığımı bile fark etmemiştim.

"Sakura?" diye konuştu tanıdık ses. Beni omuzlarımdan yakalayıp çırpınmamı engelledi.

Şaşkınlıkla durup başımı kaldırdım ve beni tutanın kim olduğunu anlamaya çalıştım.

Çınar Hoca?!

"Niye çığlık atıyorsun?" diye sordu bir kez daha.

"Ho- hocam?"

Kollarından kurtulup bir adım geri çıktım, bu kez de sırtım Emre'nin göğsüne çarptı. Korkup tekrar yerimde sıçradım.

Bu hallerim genç öğretmenin bizden iyice şüphelenmesine neden oldu.

"Bu haliniz ne, n'oldu size?"

Emre beni kenara çekip bir adım öne çıktı. "Aracımızı arıyorduk ama kaybolduk. Bir an da karşımıza çıkınca korkuttun bizi."

"Asıl siz beni korkuttunuz." diye azarladı bizi Çınar Hoca.

"Koca otoparkta sizi aradım durdum, ne diye etrafta koşturup duruyorsunuz?"

Koşuşanlar biz değildik ama bu konu da kesinlikle tek bir kelime söylemedik.

"Neyse, çıkalım artık buradan. Herkes bizi bekliyor. Ama bu mesele burada kapanmadı."

"Herkes mi?" diye sordu Emre. Aynı şekilde ben de merakla kaşlarımı çatmıştım.

"Suç ortaklarınızı yakaladım. Burda olduğunuzu da onlar söyledi. Her şeyi de bülbül gibi şakıdılar."

Ahanda sıçtık, bakışı attık emreyle birbirimize.

Burada kalmaya hiç niyetimiz olmadığından çabucak peşine takıldık hocanın. Sonunda karşımıza merdivenler çıktığında gerçekten rahat bir nefes alabildim ve istemeden kendimi öne attım. Bu kez Çınar Hoca bizi önüne katarak yürümeye devam etti.

"Volkan'ın arabası burada mı?"

Emre başını salladı.

"Güzel. Git, dışarıda bekle."

Bir süre daha arabaların arasında dolandık. Emre'yi neden göndermişti bilmiyordum ama sormaya da cesaret edemiyordum. Çünkü aynı şekilde o da sorgulamaya başlarsa verecek bir cevabım yoktu.

Sonunda beyaz bir arabanın yanında durduk. Ön kapıyı açarak geri çekildi.

"Volkan dışarı."

Volkan, Çınar Hoca'yı ikiletmeden arabadan çıktı. Bir anlık fırsattan yararlanarak beni bakışlarıyla sorguya çekti ama başımı iki yana sallayabildim sadece.

"Emre dışarıda, seninle gelecek. Çıktığımızda sizi peşimde beni takip ederken görsem iyi olur."

Volkan kesinlikle bundan hiç hoşlanmamıştı. Karşı çıkmak için ağzını açtı ama Çınar Hoca'nın uyarı dolu bakışları ona geri adım attırdı.

"Tamam." dedi sadece ve çabucak yanımızdan ayrıldı.

Tekrar bana döndüğünde azarlanmamak için çabucak arabaya geçip oturdum. Ama burada kesinlikle daha büyük bir süpriz beni bekliyordu.

Gözüme ilk çarpan kollarını göğsünde kavuşturmuş somurtarak oturan Öykü oldu. Sonra sırasıyla Nil ve Demetle göz göze geldik.

Çınar Hoca sürücü koltuğuna yerleştiğinde soru soracak fırsatım olmamıştı. Kemerini bağlayıp bana ve arka tarafa bir bakış attı.

Konuştuğundaysa sözlerinin hedefi Nildi.

"Sen sağır olan mısın yoksa hepsinin refakatçiliğini mi yapıyorsun?"

"A-anlamadım hocam?"

Eliyle teker teker üçümüzü işaret etti. "Şansa bak ki ikisi aynı anda midesini bozmuş, biri de topal. Senin buradaki rolün ne?"

Zavallı Nil, hiçbir şeyden haberi olmadığı halde bir de Çınar Hoca'nın alaycılığıyla karşı karşıya kalmıştı.

Ne diyeceğimi bilemeyerek bana döndü ama benim de verebilecek bir cevabım yoktu. Tek bildiğim onların burada olmamaları gerektiğiydi. Şimdi açıklama yapmak zorunda kalacağım kişilerin arasına Selim de eklenmişti!

Neyse ki Çınar Hoca çok uzatmadı ve motoru çalıştırdı. Uzun araba yolculuğumuz boyunca gözümü camdan ayırmadım. Amacım sorulardan kaçmaktı ve neyse ki Çınar Hoca da fazla sorgulamıyordu zaten. Gerçi bu da beni şüphelendiren başka bir husustu. Fazla umursamazdı sanki. Oysa okulda olsak otu boku sorar dururdu.

Arabadan indiğimizde yağmur şiddetini arttırmıştı. Gök gürültüsünü duymuştum ancak o an için sadece ürkütücü bir detaydan ibaretti. Şimdi ise işlerin daha da kötüleşeceğini anlamamı ister gibi adeta bedenimi dövüyordu.

Hemen Nil'in yanına gidip Demet'i tutmasına yardım ettim. Çok iyi görünmüyordu.

"İyi misin?" diye fısıldadım.

Zorlanarak başını salladı.

Hemen arkamızdan Volkan ve Emre'de gelmişti. Yüz ifadeleri çok net bir şekilde bu yolculuktan hiç keyif almadıklarını gösteriyordu.

Hep birlikte hızla pansiyona doğru ilerledik. Kapıda bizi bekçi Halil Abi karşıladı.

"Kızlar, nasıl oldunuz iyi misiniz?"

Yılların getirdiği yorgunluğa bürünmüş bakışları endişeyle her birimizin üstünde gezdi. Geç gelen suçluluk duygusuyla birlikte kendimi kötü hissettim.

"İyiler Halil Abi. Şimdi çıkıp uyurlar yarına bir şeyleri kalmaz."

"Oh çok şükür. Bir günde üçü birden nasıl korktum anlatamam Öğretmen Bey oğlum. İki dakika tuvalete gidip geleyim dedim bir baktım not bırakıp gitmişler, içime iyice dert olmuşlardı. Şükür ki sizle karşılaşmışlar."

"Sen yine burayı çok boş bırakma abi, sonra sana dert oluyor."

"Oluyor ya olmaz mı? Aklım çıktı burda. Neyse siz toplayıp getirmişsiniz hepsini. Bende yerime geçeyim artık. Hadi hepinize Allah rahatlık versin."

"Sağol abi."

Başımı eğip sessizce beklemeye başladım. Kendimi suçlu ve utanmış hissediyordum. Kendimizce haklı sebeplerimiz olsa da sorumsuzca davranmıştık.

"Hocam-"

"Sus." gözlerini teker teker üstümüzde gezdirdi.

"Bahane duymak istemiyorum. Yarın hepiniz cezaya kalıyorsunuz."

Nil hemen karşı çıktı, "Ama hocam-"

"Hepiniz dedim!"

Nil dolmuş gözleriyle başını sallamaktan başka bir şey yapamadı.

"Şimdi hepiniz odalarınıza gidin."

"Hocam ben burada kalmıyorum."

"Eminim senin içinde bir odamız vardır Atasoy."

Sanırım bu kez onu gerçekten sinirlendirmeyi başardık...

"Hocam," dedi bir kez daha Volkan bu defa harflere bastıra bastıra. "Biraz konuşabilir miyiz?"

Çınar hoca eli belinde bir ona bir bize bakıp başını salladı ve sonra bize başıyla gitmemiz için bir işaret yaptı.

"Hiç birinizi ayakta görmek istemiyorum. Dağılın."

Arkamı döne döne merdivenleri tırmandık. Bir yandan Demet'i taşıyıp bir yandan merdiven çıkmak ve arkamı görmeye çalışmak zordu ama merakım daha ağır basıyordu. Volkan'ın, Çınar Hocayla ne konuşacağını merak ediyordum. Onu duvar kenarına çekmişti çoktan.

Ayağım takılınca önüme dönmek zorunda kaldım. Demet'i odasına kadar götürürken Nil'in yanından ayrılmadım. Bana attığı meraklı bakışlardan bir şey sormamak için kendini zor tuttuğunu anlayabiliyordum. Ancak konuşmayı yarına erteliyor olmalıydı. Bu, bu gece için içimi rahatlatan tek şeydi.

Nil, Demet'i başında bekleyebileceğini söyleyerek beni odama gönderdi. Kalmak için fazla ısrarcı olmadım. Şu bildik hormonlar damarlarımdan çekildiği anda geride bıraktığı tek şey korkunç bir baş ağrısı olmuştu.

Yatağıma girip gözlerimi yumdum. Ancak uyumak o kadar da kolay olmadı. Tüm gece Aysu'nun fotoğrafı ve o gün ki kanlı yüzü gözlerimin önünden gitmemişti. Anne ve babasının sesleri kulaklarımda yankılandıkça başımı yastığa daha fazla gömmüştüm ama çare etmemişti.

Kaçtığım şey aslında vicdanımın sesiydi ve ne yaparsam yapayım susmayacağını biliyordum. Umuyordum ki Aysu bir gün uyanacaktı ama ömrü boyunca bu damgadan asla kurtulamayacak, ailesi ve arkadaşlarını öfkesi hiçbir zaman geçmeyecekti.

Ve... Ama...

Ya o yapmadıysa?

Nefes alamayacakta olsam yüzümü yastığa iyice bastırıp gözlerimi sımsıkı yumdum ve neyse ki uyuyakaldım. Huzursuz edici rüyalarla geçen gecemin sonunda gözlerimi açtığımda gördüğüm tavan beni sakinleştiren ilk şey oldu.

Çatlak, pütürlü ve fırça izleriyle dolu...

Evet, bu kesinlikle benim tavanımdı.

Rahatlayarak yerimden doğruldum ve yataktan çıktım. Sanki hiç uyumamış gibi yorgundum. Bedenim yatağın içine geri süzülmek için adeta yalvarıyordu ama kendimi zorlayarak kalktım.

Vermem gereken hesaplar ve yapmam gereken açıklamalar vardı ancak beynim bir elektrikli süpürgeyle temizlenmiş gibi bomboştu. Ne diyeceğimi, nasıl bir bahanenin ardına gizleneceğimi bilmiyordum. Üzürime bana birkaç beden birden büyük gelen sırlar yüklemişlerdi. Sıkılmıştım, durmadan bir şeyler gizlemeye çalışmaktan, bu saçmalıklara bir anlam verebilmek için heran beynimi kemirmekten, odamda bile korkarak uyumaktan ve daha birçok şeyden...

Sonunun nereye varacağı belli olmayan bir yol beni bekliyordu ve ben henüz çok başında sayılırdım. Kendimi güçlü olmaya zorluyordum, kalkıp devam etmeye arkama bakmadan yürümeye ama çoktan cesaretim çalınmış gibiydi.

Giyinmeden önce kendimi kısa bir duşla ödüllendirdim. Hızlıca saçlarımı kurulayıp üstüme formamı geçirdim. Bugün etek yerine pantolon giymiştim. Durmadan düşüp kalktığımdan vücudum yaralar ve morluklarla kapalıydı. Böyle giderse daha çok pantolon giyeceğe benziyordum.

Bariz bir şekilde geç kalmıştım. Çantamı kaptığım gibi dışarı attım kendimi. Yurttan çıkana dek kimsenin karşıma çıkmamış oluşu beni daha da telaşlandırdı, ne çantamı hazırlayabilmiştim ne de saçımı doğru düzgün toplayabilmiştim. Tek elimde çantam diğerinde kravat ve telefon okula doğru koşturduğum sırada bir ses beni durdurdu.

"Sakura buraya gel!"

Başımı kaldırıp arabasından henüz inmiş sevgili edebiyat öğretmenime baktım. Eliyle birkez daha gelmem için işaret yaptığında gözüm okul ve ikisi arasında gidip geldi.

"Ama hocam geç kalıyorum..."

"Zaten kalmışsın kalacağın kadar, gel buraya."

Kırılmış umdum ile telefonumu çantama atıp yanına gittim. Ben yanına vardığım sırada arabanın bagajını yeni açmıştı henüz. Dikkatim anında bagajda öylesine süzülen kırmızı balonlara kaydı.

"Bu balonlar... "

Bagajdan kaçmaya çalışan bir bolona vurdu ve ön tarafa doğru süzülüşünü izledik.

"Yiğenimin doğum günü için almıştım. Bir kaçını dün sizi ararken elimden kaçırdım."

Gerçekten mi? Hadi ama...

Gözüm balonlarda takılı kalmışken ellerime büyükçeme bir kutu tutuşturdu. Beklemediğim bu ani ağırlık karşısında birkaç adım geri yalpaladım. Üstüne ikinci bir kutu daha koydu. Bu kez hazırlıklı olduğumdan beni çok sarsmamıştı. Yine de ne olduğunu anlayamamış bakışlarımı hocama diktim.

"Evet, bugünden itibaren asistanlığını başlatıyorum. Bunlar öğretmenler odasına gidecek."

"Ama çok geç kaldım..." diye mızmızlandım belki ikna olur diye alttan alttan bakışlar atıyordum.

Hiçbir şey olmamış gibi bagajda iki kutu daha çıkarıp yere bıraktı ve ön koltuktan çantasını ve şemsiyesini aldı.

Bir gök gürültüsü duyulduğunda başımızı kaldırıp göğe baktık. Kara bulutlar her zamanki gibi yine üstümde toplanmaya başlamıştı.

"Yağmur yağacak gibi," dedi paltosunun düğmelerini iliklerken.

"Dikkat et ıslanmasınlar."

Şemsiyesini açtı ve topuklarının üstünde dönerek yanımdan ayrıldı. hızlıca yanımdan ayrıldı. Bir elimdeki kutulara baktım bir de tekrar gökyüzüne. Birkaç damla alnıma çarptı.

Hadi ama...

Bari diğer iki kutuyu da o alsaydı!

Derince bir iç çekip hızlıca okula doğru koşmaya başladım. En azından derslerden önce yaşanacak herhangi bir konuşma olmayacaktı. Şimdilik buna sevinmekle yetinmeliydim sanırım.

Beklediğim gibi koridorlar boştu, zil çalmış ve herkes derslere dağılmıştı. Çınar Hoca'ya yardım ettiğim için geç kaldığımı söylediğimde eminim pek bir azar yemezdim, bunun verdiği rahatlama vardı biraz da üzerimde. İlk kutuyu öğretmenler masasına bırakıp ikincisi için geri döndüm.

Yağmur daha da şiddetlenmişti, insan en azından şemsiyesini falan bırakırdı, sadece bir küfür için düştüğüm şu duruma inanamıyorum.

Saçlarım geri atıp yer yer ıslanmış hırkamı çıkarıp koluma aldım ve gömleğime çeki düzen verdikten sonra kapıyı çaldım. Çok geçmeden beklediğim izin duyuldu. Kapıyı arkamdan kapattım. Özür dilemek için ağzımı açtım ama şans bana kıçıyla gülüyordu.

Sevgili edebiyat öğretmenin sınıf defterinden başını kaldırmış bana bakıyordu.

"Sakura... Bir açıklama yapacak mısın yoksa tüm gün orada dikilmeye devam mı etmeyi düşünüyorsun?"

Vay çakal!

Kaküllerime tutunmuş birkaç damla burnuma damlıyordu. Çabucak onları geri itip yumruklarımı sıktım.

"Özür dilerim hocam, bir öğretmenim yardımımı istemişti."

"Derse gitmen gerektiğini söylemedin mi?"

"Söyledim ama ısrar etti."

Sahici bir kederle iç geçirdi, "Ne kadar da inatçı bir öğretmenmiş. Seni dersinden alıkoymaya hakkı yok."

Beni köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Ve pekala bu defa kazanan taraf o olmasına izin verebilirdim. Dün olanlarda sonra sanki başka şansım varmış gibi. Derin bir nefes alıp pes ettim.

"Aslında derse zaten geç kalmıştım."

Dudakları sinir bozucu bir zaferle kıvrıldı.

"O halde öğretmeninin bir suçu yokmuş demek ki. Bir dahaki sefere suçu başkalarına atmak yerine vaktinde olman gereken yerde olmanı tavsiye ederim. Şimdi yerine geçebilirsin."

Sessizce başımı salladım. Ders kaldığı yerden devam etti.

"Neler oluyor?" diye sordu Demet yanına oturduğum gibi.

"Bana takık işte. Uyuz adam." Dönüp dikkatlice yüzüne baktım. "Sen makyaj mı yaptın?"

"Tenim sapsarı duruyordu." dedi parmaklarını yanaklarında gezdirerek. "Kötü mü durmuş?"

Gülümseyip başımı iki yana salladım. "Güzel görünüyorsun. Bir ara bana da yapsana."

"Olur. Odanda olduğun bir gece haber verirsin."

İması altında ezilmemek için anlamamış gibi yaptım.

"Dünden sonra bugün nasılsın? Sabah yanına uğrayacaktım ama uyuyakalmışım."

Fırsatları hiç kaçırmıyodu. "Hepimiz için uzun bir geceydi."

"Yapma Demet, ben çok ciddiyim. Senin için gerçekten çok endişelendim."

Kararsızlıkla geçen bir kaç saniye yüzüme baktı. Bakışlarımdan ciddi oldumu anlamasını umuyordum. Dün her şey o kadar üst üste gelmişti ki onunla konuşacak fırsat bulamamıştım. Ama Demet burada değer verdiğim birkaç kişiden biriydi, onunla kötü olmak istemezdim.

Dudaklarını ıslatıp başını salladı. "Sadece arada biraz mideme kramp giriyor ama iyiyim."

"Bir şey olursa bana söyle olur mu?"

Başını salladı ve bana dün hakkında hiçbir şey sormadı. Kırgın olduğunun farkındaydım, aynı miktarda neden onlarla kaçtığımı da merak ediyordu ama suskunluğunu korudu. Belli ki benim bir şeyler anlatmamı bekliyordu. Ne yazık ki bu durumdan onu daha çok hayal kırıklığına uğratmak zorundaydım.

Ders geçip bitmek bilmedi. Geçen her dakikayla birlikte sabırsızlığım artıyordu. Bir an önce diğerleriyle konuşmak istiyordum. Fotoğraftan haberleri vardı ama kendi gözleriyle de görmek istiyorlardı. Ayrıca şu minik kamerayı Emre'ye vermem gerekiyordu. Belki üstüme araba süren kişinin yüzünü net bir şekilde görebilirdik.

Zil çaldığında hemen kalkıp sınıftan çıktım. Öykü yanlarına gelmem için mesaj göndermişti. Hangi sınıfta olduklarını bilmiyordum ama onlara ait kata çıktığımda beni bulacaklarını düşünüyordum. Son sınıfların katına çıktığımda adımlarımı yavaşlattım. Kalabalık koridorda hızlıca göz gezdirip en azından üçünden birini bulmaya çalıştım. Hiç birini göremiyordum.

Biri beni kolumdan yakaladığında neredeyse bağıracaktım. Emre olduğunu gördüğümde beni boş sınıfa çekmesine izin verdim. Kapıyı arkamızdan kapattık. Öykü ve Volkan da buradaydı.

Emre kenara çekilip tahtaya yaslandı. Ama diğer ikisi fotoğrafı görmek için meraklıydı.

"Yanında mı?" diye sordu Volkan sabırsızca.

Cebimden çıkartıp fotoğrafı önlerine bıraktım. Eline ilk alan Öykü oldu. Evirip çevirdi, ışığa doğru tuttup önünü arkasını dikkatlice inceledi. Aynı şeyleri defalarca kez yaptığım için sadece durup bekliyordum.

Düşündüğü gibi bir ipucu bulamayınca somurtup fotoğrafı Volkan'a bıraktı.

"Bu kızın oyunla bir ilgisinin olmadığını söylemiştin."

Hani n'oldu şimdi, der gibi bana baktığında bir bacağımı öne çıkarıp kollarımı göğsümde topladım.

"Bana sorma, ben de bu ikisinin yalancısıyım."

İkisinin arasında elimi gezdirdim.

"Bu fotoğrafa kadar biz de ilgisi yok sanıyorduk."

"Bir oyuncuymuş işte." dedim bu kez de fotoğrafı gösterip.

"Oyuncu olmasına imkan yok," diyerek itiraz etti Volkan. Fotoğrafı tekrar baktı ve ikna olmamış gibi başını salladı.

"Vücudunda hiçbir damga izi yok. Savcı tutanağı temiz. Ayrıca kamera kayıtları da var, kimse itmemiş, kendi isteğiyle atlamış."

"Sen izledin mi?"

"Hayır ama babam izlemiş."

"Ne olursa olsun, bu kızın bu oyunla bir ilgisinin olduğu kesin." diyerek hepimizin düşüncelerini dile getirdi Öykü.

Bakışları Emre'ye döndüğünde onu taklit ettim. İlk geldiği andaki pozisyonunu koruyordu hala. Sırtını tahtaya vermiş gözünü kırpmadan yer döşemesi izliyordu. Dalmış gibiydi.

"Emre, aklında ne var?"

Sormaya bile gerek duymamıştı. Bakışlarım merekla Öykü'den tekrar Emre'ye döndü. Kendine seslenildiğini fark eden Emre sisli düşüncelerinden kurtulacak yaslandığım yerden doğruldu.

"Bilmiyorum." diye mırıldandı bir sandalye çekip diğerlerinin yanına otururken.

"Belki de henüz damgalanmamış bir oyuncuydu."

Uzanıp fotoğrafı önüne çekti ve omuz silkti.

"Damgalanmadan önce hepimize psikolojik şiddet uyguladığını biliyoruz, belki de sadece buna dayanamadı ve intihar etti?"

"Biz de tehdit aldık," dedi Volkan karşı çıkar gibi.
"Her tehdit alan kendini çatıdan atsaydı ohoo. İşimiz vardı."

Başından beri kafasında taşlar yerine oturmamış gibiydi ama ben bu kez onunla aynı fikirde değildim.

Birkaç hafta önce olsa ben de onun gibi düşünebilirdim. Bana ulaşan mesajları benimle uğraşan biri tarafından yolladığını düşünmüştüm hep, her an izlenme hissi de cabasıydı. Ürkütücüydüler ancak birinin kendi canına kıymasına sebep olacak kadar kuvvetliler miydi dersek işte o zaman ben de hayır oyu verirdim.

Tabi o gece o sokakta olmasaydım, o tarasa hiç çıkmasaydım ve de daha dün gece yaşadıklarımı yaşamamış olsaydım.

Sadece aklımdan geçirmek bile beni ürkütüyordu ki ben hiç tamamen yanlız kalmamıştım. Her seferinde ya yanımda birileri vardı yada birileri beni bulmuştu.

"Belki de Kurbanlar'a ve Avlar'a farklı muamele yapıyordur."

Hepsininin bakışları bir anlığına beni buldu. Ben de bir sandalye çekip oturdum.

"Bakmayın öyle, size dört dörtlük davranıyor demedim. Ama işin bir de psikolojik tarafı var. Siz en azından şimdilik asıl hedef olmadığınızı biliyorsunuz ama bizim başımıza her an bir iş gelebilir."

"İyi de kız damgalanmadıysa ne oyundan ne de kurallardan haberi vardır. Sen Kurban olduğun için başına gelebilecekleri biliyorsun. Biri bir anda arayıp tehdit mesajları atmaya başladı diye kimsenin kendini çatıdan atacağını sanmıyorum."

"Depresyonda olduğunu unutmayın." diye araya girdi Volkan. "Pek de iyi bir ruh haline sahip değilmiş, ayrıca daha önce bir kez daha intihar etmeyi denemiş. Bir yıl kadar önce. O zamandan beri tehdit alıyor olsaydı çoktan damgalanırdı."

"Ee oyunla bir bağlantısı yoksa ne diye almak için uğraştırdı ki bize bu fotoğrafı?" diye söylendim kendi kendime.

Emre benimkinin de üstüne bir soru yönetti.

"Yada oyunla bir bağlantısı varsa niye elimize geçmesini sağladı bu fotoğrafın."

Bu kafamda küçük bir ampul yaktı.

"Bize yardım mı ediyor?" diye sordum şaşkınlıkla. Bu fotoğraf ile resmen bize ekmek kırıntısı bırakmış oluyordu.

"Belki yardım ediyor, belki tehdit."

"Düpedüz bizle alay ediyor." dedi burnundan duman soluyan Volkan.

Beni hastaneye götürdüğü zaman olmasa gününün tümünü bir boğa gibi geçirdiğine yemin edebilirdim. Devamında diline birkaç küfür daha dolandı. Ağzı bozuktu bozuk olmasına ama en azından doğru yerde ve zamanda konuşuyordu. Ne yalan söyleyeyim kendim etmiş kadar oldum.

"Havadan sudan tahminlerle bu iş bir yere varmayacak. Başladığımız yere dönüp duruyoruz."

"Ne yapmamızı önerirsin?"

Volkan omuz silkti. "Bekleyeceğiz. Kız uyanıp da kendi anlatmadıkça çok zor."

Kız...

Dudaklarımız ıslattım ama susmak işime geldi. Kimse cesaret edip de sormayınca odaya bir sessizlik çöktü. Emre'nin masayı döven ritmik parmak sesleri beni anın içinde tutan tek şeydi. Bakışlarımı fotoğrafa indirdim. Ezbere bildiğim yüzün suretinde gezdirdim bir kez daha. Saçına baktım, gözüne baktım, burnuna baktım. Sivri çenesi, çıkık elmacık kemikleri ve soluk benzi...

"Sıradan bir kız," diye geçirdim içimden.

Ne kadar da zayıftı böyle, yüzünde incecik bir deri var gibiydi. Sıradan kızlar ne zamandır bu kadar zayıftı?

İçime koca bir ağırlık oturdu. Gözlerimi daha önce de yaptığım gibi kaçırdım. Suçluluk bulduğu her boşluktan buram buram içime işliyordu. Suskun kaldığım her saniye boğazındaki yumru daha da büyüyor ve nefesimi boğazıma tıkıyordu.

Oyuncu olabilirdi, bir Av, bir Kurban. Hatta yükseltiyorum, belki Kaçak'ın ta kendisiydi.

Ne önemi var ki...?

"Sadece sıradan bir genç kız,"

Ve o kız, canına kıymak istedi!

Bu kararı alana dek içinde verdiği zorlu savaşı düşündüm. Kaç kez yara aldığın. Kaç kez yaralarını sarmaya çalıştığını. Ve kaç kez kaçtığını. Belki de onlardan kaçamayacağını fark ettiği gün vermişti kendinden kaçma kararını.

Bu dünyada bir yerinin olmadığını hissetmek nasıl bir şeydir iyi bilirim. Her şey çok yavaş olur aslında, önce dünyaya küsersin, sonra insanlara, yavaş yavaş yaşamaya ve en sonda kendi varlığına. O varlık omuzlarına öyle yük gelir ki bir zaman sonra, nereye gitsen sığdıramazsın. Ya fazla gelir gözüne ya eksik. En komiği de anlamaz kimse içinde ne denli uzun savaştığını. Derdi ki herkes, çok ani oldu. Oysa sen ilmek ilmek atardın boynundaki ipe düğümü.

"Peki benim boynuma ipi kim geçirdi?"

Aysu'nun yüzüne baktım. Tıpkı fotoğraftaki gibi. Zayıf, solgun ve küçük bir yüz. Yerde yatan haliyle alakası yoktu. Bana hafifçe gülümsedi. Yarım ve buruk bir gülümsemeydi. Sanki benden yardım ister gibi.

Kaşlarımı çattım.

"Sakura?"

Bir el omzuma dokunduğunda kalbim duracak sandım. Korkuyla ayağa fırlayıp bir adım geri çıktım. Ağzım açık kalmış dilim kurumuştu. Omurgamdan aşağı bir elektrik akımı gelip geçti.

Bakışlarım Öykü'yle buluştu. Ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi bir hali vardı.

"Bir şey mi oldu?" diye sordu kısık sesle. Bakışları karşımdaki boşlukla aramda gidip geldi. "Kusacakmış gibi görünüyorsun."

Titreyen dudaklarımı bir kere daha yaladım. Kulaklarım uğulduyordu ama tekrar konuştuğunu duymadım. Karşımdaki sandalye boştu.

"İyiyim," dedim başımı sallamaya zorlayarak kendimi. "Aniden kalkınca başım döndü."

Başını salladı ama hala sorgular bakışları üzerimdeydi.

"Zil çaldı." dedi en sonunda ellerini üzerimden çekip.

Valkan ve Emre hemen arkasında durmuş bizi izliyordu. Uzanıp masadan fotoğrafı alıp bakmadan çabucak cebime koydum. Teker teker sınıftan çıktık. Bir şeyler söylüyorlardı ama konsantre olamıyordum. Aklım bir sürü düşünceyle doluydu.

"Volkan," diye seslendim gitmek için döndüğü bir anda. Durup bana döndü. "Aysu okuldan rehberlik alıyor muydu?"

Sorum onu şaşırttı. "Bilmiyorum, neden sordun?"

"Hiç, öylesine merak ettim."

Kaşları daha çok çatıldı ama koridorun sonunda Çınar Hoca belirdiğinde susmaları için işaret yaptım.

"Bu adam her yerden çıkacak mı böyle." diye mırıldandı Öykü.

Sen bir de bana sor, diye geçirdim içimden.

Birkaç öğrenciyle konuştuğu sırada çaktırmadan gitmek için arkamızı döndük. Ama tabi ki bizi çoktan fark etmişti.

"Bekleyin orada, size de sıra gelecek!"

Yanımızdan geçen öğrenciler başını çevirip bize bakarak kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Biz ise birbirimize bakıp ne diyebileceğimizi düşünüyorduk. Fakat fazla vaktimiz olmadı. Çınar Hoca yanındaki öğrencilerl vedalaşıp bize döndü.

"Rahat davranmaya çalışın." diye fısıldadı Volkan.

Bir kaç büyük adımın ardından yanımızdaydı. Geldiği gibi kollarını Volkan ve Emre'nin omuzlarına attı.

"Hayrola gençler? Toplanmışsınız yine. Yoksa bu gece nasıl kaçacağınızın planını mı yapıyorsunuz?"

Teker teker bakışlarını üstümüzde gezdirdi. "Biriniz anlatacak mı artık dün neden kaçtığınızı?

Hepimiz sessiz kalıp gözlerimizi kaçırmaya devam ettik. Konuşmayacağımızı anlayınca bu defa daha ciddi devam etti sözlerine.

"Bakın gençler sizinle açık konuşacağım, gecenin bir vakti yurttan kaçmanın cezası direkt yurttan atılmak. Allah korusun başınıza bir iş gelse kimsenin haberi de olmayacak. Gerçekte aklınız da ne vardı? Hadi kendinizi düşünmediniz, Halil Abinin başına geleceklere de mi aklınız hiç ermedi? Kaçtığınız fark edilse başı yanacak ilk kişi o adam. Nasıl bu kadar sorumsuz olabilirsiniz? "

"Özür dileriz." diyerek başını kaldırdı Emre ama devam etmesine izin vermeden Çınar Hoca sözünü kesti.

"Özür istemiyorum, neden kaçtığınızı bilmek istiyorum."

Bakışlarını üzerimde hissettiğimde kısa biran başımı kaldırıp yüzüne bakma cesaretine bulundum ama bu beni daha çok strese sokmaktan öteye götürmedi. Tekrar gözlerimi kaçırdım.

"Konuşmanız için illaki ailelerinize haber vermekle mi tehdit edeyim yani?"

Korkuyla başımı iki yana salladım.

Aynı anda Öykü de kendini öne attı, "Hocam lütfen aramızda kalsa, bir daha tekrarlanmayacağı konusunda sizi temin ederim. Gerçekten."

"Bir daha tekrarlanmayacağı konusunda eminim zaten. Ama bir defalık sizi örtbas edeceksem biriniz anlatmaya başlasa iyi olur."

"Konsere gittik!"

Kaşları çatıldı. "Konser mi?"

Başımı salladım. "Evet, biliyorum yaptığımız çok yanlış ama erkenden dönecektik. Hatta siz bizi bulduğunuzda geri dönüyorduk."

"Otoparkta ayrı ayrıydınız?"

"Arabayı kaybettik, sonra da kendimiz kaybolduk..."

"Çifter çifter?" dedi beklediğimden daha çok şaşırdığını belli ederek. "Siz ne ara bu kadar samimi oldunuz?"

Ağzım açık kaldı, çok çok fena yanlış anlamıştı.

Araya Öykü girdi hemen. "Ho- hocam olur mu öyle şey. Siz yanlış anladınız."

Bize değil doğrudan Emre ve Volkan'a bakıyordu. "Siz ikiniz gelin bakalım benimle."

"Hocam..." diye araya girdi Volkan ama hoca onu susturdu.

Bize dönüp başıyla bir hareket yaptı. "Siz de doğruca sınıflarınıza."

Emre gider ayak arkasını dönüp ellerini sallayarak "Senin kalbına tüküreyim." der gibi bir tükürme işareti yaptı. Volkan ise sadece başını iki yana sallamakla yetindi. Onlar hızla uzaklaşırken biz arkalarından bakakalmıştık.

"Aferim sana," diye fısıldadı hemen yanımdaki Öykü. "Şimdi sayende tüm bir dönem gözünü üstümüzden çekmeyecek"

Eheheh, şey... Siktir.

***

Son dersin ardından Demet ile birlikte Çınar Hoca'nın söylediği gibi 12-B'nin yolunu tutmuştuk. İçeri girdiğimizde onu yine masasına yaslanmış bulduk. Küçük bir baş selamı verip elindeki kalemle oturmamızı işaret etti.

Öykü beni şaşırtmayarak hepimizden önce gelmişti. Birbirimize kısa bir bakış atıp onun yan tarafındaki sıraya oturdum. Demet yanıma oturmak için bir girişimde bulunsa da Çınar Hoca'nın ikazıyla hemen arkamdaki sıraya yöneldi. Birkaç dakika sonra sırasıyla başta Emre olmak üzere Nil ve Volkan içeri girdi. Herkes yerlerini aldığında hepimiz meraklı bakışları bu kez Çınar Hoca'nın üzerinde toplandı. Hala ilk andaki sessizliğini koruyarak yerinde oturuyordu.

"Hocam cezaya kalmamızı söylemiştiniz?" diyerek konuştu Emre.

"Belki de cezanız sessizce oturmaktır."

"A-ama hocam?"

"Sus Bozkurt."

Emre bozulmuş bakışlarını kısa biran üzerimizde gezdirip gözlüğünü düzelterek önüne döndü.

"İşte son arkadaşımızda sonunda geldiğine göre başlayabiliriz,"

Kimden bahsettiğini anlamak için omzumun üzerinden arkama döndüm ve kapının önünde dikilen Selim'i gördüm. Bana değil Çınar Hoca'ya bakıyordu.

"Kusura bakmayın hocam geç kaldım."

"Gel Selim gel."

Selim başını salladı. Sınıfa dönüp bakışlarını herkesin üstünde gezdirdiği sırada göz göze geldik. Kaşları çatıldı ve sorgulayıcı bir tavırla başını yana yatırdı. Çabucak gözlerimi kaçırdm. Burada olmamalıydı. Benim neden burada olduğumu bilmemeliydi.

Hemen arka çaprazımdaki sıraya geçti. Bu sırada Çınar Hoca da ayaklanmış tahtaya bir şeyler yazmakla meşguldü. İşini bitirdiğinde hepimiz görebilelim diye geri çekilip beklemeye başladı. Gözlerimi hızlıca tahtaya yazdığı kelimeler üzerinde gezdirdim.

"Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha ahmaktır."

Sınıfın ortasına doğru adımlare dikkatimizi tekrar ona verdik.

" 'Bilgili bir aptal, bilgisiz bir aptaldan daha aptaldır.' Evet arkadaşlar bu güzel ve anlamlı söz Fransız bir oyun yazarı olan Molière'ye adında bir abimize ait. Ne kadar doğru bir söz değil mi? Sizi düşündüğümde aklıma anında bu söz geldi. Peki neden bu sözü seçtim sizce, bir fikri olan var mı?"

Kimse bir cevap vermeyince bakışlarını teker teker üzerimizde gezdirdi. Biran bende durduğunu sandım ama benim yerime arka sıralarda oturan Emre'ye bakıyordu. "Emre, sen açıklamak ister misin?"

"Yasak olduğunu bildiğimiz halde kuralları çiğnedik."

"Ceza alacağınızı bildiğiniz halde kuralları çiğnediz." diyerek onu düzeltti. "Sizin yaşlarınızda kurallar yakalanmadığınız taktirde pek önem arz etmez, bilirim. Ama yakalandığınız taktirde bunun bir de yaptırımı olur, bunu da siz bilirsiniz. O halde işte cezanız, bu sözü içinde kendinizi bularak yüz kez yazmanızı istiyorum."

"Yüz mü?" diye öne atıldı Nil, "Ama hocam biz hiçbir şey yapmadık."

"Üç yüz kez oldu. Başka konuşmak isteyen?"
Kısa biran keyifle gözlerini üzerimizde gezdirip tekrar önüne dönerek masasına oturdu.

"Ben de öyle düşünmüştüm. Umarım bu ilk okul düzeyi cezanız yaptığınız şeyin ne kadar çocukça olduğunu bir kez daha hatırlatır size. Başlayabilirsiniz."

Başımı kaldırıp diğerlerini yüz ifadesine bakmak istedim ama Selim'le göz göze gelme riskini alacak cesareti kendimde bulamıyordum. Tüm gün boyu okulda onunla adeta köşe kapmaca oynadığım için zaten iyice dikkatini üzerime çekmiştim şimdi cezaya kaldığımı görünce bu olayın peşini hiç bırakmayacaktı. Muhtemelen kendisi de Volkan ile arasında geçen kavga yüzünden buradaydı.

Sıkıntıyla bir iç çekip yazmaya başladım.

Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha ahmaktır...

Birkaç saatin ardından kalem tutan parmaklarımın kenarındaki deriler adeta soyulmaya başlamıştı. Yan sırada oturan Öykü'ye kısa bir bakış attığım, parmak uçlarına yara bandı sarmakla meşkuldü.

Pekala, bu gerçekten canice bir cezaydı. Bunun yerine spor salonunu temizlemeyi tercih ederdim. Hayır, vazgeçiyorum. Bir de kalkıp gerçekten temizlik yaptırır falan. Aman aman, Allah korusun. Ona kötü kötü baktıüım bir sırada göz göze geldik. elimi ovuşturmayı bırakıp kalemi aldım tekrar.

Adam resmen telefonda oyun oynuyordu!

Kısa biran sırıtıp kolundaki saate baktı ve eşyalarını toplayarak ayaklandı. Onunla birlikte bir heves kalemleri bıraktık.

"Sakura ve Volkan eşyalarınızı toplayın. Geri kalanlar yazısına devam edebilir."

Volkan ve ben mi? Neden? Ne alaka?

"Geriye kalanlar yazılarını bitirirken siz ikiniz spor salonunun temizliğine başlayabilirsiniz ve buna ek olarak aynı yazıyı yüz kere daha yazacaksınız."

Ağzımı açtım ama eliyle beni susturdu, sinsi bakışlarının odağı bu kez de diğerleriydi, "siz de yazı ödeviniz bittikten sonra arkadaşlarınıza katılabilirsiniz."

"Ama hocam yemek saatini kaçıracağız." diyerek müsaade istemeden araya girdim bu kez.

"Mühüm değil, yanlış hatırlamıyorsam yemekhanedeki yemekler neredeyse hepinize dokunuyordu zaten."

Bayram şekeri verilmeden yüzüne kapı kapatılmış çocuklar gibi birbirimize bakıp kaldık. Edebiyatçı ise bizi hiç umursamıyorumdu. Afallamış yüzlerimize bakmadan çantasını eline aldı.

"Kapılar kilitlenmeden bitirmek istiyorsanız biran önce başlayın derim. Burada uyumak istemezsiniz herhalde."

Çınar Hoca'nın peşinden sınıftan çıktık. Arkam dönük olmasına rağmen Selim'in çatık kaşlı bakışlarını sırtımda hissetmiştim. Neden cezaya kaldığımı açıklamak zorunda oluşum yetmezmiş gibi şimdi bir de daha geçen gün benim için yumruk yumruğa dalaştığı çocukla birlikte cezaya neden kaldığımı da açıklamak zorunda kalacaktı sevgili çocukluk arkadaşıma.

Daha fazla batıramazsın dedikçe kendi kalene bir gol daha atıyorsun be kızım. Aferim sana!

Çınar Hoca'yı selamlayıp yanımdan çabucak geçtik. Adam uyanık, güya çantasını karıştırır gibi yapıp arkamızdan dediği yere gidip gitmediğimizi kontrol ediyordu. Biz yer miydik bunları?

"İki dakika çeneni tutsaydın şimdi burada olmayacaktık." diye söylendi Volkan.

"Ben gayette olayı kurtarma çabası içindeydim. Ayrıca sadece benim yalanım yüzünden değil arkadaşımla kavga ettiğin için de buradasın. "

"Hadi ben arkadaşını yumrukladım, suç listem çok kabarık, sen ne yaptın?"

"Sorma." diye mırıldandım yüzümü ekşiterek. "Bana ilk günden beri takık."

Sanki hissetmiş gibi tam o anda arkamızdan Çınar Hoca'nın sesi duyuldu. Durup ona döndük.

"Efendim hocam?"

"Öğretmenler odasında anahtarımı unutmuşum, bir koşu alıp geliver sana zahmet."

Gördün mü, bakışı eşliğinde Volkan'a döndüm.

"Tamam hocam."

"Ha bir de yarın öğle arasında yanıma uğra, bu ara düzenlenecek çok dosya var."

Buyur bir de burdan yak...

***

Tribün koltuklarının altından ezilmiş bir kola şişesini alıp elimdeki çöp torbasının içine atarken birçok şeyi birden düşünüyordum. Henüz buraya geleli on beş dakika bile olmamıştı ancak şimdiden bunalımı tüm vücudumda hissediyordum.

Başımı arkama çevirip baktığımda karşılaştığım kötü senaryoyla yüzümü buruşturdum. Henüz sadece birkaç dize koltukların aralarına bakmıştım ve önümde kat kat yukarı tırmanan koltuklar hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu. Volkan da salonun karşı tarafındaki koltukları temizliyordu ancak şimdiden kendi kendine mırıldandığı küçük küfürler kulaklarıma ulaşmaya başlamıştı.

Başımı tekrar önüme çevirip bir cips paketini daha torbaya tıkıştırdım. Çınar Hoca'nın cezamı neden bu kadar geciktirdiğini şimdi daha iyi anlıyordum, bu gün takım seçmenlerinin ilki olan futbol seçmeleri yapılmıştı.

Ben öğle tenefüsünde boş sınıflardan birinde ödevimi yetiştirmeye çalışırken okulun neredeyse tamamı izlemek ve tezahürat yapmak için burada toplanmıştı. Gerçekten kendilerini belli etmek konusunda başarılıydılar, arkalarında bıraktıkları bu özenli çalışma beni ikna etmişti.

Birkaç dakika sonra spor salonunun iki kanatlı kapılarının birbirine vurarak açılıp kapanma sesi duyuldu. Sırtımda yol boyu ilerleyen bir soğukluk hissettim. Bu kadar çabuk gelmelerini beklemiyordum, büyük ihtimalle Çınar Hoca'nın tamamen gittiğinden emin olacak kadar beklemiş ve biran önce gidebilmek için bize yardıma gelmişlerdi.

Çok geçmeden görüş alanıma önce Selim sonraysa diğerleri girdi. Selim beklediğimin aksine bana kısa bir bakış atıp eline bir çöp poşeti alarak hızlıca işe koyuldu. Bunun beni rahatlatması gerekirdi ancak daha çok gerilememe sebep olmuştu. Kötü bir olayın yaşanmasından daha kötü bir şey varsa o da gerçekleşeceğini bildiğin kötü bir olayın çaresizlik içinde gerçekleşmesini beklemekti. Ne durdurabilirdin ne de doğuracağı sonuçların şiddetini tahmin edebilirdin.

Biri aniden önüme atıldı.

"Selamünaleyküm, kolay gelsin bacım."

Korkuyla bir adım geri çıkınca dengemi kaybettim. Demet son anda beni kolumdan yakalayıp bir kaç kat yuvarlanmaktan kurtardı.

"Kız dur yavaş!"

Tekrar ayaklarımın üstüne basınca elimi göğsüme götürüp soluklanmaya çalıştım.

"Aman be Demet! "

"Ne ya? Allahın selamını da mı vermiyelim artık?"

"Aleykümselam Demet. Ama biraz daha zorlasaydın selamlaşmamız öbür tarafa kalacaktı."

"Deme öyle," dedi yüzünü ekşitip karnını tutarken. "Ben dünden beri gidip geliyorum zaten."

Hemen koltuklardan birini açıp oturmasına yardım ettim. "Sen niye geliyorsun ki zaten? Oturup beklesene sınıfta."

O sırada beni dinlemiyordu bile. Başını çevirip etrafa bakınıyordu. "Haklı çıktık. Burası bir düğün salonu kadar var."

Ellerimi belime koyup iç çektim. "Değil mi ama? Buraya ilk gördüğümde senden bir yirmi beş tane içeri atmışlar sandım."

"Abart sende! Ben seni en mahremime kadar soktum be. İnsanın az utanması olur."

Vurmak için elini kaldırdığında kıkırdyarak koşup kaçtım ondan. Okula bir hafta ara verildiğinde arkadaşları yok diye birlikte kalmıştım ve gerçekten odasını bir kere bile tamamen toplu görmemiştim. Yatağında büyük bir kıyafet canavarı vardı, yatmadan kucaklayıp sandalyeye koyuyordu ve ertesi gün ordan alıp tekrar yatağına atıyordu. Pis bir yanını gördüğümden değil, sadece fazla dağınıktı o kadar.

Mavi eldivenlerimi değiştirirken bir çift de onun kucağına attım. "Oturmaya mı geldin sen? Kaldır kıçını da yardım et."

Oturduğu yere daha çok kuruldu. "Bana ne ya. Benim suçum bile yokken cezaya kaldım. Hep sizin yüzünüzden. Hak, hukuk denen bir şey kalmadı ülkede. "

Şakaya vuruyordu ama aslında sitem ettiğini anlayacak kadar tanımıştım onu. Bu yüzden alttan aldım biraz. "Ama Öykü valla bak çok özür dilerim, ne bileyim senin gerçekten tavuğa alerjin çıkacağını? Onca şey arasında bula bula tavuğu mu buldun?"

Kötü bir bakış attığında ellerimi kaldırıp dudaklarımı hayali bir fermuar çektim hemen. O ise hala sitem ediyordu.

"Hayır abi, çok saçma. Benimle hastaneye kadar geldi. Hem kustuğunu da gördü. Nasıl kusayım bir anda yalandan?"

"İşte biz çok göze batmayalım diye yaptığını sandı herhalde."

"Aynen, siz yakalanmayın diye bile bile alerjim tetikleyecektim."

Sessiz kalıp işime geri döndüm. Ama o konuyu hemen kapatmak istemiyor gibiydi.

"Açıkcası o çocuklarla ne işin olduğunu çok merak ediyorum," diye mırıldandı.

Başıyla işaret ettiği tarafa, Emre'ye baktım. Fırçadan ayrılmış süpürge sapını takmaya çalışıyordu. Ayaklarıyla süpürgenin üstüne çıkıp sapı yerine taktı. İki saniye geçmeden sap yine elinde kalmıştı. Fırçaya bir tekme savurup iki elini beline koydu.

Bu görüntü karşısında dayanamayıp güldüm. Okul birincilerinin cezaya kaldığı pek görülmüş bir şey değildi. Elindeki süpürgesiyle cebelleştiği şu sıralarda bunun yerine bir matematik sorusuyla uğraşmayı tercih edeceğine emindim.

Gözlerimi salonda gezdirdim. Nil ve Öykü birlikte çalışıyorlardı. Nil elindeki bezle koltukları silerken Öykü'ye nasıl yapması gerektiğini gösteriyordu bir yandan. Öykü ise bezi her koltuğa sürtüp katladığında yüzünü daha çok buruşturuyordu. Elindeki bezi atıp birden yerinde zıplamaya başladığında yüzünde adeta bir dehşet ifadesi belirtmişti. Daha dikkatli baktığımda mavi eldivenini ucuna küçük bir sakız yapıştığını gördüm.

Aptal prenses...

Demet'te benimle birlikte gülünce aynı şeyi izlediğimizi anladım.

"Özür dilerim,"dedim hemen gülmemi bastırıp.

Demezler miydi sonra, kıza bak hem onun yüzünden iş yapıyoruz hem de bizi izleyip gülüyor, diye?

"Bizim yüzümüzden cezaya kaldınız."

"Aman boşver," dedi elini havada sallayıp. "Zaten yardım edecektim. Sen de verdiğim sözü garantilettin."

Kıkırdadım ama içim sıcacık oldu.

Sanki senelerdir aramız da bir dostuk vardı da yardım etmemek gibi bir seçeneği yokmuş gibiydi. Onun bu özelliğini ayrıca seviyordum. Onunla arkadaşlık kurmak benim için kolaydı. Herhangi bir beklentisi yoktu, art niyet beslemiyordu ve beni rahat hissettiriyordu. O en yakın arkadaşınız gibi biriydi. Yine de ne olursa olsun ona bu kötülüğü yapamazdım. Bilmemesi her zaman en iyisiydi.

Sonraki bir saat hepimiz işimizle ilgilendik, saatin sekize yakın olduğunu tahmin ediyordum. Selim ile sadece uzaktan bakışıyorduk. O ne zaman temizlik bahanesiyle yanıma yaklaşsa ben de aynı bahaneyle diğer tarafına geçiyordum. Koca soluna köşe kapmaca oynar gibiydik ve bunlardan birinde Emre'yle rastlaştım. Bu fırsatı kaçırmadan yanına sokuldum.

"Çınar Hoca sizi neden ayrı çağırmış bu gün?"

Bana soruyor musun birde, der gibi bir bakış attı. "Aramızda bir şey olup olmadığını sordu."

"Hi! Sen ne dedin?"

"Birbirimizi çok seviyoruz, yakında da evlenmeyi düşünüyoruz dedim. Onu da düğüne davet ettim. Umarım senin için de sorun olmaz."

"Fazla mı komiksin acaba sen?"

"Sen de fazla hayalperest."

"Sana soranda kabahat."

Elindeki paspası bırakıp bana döndü. "Ne dememi bekliyorsun? Bir şekilde ikna ettik işte. Gözüne çok batmayalım da kapansın biran önce bu mevzu."

"Aman iyi," diye tersledim onu. "Ama bence pek ikna edememiş gibisiniz."

Kaşları havalandı. Başımla Demet'i işaret ettim.

"Biz göze batmayalım diye bilerek tavuk yedi sanıyor. Yoksa neden cezaya bıraksın ikisini birden."

"Rol yapıyor sanmıştır."

"Kız kusmuş önünde," dedim sesimi biraz kısarak. "Hem hastaneye gitmişler. Sence fark edilmez miydi orada rol yaptığı?"

Şimdi o da dikkatlice Demet'e dönmüştü.

"Sağlığını bilerek riske attığına inanmış, düşünebiliyor musun? Biz kaçabilelim diye."

"Sence büyük bir şeyin peşinde olduğumuzu mu düşünüyor?"

"Bilmiyorum ama bence bu olayın peşini bırakmayacak."

Bakışlarını benden çekip tekrar Demet'e baktı. Onun içine de kuşku tohumlarını ektiğimi anladım. Adamın neredeyse tüm gün gözü üstümüzdeydi. Bir yandan seviniyordum aslında. Nasıl bir belaya battığımızı öğrenir de bizi kurtarır diye düşünüyordum. Ama bizim yüzümüzden öğrenirse bu kural ihlali sayılırdı. Hem onun hem de kendi başımızı yakardık. Bu yüzden bu işe devam etmek zorunda olduğumuz sürece onu atlatmanon bir yolunu bulmamız gerekiyordu.

"Bir şey demeyecek misin?" diye sordum sessizlik fazla uzayınca.

"Düşünüyorum Sakura, mantıklı bir bahane bulacağım. " diyerek tersledi beni. Paspası tekrar eline almış işine devam ediyordu.

"Birlikte düşünebiliriz. Her şeyi senin düşünmen gerekmiyor ya?"

Başını kaldırıp kısa ve tatminsiz bir bakış attı, "Her şeyi ben düşünmüyorum, Aysu'nun dosyasını nasıl alacağını düşünmüyor musun sen de?"

Kaşlarımı çattım. "Sen nereden biliyorsun?"

Bunu dillendirmemiştim bile, sadece birkez düşünmüştüm.

"Bence akıllıca bir fikir değil. Hatta yapmayı düşündüğün şey suça girer. Ama kendine yeterince güveniyorsun sanırım."

"Hiçbir şey yapmadan beklemek içime sinmiyor."

"Dikkatli ol," diyerek uyardı beni. "Yakalanırsan geri dönüşü olmaz. Başının çaresine bakman gerekir."

Kaşlarımı çattım ama ilahi adalet işte. Bu sefer de paspas sapı elinde kaldı ve onu almak için eğildiği sırada ayağı kayıp yeri boyladı. Tüm sinirim bir anda uçup gitmişti, kendimi tutmadan büyük bir kahkaha atttım.

"Ben başımın çaresine bakarım da sen daha bir paspasla baş edemiyorsun."

Düştüğü yerden kötü bir bakış attığında daha çok güldü. Dizlerinin üstünde dönüp paspası eline aldı tekrar. Hala takmaya çalışıyordu. Beklediğimden bile sabırlı çıkmıştı, ben şimdiye zibilyon kez duvara fırlatmıştım herhalde.

Ne olduğunu anlayamadığım hızda biri kolumdan sıkıca tutup sürüklemeye başladı. Bu kişinin Selim olduğunu fark ettiğimde direnmekten vazgeçip ona ayak uydurdum. Spor salonunun en ücra köşelerine kadar beni sürüklemesine izin verdim. Karşıma geçip kolumu bıraktı.

Çakmak çakmak bakışlarını gözlerime dikmişti.

"Ne oluyor Sakura? Bakıyorum da yeni arkadaşlar edinmişsin kendine."

"Toplantıda tanışmıştık, sadece selam vermek istedim." dedim hiçbir şey belli etmeden. "Bir şey mi oldu?"

Yapmacık bir şekilde güldü, "Bir şey oldu mu, mu? Ah, evet düşündüğümden de çok bir şeyler olduğu belli. Yoksa neden daha geçen gün senin için dalaştığım itle birlikte cezaya kalasın?"

Korktuğum tam da buydu işte.

"Biraz sakin olabilir misin lütfen?" elimi koluna koyup ona doğru bir adım attım, "Gel oturalım biraz."

"Sakin falan olmuyorum. Bu herifle senin aranda ne geçmiş olabilir?"

"Aramızda hiçbir şey yok," dedim sesimin sert çıkmasını engelleyemeyerek. Yaptığı ima hiç hoşuma gitmemişti. "Demiştim ya hani daha geçen gün, bu edebiyatçı bana taktı tek başıma spor salonunu temizleyecekmişim diye."

"Yurttan kaçmışsınız Sakura! Gecenin bir vakti yurttan kaçmışsın!"

İçimden büyük bir küfür savurdum. İşte bu hiç iyi olmamıştı.

"Neden? Neden kaçtınız? Hayal'in yanına mı gitmek istedin, o mu buna zorladı, neden kimseye haber vermedin? Bana neden söylemedin?"

Korkuyla gözlerimi yüzünde gezdirdim. "Sen nereden biliyorsun?"

İnanamaz gibi baktı, "Gerçekten mi? Sana onca şey sordum ve sen gerçekten buna mı takıldın? Şaka falan yapıyorsan hiç sırası değil."

"Hayır, ciddiyim bu-"

"Ya ne anlatıyorsun Allah'ını seversen ya? Bütün okul duymuş, herkes bunu konuşuyor Sakura!"

"Ne, nasıl olur?"

"Bende sana onu soruyorum işte. Nasıl olur da sen bu herifle yurttan kaçarsın?"

"Selim, tamam bak anlatacağım. Her şeyi anlatacağım ama önce bir sakin olsan? Herkes bize bakıyor."

"Baksınlar ulan, hayır bakınca n'oluyor? Yeni arkadaşlarına rezil mi ediyorum seni?"

Onu yatıştırmak için elimi kolunun üstüne koydum. "Tamam, tamam baksınlar. O zaman gel hadi biz dışarı çıkalım."

Hiddetle kolumu itip bir adım geri gitti, "Sakura sen benim şaka falan yaptığımı mı sanıyorsun? Dalga mı geçiyorum ben burada?"

"Selim, öyle bir şey mi dedim ben? Sadece-"

"Sadece ne? Ne sadece?!"

Sızlayan kolumu tutup bir adım geri gittim. Delirmiş gibiydi.

"Sen kendinde değilsin, yarın konuşalım."

Ona sırtımı dönüp yürümeye başladım. Bu konuşma burada sonlanmalıydı yoksa ikimizde kendimizi kontrol edemeyecektik, hoş zaten o çoktan kendini bırakmış haldeydi.

Aniden kolumdan tutulup sertçe döndürdüğünde Selim'in öfkeli bakışlarının birkez daha karşı karşıya kaldım. "Bu gün konuşacağız, yarın değil. Bana ne haltlar yediğini anlatacaksın!"

"Bırak kolumu."

İnadına yapar gibi parmaklarını daha çok sıkılaştırdı, "Selim bırak kolumu dedim!"

"Ben de sana anlat dedim. Bana bir açıklama borçlusun!"

Daha fazla kendimi tutamadım, öfkeyle kolumu parmaklarından kurtarıp sertçe omuzlarından ittirdim. Birkez daha ve birkez daha. "Ne açıklamasından bahsediyorsun sen ya?! Sana hiçbir haltı açıklamak zorunda değilim! Duydun mu beni, değilim hem de hiçbir şeyi!"

"Sakura!"

"Ne Sakura ne? Sen açıkla önce ne haltlar yediğini!"

Sözlerim onu afallattığında kaşlarını çatıp bir adım geri gitti ancak bu kez durmayan ve durmayacak olan bendim. Tekrar üstüne yürüdüm.

"Her şeyi biliyorum! Gökhan'la bir işler karıştırdığını, geceleri okuldan kaçtığını, yüzüme baka baka yalan söylediğini! Her şeyi biliyorum. Kalkmış bir de benden açıklama bekliyorsun!"

"Sakura bak-"

"Kendine gel Selim, duydun mu beni? Kendine gel! Sen bana karışamazsın, takıldığım insanlara, gittiğim yerlere, yaptığım hareketlere hiçbir şeyime karışamazsın! Kimsin sen ya, kimsin? Ne sanıyorsun kendini?"

"Arkadaşınım." dedi üstüne basa basa. "Senin iyiliğini düşünen arkadaşınım."

Güldüm, "Sana mı kaldı benim iyiliğimi düşünmek? Düşünme, hiçbiriniz düşünmeyin beni. Müdahale etme benim hayatıma, karışma! Durman gereken yerde dur, yoksa daha çok hatırlatırım bunu!"

Göğsüm hiddetten hızla inip kalkıyordu ama onun bakışlarında tek gördüğüm kırgınlık oldu. Bana doğru bir adım attı, vazgeçip durdu. Etrafına baktı sonra. O bakınca ben de baktım, herkes bizi izliyordu. Dudaklarımı ıslatıp ona döndüm tekrar sadece kurudukları için ama o tekrar konuşacağımı sanmış olacak ki yalvarır gibi başını iki yana salladı yavaşça. Ellerini yumruk yapmış çocukken olduğu gibi karşımda kalakalmıştı.

Dehşete kapıldım o an, gözlerim yanmaya başladı. Ayaklarım geri geri gitti ve koşarak kendimi dışarı attım.

"Sıçayım!"

Sinirle parmaklarımı saçlarımın arasına daldırıp nefes alabilmek için geriye ittirdim. Sanki okul bünyesinde yeteri kadar oksijen barındırmıyormuş gibi nefessiz kaldığımda kendimi dışarı atmak zorunda kalmıştım.

Öfkeyle birkez daha bağırdım," Sıçayım böyle işe!"

Allah'ım, ben ne yapmıştım böyle?!

Yüzüne bakmış ve ağzıma ne gelirse söylemiştim. Ona bir hiçmiş gibi davranmış ve hissetmesini sağlamıştım. Daha da kötüsü bunu yaparken kendimi kaybetmiş de değildim. Yalnız olmadığımızı, sözlerimin ne anlama geldiğini ve nasıl hissedeceğini biliyordum ve ben buna rağmen... Durmak istememiştim.

Bazen tam anlamıyla bir pisliğe dönüşüyordum. Sanki tüm hal ve hareketlerimden kimseye hesap vermemek zorunda değildim. Kısıtlanmayı ve insanların işime burnunu sokmasın asla katlanamıyordum. Böyle bir şey olduğunda ise yaptığım ilk şey bencilce davranıp tüm öfkemi beni önemseyen insanlardan çıkarmak oluyordu. Bazen ben bile beni çekemezken hala daha nasıl bana katlanıyorlardı orasıda apayrı bir durumdu. Başlarda Selim'in bana acıdığını ve bu yüzden yanımda olduğunu sanırdım. Bu öyle ağırıma giden bir düşünceydiki sırf bu yüzden bile ona kötü davranmam için yetişmişti. Katlanamaz gider sanmıştım, ama o her defasında daha çok yanımda kalmıştı. Her açıdan. Belki de ta o zamanlar bana karşı çıkmalıydı, belki o zaman ona bu şekilde davranamayacağımı öğrenip buna alışmazdım. Dönerdi, dönecekti. Biliyorum çünki her defasında dönerdi. En kötü ihtimalle hiçbir şey olmamış gibi yaparak benim özürümü dilenmiş sayar geçerdi.

Birkaç dakika sonra aynı öfkeyle kapıdan çıkan Selim bir saniye bile durup yüzüme bakmadan yanımdan geçip gitti.

Ona doğru bir adım attım ama devamı gelmedi.

Gidiyordu ama gelecekti, biliyordum...

Arkamı dönüp büyük okul bahçesi boyunca yürümesini, motorunun önünde durup kaskını giymesini ve ürkütücü bir hızla uzaklaşmasını izledim.

Yine sinirini ben hariç herkesten çıkarıyordu.

"Üzülme, yarın konuşup halledersiniz."

Omzumda hissettiğim el ile arkamı dönüp hafifçe gülümseyen Nil'e başımı salladım.

"Nasıl olacak o, neler söyledim çocuğa."

"Hadi ama Kiraz, yapma böyle."

Gözlerimin dolduğunu hissettim. Göğsümün üstüne bir öküz oturmuştu sanki.

"Kız, n'oldu az önce orda?" diyerek yanımıza geldi Demet'te. "Siz çocuklar fena kapıştınız."

"Demet!"

"Ne? Öyleydi ama."

"Yorum yapmak zorunda değilsin." diye azarladı onu Nil.

"Kötü bir şey demedim ki! En azından onunkiler kadar..."

"Ya Nil!" İnleyip elimle yüzümü kapattım. "Ya ben gerçekten çok fena halt ettim!"

"Sen Demet'e bakma kuzum, her şey çok taze şimdi. Biraz zaman ver Selim'e."

Parmaklarımın arasından yüzüne baktım bir umut. "Gelir değil mi?"

Nil bir anne edasıyla başımı okşadı, "Gelir tabi canım. Şimdi ikiniz de çok sinirlisiniz diye gitmiştir o."

"Ya gelmezse? Ne gelirse ağzıma saydırdım. Kesin gelmeyecek. Ben çok berbat bir arkadaşım. Bu defa çok fena sıçtım sıvadım."

Dolu dolu gözlerimi ikisinin üstünde gezdirdim bu defa. Demet eh yani, der gibi başını salladı. Sonra yüzümün daha da bozulduğunu görüp o da elini omzuma koydu. "Ya kızım üzülmesene, biz onda da sana yardım ederiz. Valla bak, temizleriz birilikte hepsini."

Demet bile bana üzüldüyse işler vahim demekti. Gözümden birkaç damla aktı.

"Al işte ağlattn kızı, yaptığnı beğendin mi Demet?"

"Ben mi ağlattım? Asıl sen ağlattın. Annem, kuzum, süt danam diye diye ağlattın kızı."

"N'apayım Demet, senin yaptığın gibi kızın yüzüne yüzüne mi vurayım yaptıklarını?"

Şuan ikisi de beni unutmuş haldeydi. Şaşkınlıkla bir ona bir buna bakmaya başladım. Bu gün en yakın arkadaşla kavga etme günü falan mıydı? Yoksa gerçekten ayağımın uğursuz olduğuna inanacaktım.

"Ben böyle moral verebiliyorum. Sana ne?"

"İşte senin verdiğin moral olmuyor."

"Allah Allah, n'oluyormuş?"

Kendimi tutamayıp güldüm. İkisi birden şaşkınca bana döndü.

"Kiraz sen ağlıyor musun hala?"

"Kör müsün, gülüyor kız?"

Göz yaşlarımı silerken daha çok güldüm. Yine ikisi birden endişeyle yanıma geldi. Demet parmağını yanağıma bir iki defa bastırdı. "Kız ağlıyor musun, gülüyor musun karar ver?"

"Kiraz iyi misin sen?"

Sinirlerim çok fena bozulmuştu gerçekten. Burnumu çekerken gülüşümü bastırmaya çalıştım. "İyiyim, bir an öyle gözüme çok tatlı geldiniz."

"Biz mi?" Nil şaşkınca elini Demet ile ikisi arasında salladığında başımı sallayıp gülmeye devam ettim. "Evet, ama en çokta Demet."

"Ayarlar gitmiş buda."

"Demet!"

"Ne ya, bana asılıyor şuan!"

Bu kez gerçekten büyük bir kahkaha attım Nil'e bakıp, o da bana eşlik etti. Demet ise sanki pis bir şeye bakıyormuş gibi iğrenir bakışlarını ikimiz arasında gezdirdi ve yüzünü buruşturdu.

Bir kolumu onun diğerini de Nil'in omzuna atıp ikisini de beraberimde yürütmeye başladım. "Ya cidden iyi ki varsınız!"

Nil hemen beklediğim gibi kollarını belime doladı. Benden uzun olduğu için başını başımın üstüne yaslamıştı.

"Ya Kirazcık, sen de iyi ki varsın. Sizi gerçekten çok seviyorum."

"Ben de sizi seviyorum!"

"Allah'ım, n'olursun al beni yanına!"

"Demet!"

"Tamam tamam. Ucundan seviyorum."

.
.
.
.
.

Bölüm sonu....

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

57okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.