>BÖLÜM 1- İzmir<

Vaveyla Yazarı: Melda Alkış

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: >BÖLÜM 1- İzmir<

-BİRİNCİ BÖLÜM-
"İzmir "

5 Ay Sonra;

Aylardan eylüldü. Her ne kadar sonbahar en sevdiğim mevsim olsa dahi ağustostan kalma sıcaklık bu ayı da çekilmez yapıyordu. Zor olsada bu sıcak havaya dahi yenilmeyip oturduğum çalışma masamda 2 saatimi öldürmüştüm bile.

Kararlıydım, o sınavı kazanacaktım.

Aylardır bunun için uğraşmıştım ve sona bu kadar yaklaşmışken çalışma düzenimi bozmak istemiyordum. Ancak her defasında engellememe rağmen inatla çalmaya devam eden telefon, bana hiç yardımcı olmuyordu.

Sinirle inleyip kalemi elimden bıraktım ve telefonumu elime aldım, bilmem kaçıncı çalışında.

"Gereksizin teki" arıyor...

Dilimle dudaklarımı ıslatıp telefonu kulağıma götürdüm.

"Ne var Selim, ne var?!"

Birkaç tıkırtının ardından yutkunma sesine benzer bir ses duyuldu, "Kızım ne diye meşgule atıp duruyorsun?" dedi şapur şupur çiğnemeye devem ederken.

"Demek ki meşgulüm Selim."

"Sen ne zaman arasam hep meşgulsün zaten. Valla çok ayıp ediyorsun, onca kız arasından seni aramışız burda, sen de böyle yap."

"Onlardan birini arasaydın ikimizi de büyük bir dertten kurtarmış olurdun."

"Gözüm gönlüm eli görmez ki onlara yar diyeyim, gülüm..."

Derin bir nefes alıp sakin kalabilmek adına gözlerimi kapattım. "Selim, bak çocuğum" dedim tane tane. Belli ki beynine oksijen gitmiyordu, belki tane tane söylersem anlardı.

"Kaç gündür seni görmezden gelmeye çalışıyorum, sense daha bir inatla beni rahatsız ediyorsun. Hayır en kötü engelliyorum, onda da teyzemi rahat bırakmıyorsun. Ne laftan anlamasın sen? Bi sal beni, bir rahat bırak."

"Kalbimi kırıyosun."

Güldüm, "Lütfen daha çabuk kırılsın."

"Ayıp ayıp. Şair gibi çocuğum, bulmuşken bulumsuyosun."

Kalemin arkasını deftere vurarak bir ritim tuttum. "Oo bana da asılmaya başladıysan durumlar vahim demektir."

"Ne alakası var kızım?" kıkırdamam onu daha da kızdırdı. "Beynin yumurta akı gibi olmasın, arada bir nefes al diye uğraşıyorum ben burda."

"Bana şiir yazarak?"

"Yürü git, sana ne şiir yazıcam? Salağın teki bahçe duvarına yazmış ordan gördüm."

"Hmm, anladım."

"Neyse ne, hadi yeter bu kadar nefes almak dön sen ineklemeye."

"Dur dur, kapatma."

"Noldu?"

"Aramışsın o kadar bir konuşmayalım mı?"

Güldü. "Konuşalım mı?"

"Yarın geliyorum," diye girdim birden konuya. Kısa biran bir şey demedi.

"Biliyorum."

Temkinlice devam ettim, "Ne bileyim, hiçbir şey demedin. Unuttun sandım."

"Unutmak ne mümkün." diyerek homurdandı.

"Selim ya! Niye böyle yapıyosun? Gelmeyeyim mi?"

Derince bir iç çekti. "Valla artık o konuda ağzımı açıpta tek bir şey demeyeceğim sana Sakura. Çok konuştuk, anlaşamadık. Ben de bıraktım."

Memnuniyetsizce dudak büktüm. Haklıydı. Aynı şeyleri defalarca konuşmuş ancak anlaşamamıştık. O da teyzemler gibi geri dönme fikrime hiç sıcak bakmıyordu. Bu yüzden onları suçlayamazdım, onlarda kendilerince haklıydı. Ama bunu bilmek fikrimden vazgeçiremezdi beni çünkü ben de kendimce haklıydım.

"Bininci kez aynı konuları mı konuşalım istiyorsun?" diyerek devam etti.

"Hayır." diye mırıldandım. "Sadece geleceğim için biraz sevinsen fena olmazdı."

Sıkıntıyla soluğunu verdiğinde telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. "Sevindiğimizi biliyorsun."

"Hıhı, tabi. O yüzden böyle tepkiler."

"Senin iyiliğini düşünüyoruz Sakura. Şimdiki okulun bizim okuldan daha iyi, bunu sende biliyorsun. Onca fırsatı itip buraya gelmen saçma geliyor sadece."

"Yapma Selim, sanki sizin okul sıradan bir mahalle lisesiymiş gibi konuşma. Buraya gelmesem zaten o okula gidecektim. Hepiniz biliyorsunuz."

"Gerçekten okul için mi geliyorsun Sakura?"

Hemen cevap veremedim.

Düşününce gerçekten de saçma geliyordu. İyi bir okulda okuyordum ve bu konuma gelmem hiç kolay olmamıştı. Şimdi ise bunları bırakıp dönmek istiyordum. Bazen bu bana da aptalca bir şımarıklık gibi geliyordu ama daha sonrasında aklıma nedenlerimin olduğu geliyordu ve bu arzuma daha sıkı sıkıya tutunuyordum. Henüz 12 yaşlarındayken tüm hayatımı geride bırakıp sürüklenmiştim İstanbul'a. Şimdi dönüp arkama baktığımda sanki bıraktığım bir hiçlikten ibaretmiş gibi geliyordu ancak öyle olmadığını biliyordum. Ait olduğum yerin farkındaydım, belki de tüm hayatımdı beni geride bırakıp giden ama bu yüzden bende geride kalan anılarımı terk edecek değildim.

Aramızdaki sessizlik bir süre daha devam ettiğinde cevap vermem gerektiğini anladım.

"Sadece geri dönmek istiyorum." diye mırıldandım.

Geri dönecektim.

Telefonu kapattığımızda doğruca gardırobun önüne geçtim. Eylülün ilk günlerinde olsakda hava hala sıcaktı bu yüzden üzerime ince bir tişört ve ve kot giymekle yetinecektim. Başıma da en sevdiğim beyaz şapkalarımdan birini geçirdim.

Hazır olduğumda alt kata inmiş bir yandan ayakkabılarımı giyerken bir yandan da teyzeme sesleniyordum.

"Teyze ben çıkıyorum!"

Tam bağcıklarımı bağlayıp ayağa kalkmıştım ki ne ara geldiğini fark etmediğim teyzem, bir anda karşımda beliriverdi.

"Ay sonunda insan arasına karışmaya mı karar verdin?"

Korkuyla yerimde sıçradım o ise sanki çok anormal bir şey yapmışım gibi kaşlarını çattı. Elimi kalbime götürüp sakinleşmek için kendime birkaç saniye süre tanıdım. "Ay teyze! Nasıl yapıyorsun şunu? Kalbime indiriyordun..."

"Abartma abartma," durup şöyle bir giydiklerime baktı. Bunu her zaman yapardı. İşin kötü yanı garip garip bakıp bir yorum da yapmıyordu!

"Nereye gidiyorsun?" dedi en sonunda bana dönüp.

"Okula gidiyorum, İbrahim Hoca uğra gitmeden demişti. İznin olursa bir uğrayıp geleceğim."

Kinayeyle söylediklerime burun kıvırdı. "Hayret izin alasın mı tuttu? Oysaki hiç huyun değildir."

Her gün aramızda geçen rutinleşmiş bir konuşmanın daha başlayacağını anladığımda sıkıntıyla iç çektim.

Gitmemi istemiyordu. İlk söylediğim günden bu güne hiçbir zaman kararımı onaylamamıştı. Ancak reşit olduğum anda yapacağım ilk şeyin geri dönmek olacağının da farkındaydı. Laf etmemesinin nedeni bundandı. En azından bu şekilde hala eli üzerimde olacaktı.

"Yine başlamayalım teyze, iki saate gider gelirim."

Kolumdan tutmasıyla, kapı kuluna uzanan elim havada asılı kaldı. Başta umursamadığım sözleri dönüp yüzüne bakmamla birer birer anlam kazandı.

"Neden gidiyorsun Sakura?"

"Dedim ya-"

Konuşmama fırsat tanımadı.

"Bir anda nereden çıktı bu? Durduk yere? Hiç yoktan?"

Fark ettim ki nereye gittiğimi değil neden geri dönmek istediğimi soruyordu. Oysaki nedenini en iyi bilenlerden biri değil miydi?

"Kalmak istemiyorum," diye mırıldandım sessizce.

Uzun süre yüzüme bakıp derin bir iç çekti, "Biliyorum." dedi en sonunda. "Peki bununla baş edebilecek misin?"

"Elbette..."

Parmaklarını daha çok sıktı, acıyla yüzümü buruşturdum. "Aklını başına al Sakura." derken ses tonu tehditkardı. Kolumu kurtarmaya çalıştım ama bırakmadı.

"Artık büyüdün, bu yaşına kadar olabildiğince seni sıkmamaya çalıştım. İsteklerini göz önünde tuttum, kararlarına saygı duydum. Bunun karşılığında da senden bana güven vermeni bekliyorum."

"Bunu sana veriyorum zaten."

"Burada veriyorsun evet ama geri döndüğünde, İzmirde..." durup biran soluklandı. "iyi olacak mısın Sakura?"

Sıkıntıyla iç çekip oflamamak için kendimi zor tuttum. "Ben iyiyim, orada da iyi olacağım. Endişelenmene gerek yok."

Başını sallasada ikna olmamıştı. "Ben sadece iyi ve güvende olmanı istiyorum."

"Biliyorum, öyleyim de." gülümseyip kollarımı boynuna dolandım, sakinleşsin diye de hafifçe sırtını sıvazladım.

"Korkma, kötü bir şey olmayacak." dedim sessizce.

En kötüsü çoktan olmamış mıyıdı zaten?

Ben...

Gözlerimi sıkıca yumdum.

Lanet olsun!

Her şeye, herkese, hepsine!

Lanet olsun!

O gün orda ölmeliydim. O lanet olası evde... O lanet olası banyoda... Bir şekilde yaşamıştım, bir şekilde kurtarılmıştım. Lanet olsun...

Vedalaşmamız bittiğinde çantamı da alıp hızlıca oradan uzaklaştım. Düşünmek istemiyordum, ne yeri ne de zamanıydı. Zihnimin ıssız köşelerinde çelişkili düşüncelerle boğuşmamak için hızımı arttırdım ve en sonunda hızlı yürümek, az önce yaşananları bana unutturdu.

Zarfın geldiği o günden sonra 5 ay geçmişti ve bilinmeyen bir numaradan aldığım saçma sapan mesajlar dışında başka bir zarf almamıştım bu geçen zamanda. Sanırım gizli bir hayranım vardı. Yada bir sapığım. Yada saplantılı gizli bir sapığım...

Baş edemeyeceğim bir şey değildi sanırım.

O zarftan sonra birçok şey değişmişti. Anne ve babamın da gitmek istediğim okulda okumuş olması iyice ilgimi çektiği için Selim'i aramıştım. Her yıl olduğu gibi bu yıl da bir bursluluk sınavının yapılacağını söylediğinde ise açıkcası çok düşünmemiştim. Yıllardır beklediğim fırsat tam da buydu.

Geri dönüş biletim...

Hiç kimseye haber vermeden başvurumu yapıp amcamların karşısına dikildiğimde kararımdan kesinlikle emindim. Artık hayatım hakkında kararları kendim vermek istiyordum.

Bunu kabullenmeleri bir hafta sürmüştü ancak en sonunda onlar da ikna oldular. Böylece zor kısım bitmiş geriye daha zor kısım kalmıştı. Sınavı geçmek. Bu beş aylık süreçte kendimi adeta bu sınava adamıştım. Sadece birkaç gün sonra yapılacak sınav için bu gece yola çıkacaktım. Ama ondan önce yapmam gereken bir şey kalmıştı.

İbrahim Hoca'yla vedalaşmak.

İbrahim Hoca eski bir aile dostumuzdu ve onu buraya ilk taşıdığımız yıllarda tanımıştım. O zamanlar henüz liseye başlamamıştım. Yeni bir şehir, yeni bir okul ve yeni bir ortam... Bense yarım yıl boyunca okula dahi gitmemiştim.

Burada geçirdiğim ilk senem tek kelimeyle rezaletti. Kimseyle anlaşamadığım gibi derslere kendimi veremiyordum. Sanki her şey hiç olmadığı kadar gereksizdi. Amacım yoktu, hayalim, hedefim, beklentim. Hiçbiri yoktu. Her şey daha da berbat bir hal almaya başladığında ise okula gitmek artık bir işkenceden farksızdı. Uyum sağlayamadığım gibi bunun için bir çaba da sarf etmiyordum. Umrumda olan tek şey günü bitirip yalnız kalabilmekti.

Ben kabuğuma çekildikçe etrafımdaki insanlar daha da çoğaldı. Sanki büyük bir problemmişim gibi insanlar beni düzeltmek için sıraya girdi. Onlardan biri de İbrahim Hocaydı. Ancak bana diğerleri gibi acıyarak hiç yaklaşmamıştı. Tam tersine o, acımasızdı. Görmezden geldiğim tüm gerçekleri yüzüme çarpıyordu ancak hiçbir şey için beni zorlamıyordu. Onunla sohbet etmek bana iyi geliyordu ve bu sohbetler sonunda anladım ki ben çaba göstermediğin sürece hayat tutup ellerimden beni kaldırmayacaktı. Tam tersi hep daha çok ezilen olacaktım.

İlk dönem notum tam bir fiyaskoydu. Bir şekilde toparlayıp şimdiki liseme girebilmiştim. Anlatmaktan daha zor olduğu bir kesindi ancak bu da bambaşka bir hikayenin konusuydu.

***

Okulumun önüne geldiğimde kulaklıklarımı çıkarıp çantama koydum ve pek de aceleci olmayan adımlarla okula girdim. Üçüncü katta bulunan kütüphaneye çıkacaktım. Koridorlar bomboştu, gereksiz gürüldü ve kalabalıktan eser dahi yoktu. Okulu böyle daha çok seviyordum. Sessizken en azından daha az çekilmez oluyordu.

Ağır kütüphane kapısını omzumla iterek içeri girdim. Profesör masalardan birine oturmuş dosyalarını düzenliyordu. 55 yaşlarında bir adamdı. Her gün giydiği ütülü takım elbiseleriyle meşhurdu. Ders anlatırken yahut kitap okurken yarım ay gözlüklerini takardı. Gözlüklerinin altındaki yılların ve ağır bir temponun geride bıraktığı kırışıklıkları olduğum yerden dahi kolayca görebiliyordum.

Kapının kapanma sesiyle çatılmış kaşlarıyla başını kaldırıldı.

"Korkuttum mu sizi? Afedersiniz."

Ciddiyeti yerini tatlı bir gülüşe bıraktı, "Hayır, hayır korkutmadın." dedi elindeki kağıtları bir kenara bırakarak. "Tatil ya, alıştım okulun ıssızlığına." yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. "Bugün mü gidiyorsun İzmir'e?"

Yıllarca ülke dışında yaşamış olmanın sonucu olan bir pelteklikte Türkçe konuştuğunda hafifçe gülmeden edemedim.

"Evet hocam, gidiyorum bugün."

"Büyük gün geldi artık desene." oturduğu yerden kalktı ve yanıma doğru adımlamaya başladı.

"Öyle, son düzlükteyim artık beş gün kaldı."

"Endişe etme, sen yaparsın." karşımda durup gururla omuzlarım sıktı. "Aylardır bunun için nasıl çalıştığını biliyorum. "

Gözlerimin düz bir çizgi halini alıncaya dek gülümsedim. "Umarı haklı çıkarsınız."

Kollarını etrafıma sardığında bende karşılık verdim.

"Senin varlığını çok arayacağım kızım."

"Ama hocam!" kollarımı daha sıkı dolandım, "Siz böyle yaparken gidesim hiç gelmiyor."

Hırıltılı bir tonda gülüp son kez sırtımı sıvazlayarak benden ayrıldı. Karşı karşıya geldiğimizder gözlerinde yatan hüznün büyüklüğünü boğazımın düğüm düğüm olmasına neden oluyordu.

"Sen bakma bana. Yaşlanıyorum artık. Sen geleceğine odaklan, bu yaşlı hocanı da unutma. Bana yeter."

"Unutmak mı? Sizi mi? Asla." başımı çocuk gibi iki yana salladım. "Bakın görürsünüz, her cuma okuldan kaçıp uçağa atlayacağım ve yanınıza geleceğim." dediklerim ile birlikte koluma ufak bir şaplak attı.

Değişen yüz ifadesi gülüşümün solmasına neden oldu. Bana bir şey söylemeye çalıştığını hemen anladım.

"Sakura," diye başladı çekimserliğin bürüdüğü bir sesle.

"Evet, hocam?"

"Biliyorum istemeyeceksin ama ilk benden duy istedim." merakım iyice artmış söyleyeceklerini bekliyordum.

"Rehber öğretmenin, şayet ki sınavı kazanırsan, yeni okulunda da danışmanlığa devam etmen gerektiğini düşünüyor." Sinirle gözlerim devirip derin bir nefes aldım.

Moralimin bozulduğunu anlayınca hızlanıp devam etti, "Ben de aynı şeyi düşünüyorum Sakura. Madem ki tıbbi desteği istemiyorsun bari bırak da bunu sana okulda versinler."

Sinirden yanlış bir şey söylememek kelimelerimi dikkatlice seçtim. "Profesör ben iyiyim. Her şey yolunda. Yardıma falan ihtiyacım yok."

"Şimdilik." susup daha yumuşak bir tonda devam etti, "Travmalar uzun süreçli psikolojik sorunlardır Sakura, şuan da seni kötü etkilemiyor olabilir ancak gelecekte hiç beklenmedik bir anda sana büyük sorunlar yaşatma ihtimali de var. Bunu düşünmek zorundasın. "

Susup sadece dinledim. Onları anlayıp sakin kalmaya çalıştım. Tüm bu baskının tek nedeni sadece benim iyiliğim içindi, farkındaydım. Ama durmadan aynı şeyleri tekrar etmeleri sinirime dokunuyordu. Kötü giden hiçbir şey de yoktu üstelik. Hatta hayatım olması gerektiğinden de daha sıkıcı bir sıradanlığa sahipti. Arkadaşlar ediniyor, derslerime çalışıyor, bazen sosyal etkinliklere katılıp her an etrafa gülücüklerimi saçıyordum. Ve hala daha bana endişeli olduklarını söyleyip duruyorlardı. Bu yüzden açık olmak gerekirse onların pek ciddiye almıyordum.

Benden tüm o kötü anılarımı unutmamı bekliyor ancak ilk fırsatta geçmişimi suratıma çarpan yine onlar oluyordu. Belki her hafta aldığım, 'çocukluk travmaları' temalı saçma sapan görüşmeler olmasa her şeyi çoktan unutmuştum.

Profesör devam etti, "Bugün de senin hakkında sınav için gönderilen belgelerin bir kopyasını inceledim. Öğretmenin belgelerde bu durumdan da bahsetmiş."

Pekala, belki de sakin olmayı bir kenara bırakıp, sevgili rehber öğretmenimin o kaynaklı uzun saçlarını yolmakla başlayabilirdim...

Sabrımı o kadar çok kez taşırmıştı ki böyle bir şeye teşebbüs etsem kendi bile şaşırmazdı. Gerçekten nefret ettiğim tek insandı.

Nisa Başer...

Belki de öğrenciler arasındaki adıyla "Bayan Sütun Bacak" demeliyim.

Güzel bir başlangıçla geri döndüğüm lise hayatım bu kadının okula gelmesiyle tam bir kabusa dönüşmüştü. Tam burslu bitirdiği okula yıllar sonra stajyer öğretmen olarak geri dönmüştü. Herkese mülakatlara girerek bu pozisyonu kazandığını söylüyordu ancak işin içinde torpil olduğunu hepimiz biliyorduk.

Burnu havadanın tekiydi.

Sadece insanı sinir krizine sokan tavırları ve sözleri olsa yemin ederim onu umursamazdım bile, inanın... Defalarca uyarı aldığı okul içinde uygunsuz sayılan kıyafetleri kadar çenesi de açık bir kadındı. Onunla paylaşacağınız bir sırrın, bir haftaya kalmadan tüm okulun duyacağına emin olabilirdiniz. Bu yüzden hiç bir öğrenci ondan danışmanlık almak istemiyordu.

Peki bilin bakalım bu sevgili (!) rehber öğretmenimiz ne yaptı?!

Evet, sanki okulda onca öğrenci yokmuş gibi beni seçip, hayatımı karartmaya ant içti! Daha birbirimizle karşı karşıya gelmeden, dosyamdan okuduğu bilgiler tüm okula yayılmıştı bile! Aylar önce bir günümü peşinde koşturarak berbat eden kedi bile onundu! O kadından nefret ediyordum. Ses tonu sinirimi bozuyor, bakışları midemi bulandırıyordu. Buradan gitmek istememdeki en büyük nedenlerden biri de belki buydu.

Ve şimdi kalkmış, bana verdiği onca işkence dersleri yetmezmiş gibi, birde daha kazanamadığım okuldan aldırmaya çalışıyordu.

Ben nasıl sakin kalabilirim ki?!

"Sakura.." dağılan dikkatimi Pröfösör'e verdim tekrar. "Bana söz ver, danışmanlık alacaksın." ona inanamayarak baktım. İtiraz edeceğim sırada benden önce davrandı.

"Bak sende şu kadar hakkım varsa, beni kırmazsın." bir süre "azıcık" işareti yapan iki parmağıyla bakışıp daha fazla dayanamayarak pes ettim.

"Tamam hocam, dediğiniz gibi olsun." desem de fayda etmedi,

"Söz ver bana." diyerek üsteledi.

Eh azıcık yalandan zarar gelmezdi herhalde...

"Söz hocam. Hatta bakın şöyle yapayım, giderken Eylül Hanım'ı da çantama atıp gideyim ki, burada beynimde kemiremediği bir yer kalmışsa eğer, orada da devamını bitirsin."

Bir anlık söylediklerimin gerçek olma ihtimali beni dehşete düşürürken Profesör ciddi ifadesini korumaya çalışıyordu.

"Her ne kadar hoşlanmasan dahi, öğretmenin hakkında böyle konuşamazsın, hiç hoş değil Sakura."

Sözlerinin altında yatan gerçeği bildiğimden onu hiç ciddiye almadım. Dile getirmese bile içten içe onun da o kadından hoşlanmadığını biliyordum.

Şeytan suratlı şeytan, kim hoşlansın ki ondan?

Bir müddet daha havadan sudan sohbet ettikten sonra vedalaşıp ayrıldık. Vedalaşma kısmı beni zorlamıştı, teyzem ve amcamdan sonra buradaki tek yakınım Profesör'dü. Ona, gösterdiğimden çok daha fazla bağlıydım.

Okuldan tamamen dışarı çıktığımda rahat bir nefes aldım. Artık bir daha bu okula gelmeyecek olmak mükemmel hissettiriyordu.

***

Çok geç olmadan eve döndüğümde teyzemin akşam yemeğini hazırlanmasına yardım ettim. Birbirimizle her zamanki atışmamız ve gülüşmemizin dışında, sabah ki konuşmayı hiç kurcalamadık. Amcamın da gelmesiyle neşeli bir yemek faslı geçirmiştik.

Bu, birlikte geçirdiğimiz son akşam yemeği olduğu için bir nevi veda yemeğiydi de aslında. Otobüse gece binecektik.

Ve bir ek bilgi daha: Amcam da benimle geliyordu. Reşit olmadığım için onun imzalaması gereken birkaç belge vardı.

Yemekten sonra hepimiz gidiş saatine kadar dinlenmek için odalara dağıldık. Uyumak yerine vaktimi film izleyerek geçirmeyi tercih ettim. Sonunda saat iki olduğunda, teyzem odaya dalmadan önce bilgisayarı örtünün altına saklayıp gözlerimi kapatacak zamanı zor bulmuştum.

Odaya girip ışığı bir kaç kez açıp kapattığında uyumadığım için mutluydum. O ışık ya yanacaktı, ya da sönecekti. Arası yoktu, olmamalıydı! Buna tahamül edemiyordum. Yeni uyanıyormuş gibi yapıp gözlerimi ovuşturdum. Söylemesi ayıp bu sayede oyunculuğum bayağı gelişmişti.

Sonunda gitme vakti geldiğinde üstümü değiştirmiş eşyalarımı son kontrolünü de yapmıştım. Kapını köşesindeki küçük el valizimi ve telefonumu da elime alıp odama son bir bakış atarak çıktım.

Elveda oda. Bidaha görüşmeyelim lütfen.

Merdivenlerin başına gelmiştim ki arkamdan gelen miyavlama sesi durmama neden oldu.

Tabi ya bende diyorum bir şey unuttum!

Valizimi yere bırakıp arkamı dönerken aynı zamanda yüzüme tatlı bir gülümseme de kondurdum. "Ben de tam yanına gelecektim Çilek."

Karşımdaki kedi bana boş bakışlar atarken onu kucağıma alıp okşamaya başladım. "Seni de götürmek isterdim ama olmaz Çilek. Ben yokken uslu bir kız ol. Banyo yaparken teyzeme zorluk çıkartma sakın." cümlemin sonunu bile beklemeden tepinip kendini yere attı. Suyun adı bile onu korkutmaya yetiyordu.

Çilek'e kınayan bakışlar attıktan sonra, onu arkamda bırakarak ayağa kaltım ve valizimi alıp alt kata indim. Bavuluma sadece bir kaç parça eşya koymuştum. Eğer sınavı kazanırsam teyzem diğer eşyalarımı yollayacaktı.

Biz teyzemle arabaya binerken amcamda valizlerimizi bagaja yerleştirdi. O da arabaya bindiğinde yola koyulduk.
Tüm yol boyunca birçok şeyi birden düşünerek kendime işkence çektirdim. Bir yanım araba yolculuğunun daha uzun sürmesini istiyordu çünkü teyzemlerden ayrılmak benim için çok zordu. Onları bırakıp gitmek içimde bir boşluk hissi yaratıyordu ve aklımın onlarda kalacağını bildiğim için huzursuzdum. Diğer yanımsa artık bu şehirden kurtulmak istediği için boşa geçen her saniye daha da sinirleniyordu.

En sonunda kırk dakikalık bir yolculuğun ardından terminale varabilmiştik. Otobüsün kalkış anına dek arabada oturmuştuk. Onlarında benim gibi huzursuz ve gergin olduğunun farkındaydım. Kimse sohbet havasında değildi, sadece sessiz kalmamak adına zoraki birkaç şeyden bahsedip gülüyorduk.

Sonunda gitme vakti geldiğinde hepimiz ayaklandık.

"Ben eşyaları görevliye vereyim." dediğinde valizimi ona verdim. Kalabalık içinde kaybolan amcamı bir süre izledikten sonra teyzeme döndüğümde tahmin ettiğim gibi ağlıyordu. Onun ağlamasını sevmiyordum ve biliyordum ki veda faslını ne kadar uzatırsam o, o kadar fazla ağlayacaktı. Bu yüzden hemen boynuna atıldım.

Tüm yol boyunca birçok şeyi birden düşünerek kendime eziyet ettim

"Senden kurtulacağım için sevinirim sanıyordum." kollarımı sıkıca boynuna doladım.

Hafifçe gülmesiyle ikimiz birden sarsıldık. "İnanır mısın, ben de aynı şeyi düşünmüştüm."

Korumacı bir tavırla elini sırtımda gezdirdi. Yüzümü omzuna gömdüm. Kendime bile itiraf edemesem de bu kolların arasında olmayı özleyeceğim biliyordum.

"Seni özleyeceğim."

Sırtımı son kez sıvazlayıp benden ayrıldı ama uzaklaşmadı. Ellerini yanaklarıma koyup ona bakmamı sağladı. "Ben de seni özleyeceğim," dedi gülümseyip. Buğlu gözlerinin ardında yatan hüzün beni de etkisi altına almıştı. "Kendine çok dikkat et, sık sık ara, yemeklerini de ilaçlarını da aksatma." başımı salladım.

"Her gün senden rapor istiyorum. Ne yaptın, nereye gittin kiminle gittin? Kötü arkadaşlar edinme, iyi arkadaşlar bul, kimseyi tanımadan da arkadaş olma."

Güldüm, "Ee okulda insan kalmadı, başka isteğin var mıydı?"

Başımdaki kapişonun iplerinden tutup çekiştirdi. "Ve özellikle de tekin olmayan yakışıklı çocuklardan uzak dur."

"Ya teyze!" ondan kurtulmak için ellerini ittim ve birkaç adım geri çıkıp başımdaki kapişonun büzgülerini düzelttim.

"Ergen şey seni..." deyip güldü.

Teyzemden ayrılıp kenara çekildim. Bu kez amcamla birbirlerine sarıldılar. "Kendine çok dikkat et hayatım. Hoşuna gitmeyen bir şey olursa da hemen ara."

"Merak etme beni, sağ sağlim gidip gel."

Teyzemin amcamla vedalaşması benimle olan vedalaşmasına kıyasla iki kat daha uzun sürdü. Onların bu aşko kuşko haline daha fazla dayanamayıp ikisine birden sarıldım. "Uy sizi ergen veletler, yerim ben sizi. İkinizi de çok özleyeceğim." aralarına beni de aldılar.

"Sakura yemek olan çanta yanında demi? Öyle kekle çörekle falan doyurmayın karnınızı. Yanına al o çantayı. Sakın Emel'e yaptıklarımla karıştırma bak onları ayrı koydum."

"Merak etme bende o iş."

"Bak aradığım her an açılacak o telefon. Anlamam ben şarjım bitmiş, sessizde kalmış falan. Bir bakmışsın kapıdayım."

"Tamam tamam, söz açıcam."

"Bak ciddiyim ben. Şaka yapmıyorum."

"Tamam teyze. Söz verdim ya kaç kere!"

"Aferim."

Uzun süren vedalaşmamızın ardından sonunda otobüse binip yerlerimizi bulduk. Amcam bir kibralık yapıp cam kenarını bana vermişti. Kendime otobüslerde verilen paket kahvelerden alıp birkaç video izkerken amcam ise tüm yol boyunca bilgisiyarda işleriyle uğraşmıştı. Son anda çıkan bir karar olduğu için yarım kalan işleri vardı ve bu yolculuk patronunun ona daha fazla iş yüklemesin maal olmuştu. Bu yüzden kendimi birazcık suçlu hissetmiştim.

Yaklaşık altı saat süren bir yolculuğun ardından sonunda İzmirdeydik. Amcam eşyalarımızı almak için geride kalırken ben de dışarı çıktım. Onlarca kişi arasından elinde bir kağıt parçasıyla bekleyen arkadaşımı görmem uzun sürmedi. Büyük bir kağkaha atıp yanına gittim.

"Miss Karabulut?"

Profesyonelce başını sallayıp gözlüklerini çıkardı.

"Biz de sizi bekliyorduk efendim. Ülkeye hoş geldiniz."

Daha büyük bir kahkaha atıp hafifçe koluna vurdum. "Selim ya, nereden geliyor aklına böyle şeyler?"

Uzanıp kollarımı boynuna sardığımda sonunda o da rolüne bir son verip sarılışıma karşılık verdi. "Tabi kızım ne sandın, bu az bile kaldı. Kim bilir en son ne zaman geldin?"

Gözlerimi devirmek istesemde gülüşümü engelleyemedim. Onu gerçekten özlemiştim. Çok çok uzun zamandır arkadaştık. Tanıştığımızda ikimizde en fazla bir metre kadardık belki de.

Hatırladığım kadarıyla beş yaşlarındaydım. O zamanlar0 sık sık hastalanıp günlerce hastanede yatardım. O gün de ateşim çıkmış ve beni hastaneye götürmüşlerdi. Ateşim düştüğünde ise zatürre olduğum için bir hafta boyunca gözetim altında tutulmak için hastaneye yatırılmıştım.

Bir gece babam uyuyakalınca çok sıkıldığım için gizlice odadan kaçmış ve günlerdir içinde olduğum bu koca hastanede kendimce büyük bir keşif oyununa çıkmıştım. Annem ise Hayal'in okulu olduğu için geceleri onunla bir
evde kalıyordu.

Bir süre boş hastane koridorlarında gezdikten sonra duyduğum ayak sesleriyle karşıma çıkan ilk odaya dalmıştım.

Girdiğim oda diğer odalardan farklıydı. Duvarları açık maviye boyanmıştı ve tavanda parlayan yıldız çıkartmaları vardı. Yatağın yanındaki küçük masada yanan gece lambası yatakta resim yapan oğlan çocuğunu görmemi kolaylaştırıyordu.

Ufak tefek cılız bir oğlandı. Büyük ihtimalle benden hem zayıf hem de kısaydı. Ama benim asıl garibime giden şey saçlarının ve kaşlarının hatta kirpiklerinin bile olmamasıydı.

Ne garip bir oğlan? diye geçirmiştim aklımdan.

O ise gayet sakindi. Baygın ve küçümser gözleri beni baştan aşağı süzüyor kendince birkaç şey mırıldanıyordu. Sinirle parlayan gözlerini benimkiler ile birleştirdiğinde daha ne olduğunu anlayamadan bığrmaya başlamıştı.

"Sen de kimsin, odamda ne işin var?" sesi son derce suçlayıcı ve kızgındı.

"Sessiz ol, n'olur." dedim fısıldayarak.

"Neden olacakmışım?" dedi o da gıcık bir sesle.

"Çünkü beni yakalatacaksın. Burda olduğumu kimse bilmemeli."

Duydukları hoşuna gitmiş olmalı ki dudakları sinsice kıvrılmı. O zamanlar tam bir pislikti.

"Bana ne yakalanmadan. Buraya giren sensin. Şimdi herkese burada olduğunu söyleyeyim de gör."

"N'olur yapma bunu. Ne istersen yaparım."

"Ne istersem mi?"

"Evet. Ne istersen."

"O zaman benimle oyun oynayacaksın. Kabul mü?"

"Tamam kabul." demiştim çok düşünmeden. Yanına daha çok yaklaşı. "Ne oynayacağız?"

"Hemşireleri korkutacağız." dedi hevesle.

"Ama yakalanırız!" dedim hemen çocuksu bir korkuyla.

"Merak etme bizi görmezler." yataktan atlayıp beyaz çarşafı eline aldı. "Bunun altına saklanacağız."

Bir anda bu fikir bana da çok eğlenceli gelmişti ve kabul etmiştim. O çarşafın altına saklanıp tüm gece oradan oraya koşturmuş ve hemşireleri korkutmuştuk. Sonra da yanlışlıkla yangın alarmlarından birine basınca korkup bir odaya saklanmıştık.

Sabah bizi bulduklarında boş bir odada uyuyakalmışız. Anlattıklarına göre dün gece yaptıklarımız basit bir oyunun çok ötesine geçmişti. Koşarak keçtiğimiz koridorlardan birinde bir akıl hastası kalıyormuş ve bizden korktuğu için kendini odaya kilitlemiş, korkuttuğumuz hemşire ise bayılmış. bebeklerse tüm gece durmadan ağlamış. Yangın alarmını duyan bir hasta yakını ise ikinci kattaki odalarının penceresinden kendini atmış ve bir bacağını kırmış. Sesi durup uyanan bebekler ise tüm gece ağlamış. Dahası alarm yüzünden itfaiye'ye haber verenler olmuş ve tüm hastalar hastaneden çıkarılmış. En sonunda ortada herhangi bir yangının olmadağını şükür ki anlamışlar da tüm hastalar odalarına öylelikle geri dönebilmiş.

İkimiz de büyük bir azardan sonra odalarımıza gönderilmiştik. O günün akşamı Selim'in annesi odama gelmiş ve Selim'le arkadaş olmamı istemişti.

Selim önceden neşeli bir çocukken, hastalığı yüzünden zamanla içine kapanmış ve henüz o yaşta üstüne bırakılan ounca yük sonucu asabi bir çocuğa dönüştürmüştü. Tedavi nedeniyle saçları dökülünce ise psikolojisi iyice bozulmuş ve haftalarca hastane odasından çıkmayan, içine kapanık biri olmuştu. Yeşim Teyze'nin dediğine göre o gecenin ardından aylar sonra onu ilk bu kadar mutlu görmüşler. Bu yüzden de benden Selim ile arkadaş olmamı istemişti.

O günün ardından çok yol kat etmiştik. Şimdi durup ona birkez daha baktığımda o cılız çocuğun esamesi bile ortalarda yoktu. Geçen yıllar onu tamamen bambaşka birine dönüştürmüştü.

Ondan ayrılıp yanımıza henüz ulaşan Serkan Amca'ya döndüm.

"Serkan Amca senin bu oğlun ne zaman büyüyecek?"

Bembeyaz dişelerini sunan büyük bir kahkaha attı. "Valla bana kalırsa da hiç büyümeyecek gibi kızım bu kerata."

Tek kolunu omzuma sarıp hafifçe sarıldı. "Hoş geldin, nasılsın bakalım?"

"Çok iyiyim Serkan Amca. Sen nasılsın asıl, ev halkı nasıl?"

"Hepimiz çok iyiyiz kızım sağol. Amcan nerede?"

Dönüp arkaya baktım. "Bilmiyorum ki, en son çantaları alacaktı."

"Baba ben bir gidip Faruk Abi'ye bakayım."

"Tamam oğlum, git yardım et eşyaları taşınmasında."

Selim yanımızdan ayrıldığında Serkan Amca da tekrar bana söndü.

"Ee oraları anlat sen de bana, nasıl yolunda mı her şey?"

"Yolunda amca, teyzemin herkese çokça selamı var. En yakın zamanda sizi de bekliyormuş."

"Aleykümselam, bizde gelelim istiyoruz bir ara ama işte malum iş güç hiç boş kalamıyoruz."

"Doğru, sizde haklısınız. Hiç olmazsa bari Selim gelsin bir ara. Hep ben gelip kalıyorum sonra çok mahçup hissediyoruz."

"Olur mu be kızım, lafı bile olmaz böyle şeylerin," hafifçe amzumu sıktı, "muhçup olunacak bir şey yok ortada, duymayayım sakın."

"Serkan!" ikimiz birden yanımıza gelen Selim ve amcama döndük.

"Oo Faruk, hoş geldin." Serkan amca öne çıkıp amcamın elindeki çantalardan birini aldı hemen.

"Hoş bulduk." birbirleriyle el tokalaşıp sarıldılar. Hızlı bir hal hatır sormanın ardından arabaya geçtik. Onlar kendi aralarında önde bir sohbete dalarken bizde Selim'le arkada getirdiği cipsi gömüyorduk. Yorulmuş ve epeyce de acıkmıştım. Neyse ki trafik bizden yanaydı, eve varmamız uzun sürmedi.

Bizi ilk karşılayan Hatice Teyze oldu. Hatice Teyze Selim'in babaannesi oluyordu, birkaç ay önce bacağını kırdığı için onlarla birlikte kaldığını duymuştum.

"Hatice Teyzem!"

Elini öpüp hemen boynuna atıldım. "Ah Sakura'm, güzel kızım. Hoş geldin yavrum."

"Hoş buludum. Nasılsın iyi misin? Bacağın nasıl oldu?"

"İyiyim iyim yavrum, çok şükür. Elden ayaktan tamamen düşerim, düzelmem artık diyordum da çok çükür Rabbime iyim."

"Anne anne, deme öyle... Çok şükür daha iyisin."

Kenara çekilip Serkan Amca'ya yol verdim. Hemen arkasından amcam girdi içeri.

"Hoş geldin oğlum." amcam eğilip Hatice Teyze'nin elini öptü.

"Hoş buldum teyzem, nasılsın iyisin inşallah?"

"İyim oğlum, sizi sormalı asıl, nasılsın hanımın nasıl, neden onu getirmediniz?"

"Çok şükür iyiyiz teyzem, hanımım da çok iyi, işleri vardı gelemedi ama herkese çok çok selamı var."

"Aleykümselam."

Hemen arkadan üstünde önlükle mutfaktan koşarak çıkan Yeşim Teyze göründü kapıda.

"Ay geldiniz mi? Hiç duymadım! Aşk olsun anne hiç haber vermiyorsun."

İlk olarak amcamla tokalaştı, "Hoş geldin Serkan, nasılsın Emel nasıl?"

"Hoş bulduk Yeşim, iyiyiz çok şükür, Emel de iyi çok selamı var. Gelemedi ama bunları gönderdi." teyzemin hazırladığı yemeklerle dolu olan çantayı Yeşim teyzeye uzattı.

Yeşim Teyze mahçupça çantaya bakıp güldü, "Ah Emel ah, ne gerek vardı bu kadar uğraşmasına?"

"Yeşim Teyze'm döktürmüştür senin yemeklere sıra gelmez dedim ama işte..."

Yeşim teyze dediğime gülüp tek kolunu boynuma doladı. "Hoş geldin güzelim, nasılsın?"

"İyiyim Yeşim Teyze sen nasılsın?"

"İyiydim canım seni gördüm çok daha iyi oldum." içimi ısıtan bir gülüşle kıvrıldı dudakları. "Hadi geçin içeri, kapıda kaldınız."

Amcam yere koyduğumuz çantalara uzandığı an Serkan Amca onu kolundan tutup durdurdu. "Bırak şimdi sen onları, gel biz içeri geçelim çocuklar halleder. Selim hadi oğlum."

"Anne hadi sen de geç içeri çok ayakta kaldın bugün."

"Aman kızım naptım sanki, geleyim yardım edeyim sana."

"Yok anne ben hallederim, bir şey kalmadı zaten."

"Ben yardım ederim." diye öne atıldım.

Yeşim Teyze hafifçe gülümsedi. "Gerek yok canım, her şey hazır zaten. Siz Selim'le çantaları çıkartın hadi."

O ana kadar sesi çıkmayan Selim eğilip yerden çantaları aldı. "Oo sultanım, bana hoş geldin demek yok mu?"

"Yok sana hoş geldin demek. Al çantaları götür hadi çok durma gözümün önünde." arkasını dönüp mutfağa girdi.

"Ama sultanım!"

Gülüp yerden çantamı aldım. "Naptın da kızdırdın yine anneni?"

Sonunda bana döndü, alınmış gibi dudaklarını büzdü. "Aşk olsun Sakura, ben öyle bir çocuk muyum?"

"Evet."

"Ayıp ediyorsun..."

Onu arkamda bırakıp merdivenlere yöneldim. "Anlatacak mısın?"

"Haber vermeden konsere gittim."

"Ee peki nasıl haberi oldu?"

Hızını arttırıp bana yetişti. "Mesele de o zaten! Kimya'dan kaldım, sorumluluk sınavı vardı, arkadaşlarla ders çalışacağız deyip çıktım evden. Hikayelerimi görmüş."

"Diğer hesabından paylaşmamış mıydın onları?"

"Evet öyle yaptım. Ama benimkinden kaçar mı hiç, " sinirlerle soldu. "hesabı bulduğu gibi bir de içeri sızmış."

Büyük bir kahkaha attım. "Eh, önüne gelen kızı hesaba alırsan olacağı bu."

Ters ters baktı. "Kızım nerden bileyim böyle bir şey yapacağını? En fazla peşime takılır takip eder falan diyodum."

Selimin odasının önüne geldiğimizde ikimizde bavulları yere bıraktık. Amcam misafir odasında kalacağı için ben de Selim'in odasında kalacaktım. Selim'e de mecburen salondaki koltuklar kalıyordu.

O duvara yaslanırken ben de küçük bavulumun üstüne oturdum.

"Teknolojinin nimetlerinden faydalanmış işte kadın." kendi kendime kıkırdadım.

"Dalga geçmez misin lütfen? Şuan sana ciddi bir sorunumdan bahsediyorum." Somurtarak başını elleri arasına alıp saçlarını karıştırdı.

Ona aynı bıkkın bakışları attım. "Ne diyebilirim ki Selim? Annen zeki bir kadın, ayrıca bir de öğretmen. Yedi yirmi dört gençlerin içinde. Böyle ucuz numaraları yutacağını düşünmek senin aptallığın."

"Konuşması kolay tabi. İşine karışan eden de yok nasıl olsa. Ben sabaha kadar anlatayım sen yine anlamayacaksın."

Durup yüzüne baktım ve tekrar halıya dönerek ağır ağır başımı salladım. "Haklısın."

"Ne?"

"Haklısın," dedim tekrar başımı kaldırıp çatık kaşarla beni izleyen Selim'e bakarak. "Annem beni kısıtlayamaz."

Her hareketini görebilmek için dikkatlice izledim. Önce kaşları hayretle havalandı ardından mümkünmüş gibi daha çok çatıldı. Merak dolu bakışları yerini panik ve öfkeye bırakırken, duruşunu dikleştirmek için hareketlendiğinde düşmekten son anda kurtuldu.

"Aahh Sakura..." ona izin vermeden araya girdim.

"Ama bilirsin ki teyzem de en az onun kadar bana karışıyordur." Elimle bavuluma küçük bir şaplak atıp ayaklandım. "Neyse, yoruldum biraz uyusam iyi olucak."

Selim dediklerimi umursamadan aramazıdaki mesafeyi kapatarak koluma uzandı.

"Sakura... Sakura cidden, ben çok özür dilerim. Düşünemedim... Biliyorsun, bazen ne dediğimi bilmeden konuşuyorum. Ben sadec-"

Gözlerimi devirip güldüm.

"Selim, sen gerçekten ciddi misin? Şaka yaptığını biliyorum, bunun için özür dileme."

"Hayır, bu de-"

"Selim! Lütfen ama kes şunu. Özre gerek yok."

"Senin de böyle yapmana gerek yok." diyerek üsteledi.

"Benim bir şey yaptığım yok," dedim kendimi savunarak. "olayı büyüten sensin."

"Ne yapmamı önerirsin?"

"Benden özür dilemek yerine gidip annenden dinleyebilirsin mesela. Bu sayede yarın bir şeyler yapmanıza engel olmaz."

Yüzü yarım saniyede eski gevşek gülüşüne kavuştu, "Çoktan hallettim bile," dedi heyecanla ellerini birbirine çarparak. "Seni harika yerlere götüreceğim."

Dudak büzdüm, "Arabası olmayan erkeklerle çıkmıyorum maalesef, prensip meselesi."

"Ama benim motorum var." göz kırptığında dayanamayıp güldüm.

"Kendine ehliyet al Selim!" kahkaha atarak arkasından bağırsamda beni duymazlıktan gelip uzaklaşmaya başladı.

Ben de Selim'in odasına yöneldim. "Kızlar arabası olan erkeklere bayılır unutma!"

"O senin gibi sıkıcı kızlar için geçerli canım!"

Odaya girip elimle ittirerek kapıyı kapattım. Valizmlerimi duvar kenarına bıraktım ve birkaç adımda sırtımı yumuşak yatakla buluşmasına izin verdim. Benim kraliyet yataklarına taş çıkaracak yatağımın yanında biraz rahatsız ediciydi ancak bununla idare edecektim artık.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kalkıp üstümü değiştirmem ve ılık bir duş almam gerekiyordu. Hiç birini yapamayacak kadar yorgun olduğuma karar vermiştim. Hepsini birkaç saatliğine ertelememin kimseye bir zararı dokunmazdı değil mi?

Bence hayır...

***

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.