>BÖLÜM-17- Umut Ve Aptallık<

Vaveyla Yazarı: Melda Alkış

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: >BÖLÜM-17- Umut Ve Aptallık<

-ON YEDİNCİ BÖLÜM-
"Umut ve Aptallık"
'



Biri beni dürtükleyerek uyandırdığında saat gece üçe gelmek üzereydi. Oturduğum yerde doğrulup kıstığım gözlerimle hemen dibimde duran yüzü çıkartmaya çalıştım. "Demet?"

Bir kaç adım geri çıkıp onu tamamen görebilmemi sağladı. "Benim," şaşırmış görünüyordu, üstüme serilip uyuyakalmış Nil'e bakıp daha sessiz devam etti. "Burada mı uyudunuz?"

Ona cevap vermekle uğraşmadan Nil'in bacaklarını kenara itip ayağa kalktım ve tekrar nazikçe eski yerine bıraktım. Biraz kıpırdansa da kıçını dönüp uyumaya devam etti.

"Asıl sen bu saatte neden geldin?"

"Rahat edemedim." diye mırıldandı omzunu kaldırıp indirirken.

Kendimi merakımdan ikiye çatlayacakmış gibi hissettim ama konuşurken ağzımı beş karış açıp esnediğim için istediğim vurguyu verememiştim. "Allah aşkına neden bu kadar nefret ediyorsun sen bu çocuktan?"

"Nefret etmiyorum," deyip avcuyla dudaklarıma hafifçe vurdu. "İtici geliyor sadece."

"Daha çekici birini bulamadığım için özür dilerim, o an senin kriterlerine uygun biri yoktu etraf-"

Avcunun dudaklarıma bu defaki çarpışı hızlı ve kuvvetli olmuştu. "Ahh!" abartıya dudaklarımı kapatıp geri kaçtım. "Acıdı..."

"İyi, ondan vurdum zaten."

Laf arasında gözlerimi salonda gezdirdiğim. Biz hariç kimse yoktu, daha birkaç saat önceki curcunadan eser kalmamıştı. Ne umursamaz insanlardı böyle, insan bir kalkın yerinize geçin diye dürtüklerdi. Her yanım tutulmuştu burada.

"Sen de bir şeyleri anlat o zaman, hiçbir şey bilmiyorum."

"Anlatacak bir şey yok çünki Sakura."

"Çok şey var ama kimse beni adam yerine koyup anlatmıyor!" derince iç çekip kollarımı göğsümde bağlayarak kendimi koltuğa bıraktım.

Tam onu daha fazla soru yağmuruna tutacaktım ki Nil bir anda yattığı yerden kalkıp oturur pozisyona geçti. Korkuyla bağırıp oturduğum yerden geri kalktım. "Ayy!"

Karışıp dağılmış saçları yüzüne dökülmüş koltukta öylece oturmaya başladı. Bu haldeyken bakınca şu bilindik korku filmindeki kızdan tek farkı sarı saçlarıydı. Hissettiğim ürpertiyle içim titrer gibi oldu.

"Nil?" diye seslendim ama sesim bir taraflarıma kaçtığı için haliyle duyulmadı. Genzimi temizleyip bir adım atarak ona daha çok yaklaştım. "Nil, canım iyi misin?"

Anlayamasakta kendi kendine bir şeyler homurdandı.

Bu kez daha çok yaklaştım. Saçının bir tutamını alıp kenara ittim. "Nil, duyuyor musun beni? Nil, Nilay!"

Kendini ellerimden kurtarıp geri çekti ama kapalı gözlerini hala daha açmamıştı. "Başım..."

Derinden gelen mırıltısını zor bela duyabilmiştik.

Bu defa Demet bir adım öne çıkarak şansını denedi. "Nil noldu sana, başın mı ağrıyor?"

"Nilay?"

Başını iki yana sallayıp mırıldamaya devam etti.

Demet ile ne yapacağımızı bilmeyerek birbirimize baktık. "Nur kim?" diye mırıldandım sessizce.

"Dur demedi mi?"

"Öyle mi dedi?" Dudak büküp başını iki yana salladı.

Konuşmanın bir çare etmeyeceğini anladığımızda sessiz kalıp sadece sırtını sıvazlayarak ona destek olmaya çalıştık. İki elini birden gözlerine bastırıp oturmaya devam ettikçe ikimizin de endişesi daha çok artıyordu.

Daha fazla sabredememiş olacak ki Demet ayaklanıp Nil'in koluna girdi. "Hadi gel, seni hemşireye götürelim."

Başımı sallayıp ben ayaklandım. Tam uzanıp diğer koluna girecekken kendini geri çekip bize izin vermedi. O an ilk defa yüzüne daha uzun bakma fırsatım oldu. Rengi beyaz tenine rağmen solgundu ama en çok dikkatimi çeken kan oturmuş gözleri oldu. Sanki saatlerce ağlamış gibi gözleri şişip kızarmıştı.

"Nil," konuşana kadar bu kadar endişelenendiğimin farkında bile değildim. Ama aslında sadece durumu değil kendi de beni ürkütmeye başlamıştı.

"İyiyim ben." diye konuştu. Sessi her zaman alıştığımız tizliğinin aksine bu kez çatallaşmıştı.

"Yine de bir hemşireye görün Nil, belki ila-"

"İyiyim diyorum!"

Hiç beklemediğimiz bu tepki Demet'i sinirlendirmişti . "İyiliğin için diyoruz herhalde," diye konuşmaya başladığında koluna dokunup ona kaş göz hareketleri yaptım.

Demet hakkında öğrendiğim bir şey varsa o da karşı taraf geri adım atmadığı sürece üstelemeye devam ettiğiydi. Bu kötü huyunu daha da kötü yanı, bu öfkesinin saman alevi gibi anlık oluşuydu, daha sonrasında öfkesi diniyordu ancak iş işten çoktan geçmiş oluyordu. Bu yüzden Demet'i susturup daha sonra pişman olacağı şeyler yapmamasını sağlamak şuan için en mantıklı olanıydı çünkü aksi durumda Nil hiç de geri adım atacak gibi durmuyordu.

Sabır diler gibi derince iç çekip başını salladı.

"Seni odana götürelim o zaman." diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştım.

Meraklı gözleri hızla etrafı taradı, "Neredeyim ben?"

"Salondayız, bahçeden gelince burada uyuyakalmışız. Hatırlamıyor musun?"

Kendimi zorlayıp gülmeye çalıştım. Bir an için yüzüme öylece bakmaya devam etti ama sonra uyku sersemliğinden kurtulmuş gibi güldü. "Evet evet, hatırlıyorum." dedi hızlı hızlı başını sallarken.

"Korkuttun bizi."

"Özür dilerim, ben şey, biraz başım dönüyor."

"Sana yardım edelim mi?"

Gülümseyip başını salladı. Bir koluna ben bir koluna da Demet girip onu salondan çıkarttık. Merdivenleri de yavaş yavaş tırmanarak Nil'in odasının önüne geldik. Nil anahtarıyla kapısını açarken birkaç adım gerisinde kaldık.

"Ben Öykü'nün yanına çıkıyorum." diye fısıldadı kulağıma Demet.

"Neden?"

"Volkan," diye konuştuğu an kaşlarım istemsizce havalanmıştı. "Dışarıda bekliyor, Öykü'yle konuşması lazımmış."

"Şey, ben geçiyorum."

"Geliyorum canım!" diye seslendim Nile' e odasına girerken. Tekrar Demet'e döndüm hemen. "Ne konuşacakmış?"

"Bilmiyorum ki..."

"Ne demek bilmiyorum, sormadın mı?"

"Niye sorayım Sakura, bana ne ne konuşacaksa?"

Yüzüme buruşturdum, "Aman en medeni sensin artık."

"Öf gidiyorum ben."

"Öf git."

Ters terse arkasından baktım tabi o da aynı şekil bana bakarak koridorun sonundan kayboldu. Merakla tırnaklarımı kemirmeye başladım. Gecenin bu saatinde konuşacak neleri vardı ki? Önemli bir şey olacak ki sabahı bekleyememişlerdi. Oyun hakkında bir şey miydi acaba? O zaman biz niye dinleyemiyorduk. Kesin o Emre şeytanının da haberi vardı. Yine bizden gizli bir dolaplar döndürüyolardı. Öf öf.

"Sakura!"

"Ne?" kendime gelip koridorda tek başıma dikildiğimi fark ettim. "Geldim!"

Nil yatağına oturmuş telefonuyla oynuyordu. Yanına gidip ben de ayak ucuna oturdum. "Telefonunu mu değiştirdin?"

"Hı?" bakışlarını yüzümle telefonu arasında kaydırıp başını iki yana salladı. "Telefonum arızalandı, geçici olarak bunu kullanıyorum."

Başımı salladım. "ilaç içmek ister misin?"

"Az evvel içtim."

Tekrar başımı salladım ama Nil ikna olmamış bu defa da uzanıp ellerimi tuttu. "Sakura, benim için endişeleniyorsan merak etme beni. İyiyim ben."

"Şimdi değil ama az önce baya bir korkuttun bizi. Bir değişik davrandın falan."

"Uyanamamıştım." dedi üzgün üzgün. "Özür dilerim."

Uzanıp omuzlarından sıkarak gülümesedim."Yok niye özür diliyorsun. Geçti gitti, hem benim aklım Demet'te kaldı." sıkıntıyla iç çekip geri çekildiğimde düşündüğüm gibi meraklanmıştı.

"Ne oldu Demet'te?"

"Biliyorsun yarın gelecekti," diye temkinlice konuştuğumda kaşlarını çatıp başını salladı. "Kalkıp gecenin bir yarısı gelmiş..."

"Neden gelmiş ki?"

"Ben de bilmiyorum işte... Sanırım Volkan yüzünde." dudaklarımı ıslatıp tepkisini ölçmeye çalıştım. Merakla beni dinlemeye devam ediyordu. "Demet Volkan'dan nefret ediyor gibi."

Nil başını salladı ama benden bir tık uzaklaştığı gözümden kaçmamıştı, "Evet, Demet pek sevmiyor Volkan'ı."

"Aynen, o yüzden içime bir kuşku düştü benim de. Sonuçta ben dedim Volkan da kalsın diye ama iyi mi yaptım kötü mü emin olamadım. Sen neden sevmediğini biliyor musun?"

"Yani şey, yeni olan bir şey değil bu aralarındaki eskiden beri böyle."

"Neden böyle?"

"Uzun bir hikaye biraz ya, sonra anlatsam olur mu? Şimdi yorgunum da."

"Tabi tabi, bir ara anlatırsın. Acelesi yok zaten. Öyle merak ettim sadece." ayaklanıp uzamaması için ona yer açtım. "Ben gideyim de dinlen sen biraz."

"Tamam, konuşuruz bir daha bunu olur mu?"

Kapıyı açarken arkma dönüp başımı salladım, "Hıhı. Hadi iyi geceler sana."

"İyi geceler."

Kapıyı tamamen kapattığımda sırtımı yaslayıp soluklandım. Yine hiçbir şey öğrenememiştim! Aramızda hiçbir şeyden haberi olmayan Nil olmasına rağmen ben onun yanında daha cahil kalıyordum resmen. Zaten Volkanın Öykü'yle ne konuşacağını da bilmiyordum, resmen her şeyden dışlanmıştım!

Yaslandığım yerden ayrılıp söylene söylene kendi odama çıktım. Demet benden önce yatağıma yatıp uyku pozisyonuna geçmişti çoktan.

"Rahatın yerinde mi bacım?"

Bana doğru dönüp kocaman esnedi, "Rahatım rahatım, sen ne yaptın Nil'i?"

Telefonumu masaya bırakıp saçlarımı topuz yaptım. "İlaç içirip yatırdım, uyumuştur bile çoktan."

Tavana dönüp eliyle alnını ovuşturdu. Bana göre o kadar iyi idare ediyordu ki bazen onun ruh halinin ne kadar berbat olduğunu unutuyordum. "Gece gece asabımı bozdu."

"Senin asabın bozulacak yer arıyor," diye söyledim dolabımı açıp üstümü değiştirirken. "Haber verdin mi Öykü'ye?"

"Verdim, dönüşte gel bizimle uyu da dedim ama kabul etmedi."

"Onun tercihi." Kendi kendime sinirle güldüm. Bu kızı neden herkes bu kadar sevip sayıyordu gerçekten hiç anlamıyorum.

Kıyafetlerimi tekrar dolaba tıkıp yere bir baddaniyeye ve yorgan sererek yattım. Bir süre sessizce yatıp tavanı seyrettik ikimizde. Nefes seslerimiz dışında hiçbir ses yoktu ve bu sessizlik beni ürkütüyordu. Sanki bir şeyler olmadan önceki o uzun sessizliklerden birinde gibiydik ve beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. Ve biz de sadece bekledik.

Hiçbir şey olmadı ama.

Demet'in nefes sesleri gittikçe yavaşlayıp bir düzene girdiğinde bile Öykü'nün kapısının açılıp kapandığını duymadım. Bu defa dışlanmışlık hissinin yanında merak da vardı. Bu kadar uzun konuşma mı olurdu? Ya başına bir şey geldiyse? O zaman Avcı bize haber verirdi herhalde değil mi? Ama ya oyun dışında bir şey gelmişse başına?

Yorganı üstümden atıp sessizce yattığım yerden kalktım. Demet çoktan sırtını dönüp uykuya dalmıştı ama yine de dikkat ederek çekmecemi açıp anahtarlardan birini cebime atarak odadan çıktım.

Alt kata inen karanlık merdivenlere bakıp önünden geçerek yoluma devam ettim. Aşağıya inmeyecektim, yukarı çıkacaktım. Koridorun sonuna geldiğimde beni üst kata çıkan merdivenler ve sonundaki kapı karşıladı. Aklımın benimle oyun oynamadığını umarak anahtarı yuvasına yerleştirdim. Neyseki hala delirmemiştim, bu kez zorlamama gerek kalmadan kapı açılmıştı.

Aynı yollardan daha önce de geçtiğimden bu kez adımlarımı daha bir emin atıyordum, kapıyı arkamdan örtüp hatırladığım kısa koridora geçiş yaptım. Çürümüş bir şeylerin kokusu aniden yüzüme çarptığında yüzümü buruşturdum. Sanki buradan sonrasına yıllardır geçen olmamış gibi bakımsız ve rutubetliydi. Örümcek ağlarına değmeden doğruca pencereye uzanıyordum ki gözüme geçen gelişimde dışarıdan tırkazlanmış kapı çarptı, hafif aralık olduğunu fark ettiğim anda olduğum yerde durup vazgeçecek gibi oldum.

Herkesin burayı unuttuğunu sanmıştım ama yalnız değildim anlaşılan. Merakıma yenilip kapıyı biraz daha aralayarak başımı uzattım. Bana sırtı dönük olsa da yere oturmuş öylece etrafı izleyen Emre'yi hemen tanıdım. Kalmak veya geri dönmek arasına geçen kararsız saniyelerin ardından tamamen terasa çıkmış buldum kendimi.

Hava beklediğimden de soğuktu, rüzgarda dağılan saçlarımı toplayıp kapişonumun altında zapt etmeye çalıştım ama her adımımda kapişon tekrar tekrar başımdan çıkınca en sonunda boynumun altından ipleri bağlamakta buldum çareyi.

"Avcıdan evvel kendini soğuktan mı öldürmeye çalışıyorsun?"

Soğuktan bembeyaz kesilmiş yüzüyle bana döndü, bir an için paniklediğini sandım ama şaşkınlık daha ağır basıyordu. "Sen n'apıyorsun burada?"

"Hava almaya çıktım." Çömelip yanına oturdum bende. Ayaklarımı korkuluk demirlerinin arasından geçirip aşağıya sarkıtırken beni izliyordu.

Başını çevirip kapıyı kontrol etti, "Sizin tarafın kilitli olması lazımdı."

"Bizim tarafa geçmeye mi çalıştın? Ne ayıp." Gözlerimi büyüterek söylediğim şeyler karşısında gerçekten utanmasını beklemiyordum.

"Sadece açık mı diye baktım. Sen bakmadın mı?"

İki yana salladım çabucak başımı. Gözlerimi kaçırıp konuyu değiştirmeye çalıştı bu kez de.

"Sen nasıl çıktın buraya?"

"Açtım kapıyı çıktım, sen yoksa tırmanarak mı çıktın?"

"Tamam, hiç sormadım say olur mu? Soranda kabahat, her yerden çıktığın gibi buradan da çıktın. Niye şaşırıyorsam?"

Küçük bir kahkaha patlattım,"Ben senin kaçmaya çalıştığın vicdanınım."

Amacım espriye vurup konuyu dağıtmaktı ve gülüşünü gördüğümde rahatladım.

"Neden geldin buraya?"

"Huzur bulabilmek için."

"Huzurunu kaçıran bir şeyler mi oldu ki?"

Sıkıldığını belli edip sadece iç çekti. Harika, kimse bana bir şey anlatmasın zaten!

Ağzıma gelen tüm cümleleri yutup önüme döndüm tekrar. Hem Volkan ve Öykü hakkında hem de Melike hakkında anlatmayı düşündüğüm ne varsa kendime saklamayı seçtim. Bir yandan onları anlıyor da sayılırdım. Benden ve Demet'ten çok daha tecrübeliydiler. Bizden öğrendikleri bilgilerin ardından onlar için ayak bağından farkımız kalmıyordu. Yaşamak için bir arada kalıyorduk ama iş hayatta kalmaya gelince savaşında bir başınaydı herkes.

Ve ben o gece otoparkta onları görmüştüm, en küçük bir bilgi kırıntısı için hayatlarını nasıl hiç düşünmeden riske attıklarına şahit olmuştum. Ben bile bir an için gözümü karartmıştım çünkü bu karanlığın içinde yolumu bulabilmek için bir kibrit tanesine bile ihtiyacım vardı. Aynı şekilde onlar için de ben bildiklerim kadar değerliydim. Bu yüzden susacak ve zamanı gelince benim için öne atılmalarını izleyecektim.

Ne yazık ki uzun süre sessiz kalmayı becerebilen biri değildim.

"Dün eve girdikten sonra seni bir daha göremedim." diye konuştum sesimi düz tutmaya özen göstererek.

"Evet, gitmem gerekti." Demir korkulukları pul pul olmuş boyalarını soyarken bunu öylesine bir şeymiş gibi söylemişti. Belki de gerçekten de öyleydi ama ben bunun daha derin bir konu olduğunu düşünüyordum.

"Volkan yüzünden mi?"

Bir anlığına duraksadı, sorduğuma pişman olduğum kısa bir an yaşadım ama beni terslemedi. Ben de şansımı zorlamak istemediğim için tekrar aynı şeyi sormadım.

Başımı kaldırıp gri bulutlardan örülü bir ağla gizlenmiş gökyüzüne kaldırdım. Sanki bizi burada hapis tutarken bir yandan da ayın ve yıldızların ışığını bizden gizlemeye çalışıyor gibi görünüyordu. Ama ay ışığı bir şekilde yolunu bulup içeri sızmayı başarmıştı. Sanırım bu bana ne olursa olsun her daim bir umut ışığının olduğunu falan anımsatmalıydı. Ama tek düşünebildiğim böyle bir gecede Avcı peşime düşecek olursa ona gerek kalmadan korkudan ölebilecek olmamdı.

"Gerçekten de bir yıldan fazladır bu oyunun içinde misin?" diye sordum onun yerine. Susmak yine ürpermeme neden olmuştu. Dediğim gibi, ben susmak için yaratılmamıştım.

Yüz ifadesini merak ettiğim için döndüm, ay arkamızda kaldığından yüzüne gölgeler düşüyordu. Komik bir şey sormuşum gibi kendi kendine güldü, "İnsanın inanası gelmiyor değil mi? Ben bile ne ara geçti anlamadım."

"Neler oldu peki?"

"Neler oldu bilmiyorum ama tek bildiğim o hiç durmadı. Devamlı yeni birilerini damgaladı. En az on beş kişiyi belki, o da sayabildiğim kadarıyla. Daha ileri gittiğinde neler olduğunu zaten biliyorsun."

Evet. Biliyordum...

Tekrar göğe döndüğümde bu kez bulutlar bu yükü daha fazla taşıyamayıp kendi parçalarından feragat etmeye başladı.

Aysu ve diğer on sekiz çocuk için birer damla yaş düştü gözümden. Daha fazla bir şey sormaya cesaret edemeyip sustum, o da bana uyup sadece oturmayı seçti. Sanırım ikimizin birden konuşmaktan çok sessizliğe ihtiyacı vardı. Nasıl olsa sabah olduğunda yine kaldığımız yerden devam ederdik savaşımıza. Tüm korkumuz gizler birbirimize çatarak hesaplar sorardık gücümüz yettiğince. Ama şimdi sadece durup biraz soluklanmaya ihtiyacımız vardı.

Ve o süre çabucak geçip gitti.

Güneşin ilk ışıkları camımdan içeri süzülürken masamda oturmuş geri kaldığım tüm dersleri tamamlamaya çalışıyordum. Oysa gerçekten kendimi vererek yaptığım bir şey değildi. Sadece kafamı meşgul etmeye çalışıyordum.

Okuduğum satırlar giderek bulanıklaşmaya başladığında elimdeki kalemi bırakıp gözlerimi ovuşturdum. Sanki içlerine birer avuç kum atılmış gibi kaşınıp batıyorlardı.

Başta çok itiraz etmiştim ama şimdi bana karşı çıkan herkese hak veriyordum, buraya dönmek bana hiç iyi gelmemişti. Ve tamam, itiraf ediyorum. Pişmandım...

Ne yazık ki pişmanlığım bir şeyleri değiştirmek için çok geç kalmıştı, istesem bile artık buradan gidemeyeceğimin farkındaydım. Gitmeme izin vermezdi, farkında bile olmadan beni buraya çekmeyi başarmıştı.

Ne aptalım ama! Tüm zaaflarımı benden iyi biliyordu ve sadece tek bir fotoğraf ile beni kandırmıştı ve şimdi kendimi bu aptal oyunun içinde bulmuştum.

Kim bilir kaçımızı böyle ufak tefek şeylerle kandırıp getirmişti bu okula? Ölen onca çocuk... Hepsi de bu okuldan mıydı?

Merakım ağır bastığında uzanıp laptopumu açtım. Parmaklarım tuşlara gezinirken içimde yine o merakla harmanlaşmış bir korku uyanmıştı.

>>İzmir Yavuz Cemal Tekin Lisesi'nde İntihar Girişimi

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

57okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.