6. bölüm · Siper ile kalp arasında
6.Bölüm
HÜMAY KARACA
Sabah içimde olan tuhaf bir sıkıntıyla uyandım. Gözlerimi açar açmaz rüyanın izleri hâlâ üzerimdeydi. Annemin suskun gülüşü, ikiye ayrılan yol ve o karanlıktan uzanan el…Kalbim hâlâ aynı hızda atıyordu.
Derin bir nefes aldım. Geçecek, dedim kendime. Her şey geçer.Gece geç yemek yediğim için aç değildim.Direk olarak
Hazırlanıp evden çıktığımda hava henüz tam aydınlanmamıştı. Saat sabah altıydı.Dağ başında sabahlar farklı olurdu; sessiz, soğuk ve insanın içine işleyen cinsten. Lojmandan çıkıp karargâha doğru yürürken askerlerin ayak sesleri yankılanıyordu. Hepsi aynı disiplinle, aynı ciddiyetle ilerliyordu.
Ve ben…Ben bu dünyanın içindeydim artık.
Psikolog olarak burada bulunmamın kâğıt üzerinde mantıklı bir açıklaması vardı ama kalbim hâlâ bu fikre alışamamıştı. Askerlerle çalışmak kolay değildi. Hele ki sahada görev yapan, ölümle burun buruna gelen adamlarla…
Binaya girdiğimde herkes yerindeydi. Selam vererek ilerledim. O an onu gördüm.
Yüzbaşı Aytürk Sungur.
Koridorun sonunda duruyordu. Üniforması üzerinde kusursuz duruyordu. Omuzları geniş, duruşu netti. Sert bir yüz ifadesi vardı ama bu sertliğin altında bastırılmış bir yorgunluk seziliyordu.
Göz göze geldik.
Saniyelik bir an…Ama yeterince uzundu.
Bakışlarını ilk o kaçırdı.
Neden?Beni mi görmezden gelmişti, yoksa bilinçli bir mesafe miydi bu?Benden mi kaçıyordu yoksa?İyide ben ona ne yapmıştım ki. Neyse zaten çokta önemli değildi dimi.
Odama geçtim ama aklım orada kalmıştı. Defterimi açtım, bugün askerlerle bireysel görüşmelere başlayacaktım. İlk sırada tim komutanı vardı.
Kapı tıklandı.
— “Girebilir miyim?”
Sesi tanıdım.
— “Buyurun.”
Kapı açıldı ve içeri Yüzbaşı Sungur girdi. Kapıyı arkasından kapattı. Ayakta duruyordu.
— “Oturabilirsiniz,” dedim.
Bir an tereddüt etti. Sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. Aramızda resmi bir mesafe vardı ama havadaki gerilim hissediliyordu.
— “Dün için…” diye başladım.
— “Gerek yok,” dedi sertçe.Başımı kaldırdım.
— “Ama ben—”
— “Görev gereği buradasınız. Ben de görev gereği buradayım. Kişisel meseleleri karıştırmaya gerek yok.”
Sesi kontrollüydü ama içindeki huzursuzluğu saklayamıyordu.
Kalemimi masaya bıraktım.
— “Benim işim kişisel olanı anlamak Yüzbaşı Sungur,” dedim sakin ama net bir sesle. “Çünkü sahada yaşananların izi genelde insanın içinde kalır.”
Bakışları sertleşti.
— “Biz alışığız.”
Gülümsedim ama bu gülümseme acıydı.
— “Kimse alışmaz,” dedim. “Sadece susmayı öğrenir.”
Sessizlik çöktü.
Bir süre sonra derin bir nefes aldı.
— “Sorularınızı sorun,” dedi. “Vaktim kısıtlı.”
Evet yine sabrımı sınıyordu bu adam.
Defterime baktım ama aslında sorudan çok, cevabın arkasındaki sessizliği dinliyordum.
— “Uykularınız nasıl?”
— “Kısa.”
— “Rüyalar?”
— “Hatırlamıyorum.”
Yalan söylediğini ikimiz de biliyorduk.
— “Kayıp verdiniz mi?” diye sordum.
Bu kez bakışlarını kaçırmadı.
— “Bu meslekte vermeyen yoktur.”
Kalbimde bir sızı hissettim.
— “Peki siz… kimi kaybettiniz?”
Bir anlık duraksama oldu.Sonra ayağa kalktı.
— “Bu görüşme burada bitti,” dedi.
— “Kaçmak çözüm değil,” dedim arkasından.Durdu.
— “Ben kaçmam,” dedi kısık bir sesle. “Sadece bazı kapıları kapalı tutarım.”
Kapıyı açtı, çıkmadan önce durdu.
— “Ama siz…” dedi, “o kapılara dokunuyorsunuz.”
Kapı kapandı.
O an anladım.Bu adamın içindeki yaralar derindi.Ve ben…O yaralara dokunmuştum bile.
AYTÜRK SUNGUR
Görüşmeden çıktığımda ciğerlerime dolan hava yetmedi. Koridor her zamankinden daha dardı sanki. Adımlarımı hızlandırdım. Üniformam üzerimde ağırlaşmıştı.
O kapıları kapalı tutarım.
Kendi kendime söylediğim cümle kulaklarımda yankılandı. Yıllardır kapattığım kapıları bir yabancı, birkaç soruyla aralamıştı. Buna izin vermemeliydim.
Dışarı çıktığımda tim çoktan hazırdı.
— “Komutanım,” dedi Kaan.
— “Hazırız.”
Başımı salladım. Gözüm ister istemez karargâhın pencerelerine kaydı. Onu görmedim ama varlığını hissetmek yetiyordu.Bu kadın bana neler yapıyordu böyle.
— “Akşam eğitim var,” dedim net bir sesle. “Gece intikali.”
Emre homurdandı ama ses etmedi. Baran çenesini sıktı. Serhat her zamanki gibi sessizdi.Kaan ise dünden razı.
— “Dağda olacağız,” diye devam ettim. “Sessiz. Hatasız.”
— “Emredersiniz komutanım,” dediler hep bir ağızdan.
İşte burası benim alanımdı. Burada duygulara yer yoktu. Burada tereddüt yoktu.Korku yoktu.Sadece görev odaklı git işi hallet ve geri dön buydu.Bu görevde aynısı olacaktı.
Ama bilmediğim bir şey vardı…
Bu görevde yalnız olmayacaktık.
HÜMAY KARACA
Akşam üzeri Selim Albay beni odasına çağırdığında kötü bir şey olacağını hissettim.
— “Hümay Kızım,” dedi ciddi bir sesle, “bu akşam tim eğitim intikaline çıkıyor.”
Başımı salladım.
— “Biliyorum komutanım.”
— “Seni de yanlarında istiyorum.”
Bir an durdum.
— “Sahada mı?”
— “Evet.”
Kalbim hızlandı.Ben nasıl yapardım, nasıl çıkacaktım sahaya.
— “Ben psikoloğum,” dedim, “saha tecrübem yok.”
— “Bu timi tanımanız gerekiyor,” dedi net bir sesle. “Onları masa başında değil, gerçek şartlarda gözlemlemeniz gerek öyle değil mi?”
Bir şey diyemedim.
— “Yüzbaşı Sungur’la konuştum,” dedi.Kalbim bir an durdu sanki.— “Bilgin olsun.”
Bilgim olsun…
Ne yapacaktım ben şimdi mecburdum gitmeye işim buydu benim ama nasıl olacaktı.Korkmuyordum ama içimde garip bir his vardı. Selim Albayın kapısının önünde elim kalbimin üzerinde öylece durmuş düşünüyordum.Yapacak bir şey yoktu gidecektim.
Hazırlanmak için odama çıktım. Siyah montumu giydim, defterimi çantama koydum. Ellerim titriyordu. Aynaya baktım. Yüzüm solgundu ama gözlerimde garip bir kararlılık vardı.
Annem olsaydı ne derdi?“Yürüyorsan korkmayacaksın korkuyorsan bile yürü kızım yürü ki yolun sonu seni ferahlatacaktır” derdi. Aşağıya indim ve beklemeye başladım ortalıkta kimse yoktu…
Kaç saat geçti bilmiyorum Emre yanıma geldi
-“ Hocam gidiyoruz.”dedi. Onu başımla onayladım ve ayaklandım.
Hava tamamen karardığında yola çıktık. Askerlerin adımları toprağa sessizce basıyordu. Beş asker önde, ben arkadaydım. En önde Aytürk vardı.
Bir an durdu. Geriye dönüp bana baktı.
— “Yakın durun,” dedi bana. “Geri kalmayın.”
Ses tonu sertti ama uyarıydı bu.
— “Tamam,” dedim.
Yol uzadıkça sessizlik ağırlaştı. Dağ insanı küçültüyordu. Karanlıkta her ses büyüyordu.
Bir anda ayağım kaydı.
Düşecek gibi oldum.
Bir el kolumdan tuttu.
Aytürk’tü.Tam düşecekken düşmeme izin vermemişti.Biraz fazla yakın olduk sanki…
Az önce üşüyen bedenim şuan yanıyordu sanki vücudumda ki kanlar yanaklarıma hücum etmiş gibiydi.
— “Dikkat et” dedi kısaca.
Elini çekti ve geri çekildi ama dokunuşu hâlâ kolumdaydı sanki. Kalbim hızlandı.
— “İyi misiniz?” diye sordu bu kez daha alçak bir sesle.
— “İyiyim,” dedim. Yalan söylemiştim.
O an bir şey oldu.
Bir patlama sesi uzaktan yankılandı.O anki korkuyla Aytürkün arkasına geçtim oda şaşırmış olacakki kafasını çevirip şaşkınca bana baktı.Eğitim mühimmatıydı ama bedenim bunu ayırt edemedi.
Dizlerim titredi.Ondan destek almak istedim ama yapmadım.
Aytürk bir an durdu. Hissetmiş gibi,Bana döndü.
— “Korktunuz.”
İnkâr etmedim.korkmuştum,
— “Evet.”
Başını salladı.
— “Normal.”
Bu tek kelime…Yargı yoktu. Küçümseme yoktu.
— “Ama burada kimse yalnız değil,” dedi. “Ben varım.”
Gözlerim ona kilitlendi. O an ilk kez komutan değil, insan gördüm.
Ve o an anladım…
Bu dağda yalnızca askerler değil, kalpler de sınanıyordu.
“Ben varım.”
Bu iki kelime, karanlığın içinden uzanan bir el gibiydi. Tutunmak istedim ama kendime bile belli etmedim. Yürümeye devam ettik. Ayaklarımın altındaki taşlar sanki bilerek kayıyordu.
Nefesimi düzenlemeye çalışıyordum. Psikologdum ama korku teoride kaldığında kolaydı. İçindeyken insanın boğazını sıkıyordu.
Bir anda Emre elini kaldırdı.
— “Dur.”
Herkes olduğu yerde dondu. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Karanlığın içinden gelen bir hışırtı vardı. Rüzgâr mıydı, yoksa…?
Aytürk işaret diliyle yayıldı. Beş asker sessizce pozisyon aldı. Ben olduğum yerde kalmıştım. Ne ileri gidebiliyordum ne geri.
Aytürk yanıma geldi. Eğildi.
— “Kıpırdama,” dedi fısıltıyla.
— “Bakma,” diye ekledi. “Sadece nefesine odaklan.”Şuan ben değil o benim psikoloğum gibiydi…
Ama gözlerim karanlığa kilitlenmişti.
Hışırtı tekrar geldi.
Sonra…
Bir çığlık.
Çocuk sesi gibi.
Bedenim buz kesti.
— “Duydunuz mu?” diye fısıldadım ama sesim titriyordu.
Aytürk’ün çenesi kasıldı.
— “Duyduk,” dedi.
Serhat telsizden fısıldadı:
— “Komutanım, bu bölgede sivil olmaması lazım.”
— “Biliyorum.”
Bir el omzuma geldi. Aytürk beni hafifçe arkasına aldı.
— “Buradan sonra benim arkamdan yürüyeceksin,” dedi. “Nefesini benimle ayarla.”
Adımlarımız aynı ritme girdi. Kalbim de sanki onun temposuna uymuştu.
AYTÜRK SUNGUR
Bu eğitim değildi artık.
Çocuk sesi…Burada çocuk olmaması gerekiyordu.
İçimde bir şey gerildi. Haritalar bu bölgeyi temiz gösteriyordu ama haritalar her zaman doğruyu söylemezdi.
Elimi kaldırdım.
— “Emre, sağ tarama.”
— “Baran, sol.”
— “Serhat, arka sağı tut.”
-“Kaan ,arka solu tut”
Hümay’ı arkamdan ayırmadım.Belli korkmuştu, küçücük bedeni titriyordu.Bir an olsun gözümün önünden kaybolmasına izin vermedim.Sanki bıraksam ona bişey olacakmış gibi hissediyordum buda benim kalbimin sıkışmasına sebep oluyordu.Bunun mantıklı bir açıklaması yoktu. Komutan refleksi değildi bu.
Bu… başka bir şeydi.
Bir adım daha attığımızda karanlığın içinden küçük bir siluet çıktı.
Bir çocuk.
Üzerinde ince bir mont vardı. Ayakları çamur içindeydi. Gözleri korkuyla açılmıştı.
Hümay nefesini tuttu.
— “Çocuk…” dedi fısıltıyla.
Silahlar indi.
— “Korkma,” dedi Hümay bir anda. Ses tonu değişmişti. Yumuşak, sarıcıydı. “Buradayız.”
Çocuk ağlamaya başladı.
Hümay hiç tereddüt etmeden çömeldi. Elini yavaşça uzattı.
— “Gel yanıma,Adın ne senin?”çocuk yaklaştı.
— “M…Mert,” dedi çocuk hıçkırarak.
O an anladım.
Bu kadın masaya sığmazdı. O defterlere, o raporlara… Saha onun yeriydi.
— “Yalnız mısın?” diye sordu Hümay.
Çocuk başını salladı.
— “Annem… annem düştü.”
O an içimde bir şey koptu.
Hümay bana baktı. Gözlerinde korku değil, kararlılık vardı.
— “Bulmamız lazım,” dedi.
— “Hemen.”
Bir saniye düşündüm. Bu emir dışıydı ama yapamazdım.Sonra karar verdim.
— “Tim,” dedim net bir sesle.
— “Bu artık görev.”
Ve o gece, dağ sadece askerleri değil…insanlığımızı da sınamaya başlamıştı.
HÜMAY KARACA
“Mert, bana bak,” dedim dizlerimin üzerinde. Ellerim titriyordu ama ona belli etmedim. “Annen nereye düştü, bana gösterebilir misin?”
Çocuk, karanlığın içine doğru parmağını uzattı. O karanlık… Rüyalarımdaki karanlıktı. Ucu bucağı olmayan, içine çekmeye hazır bir boşluk.
Aytürk bir adım öne çıktı.
— “Hümay,” dedi alçak bir sesle. “Ben bakarım.”
Başımı iki yana salladım.
— “Hayır,” dedim. “Onun bana ihtiyacı var. Bana güveniyor.”
Bir an göz göze geldik. Gözlerinde tereddüt vardı. Sonra başını eğdi.
-“Olmaz seni tehlikeye atamam”
-“ Aytürk lütfen, bana ihtiyacı var”Aytürk gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi dışarı gözlerimin içine bakıp;
— “Peki,tamam” dedi. “Ama bir adım bile yanımdan ayrılmıyorsun.”kafamı sallayarak onu onayladım.Aytürk bizim hemen arkamızdaydı.
Mert ve ben önden yürümeye başladık.Ayağı takıldıkça duruyor, arkasına bakıyordu. Her durduğunda Ben buradayım demek ister gibi elini tutuyordum.
Bir süre sonra yerde bir iz gördüm. Toprağın rengi değişmişti.Arkamı dönüp;
— “Kan,” dedim fısıltıyla.
Aytürk çömeldi. Parmaklarıyla toprağa dokundu.
— “Taze.”o an kalbim sıkıştı.
Bir çığlık daha geldi. Bu sefer daha netti.
Kadın sesi.
— “Anne!” diye bağırdı Mert.
Ve sonra gördüğüm şeyle olduğum yere çakıldım sanki.
AYTÜRK SUNGUR
Kadın uçurumun kenarındaydı. Bacağı kayanın arasına sıkışmıştı. Yüzü solgundu ama bilinci açıktı.
— “Sakın hareket etmeyin,” dedim. “Yardım edeceğiz.”
Ama Hümay çoktan yanına çömelmişti.
Bir kerede lafımı dinle be kızım diye geçirdim içimden.
— “Ben psikoloğum,” dedi kadına. “Adınız ne?”
— “Zehra,” dedi kadın titreyerek.
Hümay gözlerini kadının gözlerine kilitledi.
— “Zehra Hanım, nefesinize odaklanın. Ben buradayım. Düşmeyeceksiniz.”
O an fark ettim.
Bu kadın korkunun içinden geçebiliyordu.
Serhat halatı hazırladı. Emre güvenlik aldı. Her şey kitaplara uygun ilerliyordu ama içimde bir huzursuzluk vardı.
Telsiz cızırtı yaptı.
— “Komutanım,” dedi Baran. “Hareket var.”
— “Mesafe?”
— “Yaklaşıyor.”
Lanet olsun.
— “Hümay,” dedim sertçe. “Çocuğu al, geri çekil.”
— “Annesi—”
— “Bu bir emir.”
Bir an bana baktı. Sonra Mert’i kucağına aldı.
— “Anneni bırakmıyoruz,” dedi çocuğa. “Söz.”
Tam halat gerilirken…
Bir patlama.
Toprak yerinden fırladı. Kulaklarım çınladı.
— “Pusu!” diye bağırdım.
HÜMAY KARACA
Yere kapandım. Mert’i göğsüme bastırdım. Kalbim deli gibi atıyordu ama çocuğun kulaklarını kapattım.
— “Geçecek,” dedim. “Bak bana, sadece bana.”
Silah sesleri geceyi yardı.
Aytürk önümden geçti. Siper aldı. Yüzü sertti. Soğukkanlıydı.
Ama bir an bana baktı.
O bakış…Kalbimin en derinine işledi.Sanki “seni koruyacağım” diyordu gözleriyle…
Bir an için annemi düşündüm. Ormandaki beyaz elbiseyi. Uçurumu.
Bu kez düşmüyordum.
Bir ses duydum.
— “Komutanım!”
Aytürk yere düştü.Kalbim bin parçaya ayrıldı sanki o an…
— “Aytürk!” Boğazım yırtılıncaya kadar bağırdım.Aytürk vurulmuştu.Ayağa kalkıp koşmaya başladım.
O an, psikolog değildim.Bir asker değildim.Sadece kaybetmek istemeyen bir insandım.
