Sinastri kitap kapağı

3. bölüm / 6

Sinastri

III. Bölüm

Vaveyla Yazarı: TUANA ⋆˙⟡

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: III. Bölüm

"Ne diyorsun sen baba? Bu yaşta ne talibi?" dedi Alisa. Şaşkınlıktan neye uğradığını şaşırmış, elinde tuttuğu o zarif pasta poşeti parmaklarının arasından kayıp gitmek üzereyken onu son anda yakalamıştı.
"Benim Leo’dan başka tanıdığım tek bir erkek bile yok bu köyde. Nasıl olabiliyor böyle bir şey?"
"Alisa, önce bir sakin ol evlat. Gel şöyle otur da bir dinle beni." dedi Keşiş İvor. Yorgun ela gözleri gözlük camlarının ardında iyice küçülmüştü.
Alisa ilk başta her hücresiyle direnmek, odasına kaçıp kapıyı kilitlemek istedi fakat babasının o çaresiz, yıpranmış halini görünce kıyamadı. Poşeti masanın üzerine bırakıp ağır adımlarla koltuğa, babasının yanına geçti. Yaşlı keşiş, şefkat dolu bir hareketle kızının beline kadar inen siyah saçlarını okşadı ve durumu anlatmaya başladı.
"Bugün öğlene doğru tapınağa bir hanımefendi geldi. Şehirden geliyordu, kılık kıyafetinden son derece varlıklı biri olduğu ilk bakışta anlaşılır. Benden, oğlu için hazırlattığı sinastri haritasına uygun bir eş adayı bulmamda yardımcı olmamı rica etti. Ben de kırmayıp tapınağa uğradım ve daha önce gelen, doğum haritalarını çıkardığımız pek çok genç kızın yıldız konumlarıyla bu genç beyinkileri karşılaştırdım..."
Keşiş İvor bir an duraksadı. Gerçekten de saatlerce tozlu parşömenler ve haritalar arasında kaybolduğu, solgun yüzünden açıkça okunuyordu. Bakışlarını suçlu bir edayla yere devirince Alisa onun ne demek istediğini anında kavradı.
"Ama ne?" dedi Alisa, sesi bir anda sertleşerek.
"Benim haritama da mı baktın baba? Neden böyle bir şey yaptın? Sırf zenginler diye beni hiç tanımadığım insanlara mı satacaksın?"
"Hayır! Tövbe de kızım, seni kimseye verdiğim yok! Böyle bir şeyi nasıl düşünürsün?" dedi keşiş, kederle kızının ellerine sarılarak.
"Sen benim gözümün nurusun. Ama öğlen vakti, tam haritaların başındayken içime tarif edemediğim garip bir his doğdu. Ellerim kendiliğinden senin haritana gitti... Yemin ederim tamamen tesadüftü, aklımın ucundan bile geçmiyordu seni bu işe karıştırmak. Lütfen inan babana."
Alisa hayatı boyunca tesadüflere asla inanmamıştı. Çocukluğundan beri babasından kaderin varlığına inanarak hareket ederdi. Bunun da kaderin ağlarını ören sessiz bir oyunu olduğunu düşündü. Yine de sesini çıkarmadı, göğsündeki fırtınayı bastırıp keşişin sözlerini bitirmesini bekledi.
"Biliyorsun," diye devam etti Keşiş İvor, sesi bir fısıltıya dönüşürken. "Son zamanlarda tapınağın durumu bir hayli kötüleşti. Yapı gün geçtikçe eskiyor, çatısı su alıyor. İnsanlar birer birer şehre göçüyor, buralarda eski dindarlık da kalmadı artık. Geçinmekte zorlanıyoruz Alisa... Ve ben çok yaşlandım. Senin bu gözlerden uzak köşede, siyah perdenin arkasında milletin haritalarına bakarak ya da durugörü yaparak ömrünü, yeteneğini harcamanı istemiyorum. Başka hayallerin olduğunu, o hırsını biliyorum. Benim için zaten yapabileceğinden fazlasını yaptın. Artık seni hak ettiğin yerlerde görmek istiyorum. Mutlu olmanı, benim gibi yokluk çekmemeni istiyorum."
Babası acı bir gerçekliği dile getiriyordu. Alisa liseye başladığı ilk zamanlardan beri tapınağa gelen danışanlardan içten içe kaçmaya, psişik yeteneklerini bir yük gibi görmeye başlamıştı. Tek arzusu okuluyla, kariyeriyle ilgilenmek ve kendi geleceğini inşa etmekti. Ama aklının bir köşesi de her zaman babasının yanında kalıp ona koruyucu bir kalkan olmaktı.
"Baba... Ama biz onları tanımıyoruz bile," diye sordu Alisa, sesindeki gardı biraz olsun düşürerek. "Hem... Ya hoşuma gitmezse o çocuk?"
"Merak etme," dedi keşiş, kızının yumuşadığını fark edip hafifçe gülümseyerek. "Ben de tam olarak bunu düşündüğüm için hanımefendiyle konuştum. Sizin için bu hafta sonuna bir tanışma buluşması ayarladık. Cumartesi günü saat 13.30'da metronun orada ol, seni arabayla almaya gelecekler. Delikanlıyı gördün, konuştun... Hoşuna gitmedi mi? 'İstemiyorum' der çıkarsın, biter gider. Hani sen bana demiştin ya 'İyi olan enerjileri kabul edip kötü olanları evrene geri gönderiyoruz' diye?"
Alisa içinden "Sanki bir kere görmekle insan şıp diye tanınıyormuş gibi... Keşke o kadar kolay olsa bu işler." diye geçirdi.
Babası sanki kızının zihninden geçenleri okumuş gibi ekledi.
"Benim içimde nedense çok hayırlı bir hissiyat var Alisa. Öğlen aldığım o enerjinin boşuna olmadığını hissediyorum. Bence sen yine de bir şans ver, değerlendir. Şu fani dünyadan göçüp gitmeden evvel senin güvenli bir yuva kurduğunu görmek isterim."
Alisa net bir söz vermeden sadece başını hafifçe sallamakla yetindi. Hayatında daha önce hiç böyle bir dönemeçle karşılaşmamıştı ve kendisini neyin beklediğini kestiremiyordu. O akşamı babasıyla sessiz ama huzurlu bir akşam yemeği yiyerek geçirdi. Ardından kendisine ödül olarak aldığı yaş pastadan yiyip odasına çekildi ve zihnini tüm bu karmaşaya kapatmaya çalıştı.

Aynı saatlerde, şehir merkezindeki okulda saat tam 16.00'yı gösteriyordu. Vincent Valmont, sırf imza verip yoklamadan kalmamak için girdiği son derece sıkıcı bir dersin bitmesini bekliyordu. Sınıfın cam kenarında oturmuş, dışarıdaki sonbahar rüzgârında yapraksız kalmış ağaç dallarının savruluşunu izliyordu. Bir anda aklına Alisa’nın kafe masasında uzattığı o kâğıt parçası geldi. Ceketinin cebinden kâğıdı çıkarıp üzerindeki numarayı telefonuna kaydetti.
O sırada hemen yanında oturan ve başından beri bakışlarını üzerinden ayırmayan sınıf arkadaşı İris, elindeki pahalı tükenmez kalemle Vincent’ın kolunu hafifçe dürttü. "Ne o?" dercesine tek kaşını kaldırıp sorgulayan bir jest yaptı. Vincent ise istifini bozmadan kâğıdı cebine geri atıp önemsiz bir şeymiş gibi davrandı.
İris’in içine kurt düşmüştü bir kere fakat karizmasını zedelememek için merakını hemen açık etmemişti. Lojistik devi Marshall Şirketler Grubu'nun tek varisi olan İris Marshall, okuldaki hemen her erkeğin hayallerini süsleyen, karşı konulmaz bir kızdı. Omuzlarına dökülen uzun, dalgalı kahverengi saçları, bir kuğuyu andıran uzun boyu, zarif ve canlı zümrüt yeşili gözleriyle girdiği her ortamda bakışları üzerine çekerdi. Ancak onun dünyasında tek bir erkek vardı: Vincent. Lisenin ilk gününden beri onun yanındaydı ve eninde sonunda onunla evleneceğinden kesinlikle emindi.

Hoca dersi bitirir bitirmez Vincent siyah atkısını omzuna atıp sınıftan çıktı. Adrian, Felix ve İris de hemen arkasından onu takip etti. İris, yürürken hafifçe geride kalan Adrian ve Felix’e doğru eğilip kısık sesle sordu.
"O kâğıt meselesi neydi öyle? Derste birbirinize not yazışır mı oldunuz şimdi de?"
Adrian umursamazca omuz silkti.
"Büyük ihtimalle şu sunum yapan kızın numarasıdır. Vincent’in malum iş bitirici planları işte... Önemli bir şey değil yani."
Anlık olarak İris’in zihninde şüphe baloncukları patlamaya başladı. Yine de olayı Adrian’dan değil, doğrudan muhatabından öğrenmek için adımlarını hızlandırıp Vincent’in yanına geçti.
"Vincent? Az önce Adrian’la konuştum da... Bir sorun mu var?"
Vincent duraksamadan yürümeye devam etti. Yüzü sakin görünse de önceki günlerin aksine hayli ciddi, yorgun ve düşünceliydi.
"Ne gibi bir sorun olabilir ki İris?"
"Ne bileyim... Normalde de dersleri pek takmazsın ama bugün sanki tamamen başka bir dünyadaydın. Üstelik elinde bir kâğıt parçası dönüp duruyordu."
Vincent cebindeki katlanmış kâğıdı çıkarıp İris’in gözünün önüne doğru salladı.
"Direkt 'Kâğıtta ne yazıyordu?' diye sorsana sen şuna."
İris bir an ne diyeceğini bilemeyip gerildi, yanaklarına hafif bir kızıllık hücum etti.
"Yok canım, ne münasebet! Ben sadece senin için endişelendim, o kadar. Hani belki canını sıkan bir haber falandır diye..."
"Merak etme, önemli bir şey değildi." diyerek İris’i geçiştirdi Vincent. Yine de genç kızın gözlerindeki o amansız şüphe ve endişe ateşi sönmüş değildi.
Binanın çıkışına vardıklarında diğer öğrenciler koşar adımlarla otoparktaki lüks araçlarına doğru ilerliyordu. Vincent bugün kendi spor arabasını sürmek yerine özel şoförünü çağırmıştı. Zihni o kadar doluydu ki direksiyon sallayacak takati yoktu. Dışarıdan bakıldığında gamsız, müsrif, herkesi peşinden koşturan zengin bir kulüp üyesi gibi görünse de iç dünyası bunun tam zıttı bir yangın yeriydi. O sadece bu neşeli maskeyi takarak hayatta kalabiliyordu.
Hava iyice kararmış, ince bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Vincent şoförünü beklerken, motorsikletinin üzerindeki Felix şaka yapmak amacıyla hızlı bir manevrayla hemen yanında durup motoru bağırtarak durdu. Normal şartlarda Felix’in bu tarz şovlarına hemen bir laf yetiştiren Vincent, bu kez sessizliğini korudu.
Felix kaskının vizörünü kaldırıp endişeyle ona baktı.
"Dostum, senin gerçekten bir sıkıntın var ama..."
Vincent kolunu uzatıp Felix’in kaskına hafifçe vurdu.
"Aaa! Bak bu acıttı be, kask var kafamda!" dedi Felix gülerek.
"Bir gün az konuştum diye nedir bu üstümdeki baskı?" dedi Vincent gülümsemeye çalışarak.
"Az önce Adrian da aynı sorguyu çekti. Merak etmeyin, gayet iyiyim ben. Vincent Valmont kolay kolay yıkılmaz."
"Yağmurun altında ıslanmaktan büyük bir keyif alıyor gibi duruyorsun ama." dedi Felix ceketinin yakasını kaldırırken.
"İzin verirsen şoförüm yanaşıyor, tek bir damla bile düşmeyecek üzerime." dedi Vincent yaklaşan siyah limuzini işaret ederek. Şoför çoktan kapıyı açmış, Felix’in gitmesini bekliyordu.
Limuzini gören Felix kahkahayı bastı.
"Vay be! Demek koskoca Vincent Valmont yağmurlu havalarda araba sürmekten korkuyor ha? Tamam ehliyetlerimizi yeni yeni aldık ama aman diyeyim, magazin sayfaları duymasın bu karizmayı yerle bir edecek haberi!"
"Sen önce kendi başının çaresine bak." dedi Vincent, arkadaşının ıslanan sırtına dostça vurarak. "Kaskını kapat da sür. Bu yağmur sabaha kadar durmaz."
"Haklısın, bir an önce eve dönsem iyi olacak. Ama belki gitmeden AVM’ye uğrarım. Sen de gelmek ister misin?"
"Niye? İris gibi sen de mi son moda kıyafet avına çıkacaksın yoksa?" dedi Vincent alayla.
Felix zoraki bir tebessümle, "Çok komik! Sinemaya gidecektim sadece. Yeni bir korku filmi gelmiş ama anlaşılan yine tek başıma takılacağım. Neyse, hava iyice bozmadan kaçtım ben." diyerek kaskının vizörünü indirdi ve gazı kökleyip gözden kayboldu. Vincent onun arkasından el salladıktan sonra limuzinin rahat koltuğuna kuruldu. Eve doğru ilerlerken buğulu camdan dışarıdaki kasvetli yağmuru izledi. Zamanının hızla tükendiğini biliyordu. Kendisine bir türlü güvenmeyen, onu her fırsatta yetersiz gören babasının beklentilerini nasıl karşılayacağını kestiremiyordu. Mezuniyete aylar kalmıştı ve aile şirketlerinin devasa sorumluluğu yakında omuzlarına binecekti ama o henüz kendisine bile güvenmiyordu.

Araç devasa Valmont malikanesine vardığında Vincent doğrudan odasındaki özel banyosuna geçti. Sıcak bir duş alıp zihnini durulamaya çalıştı. Ardından kendisi için özel olarak hazırlanıp ütülenmiş koyu renk takım elbisesini üzerine geçirdi. Boy aynasının karşısına geçip ıslak saçlarına şekil verdi. Keskin çene hattına elini sürüp hafifçe gülümsedi.
"Evet... Bugün de harikayım ve harika görünüyorum. O halde... Şimdi gösteri zamanı!"
O her zamanki kendinden emin, neşeli maskesini yüzüne geçirip akşam yemeği için alt kattaki büyük yemek salonuna indi. Ancak içeri girmeden hemen önce, kapıda bekleyen yaşlı uşak yanına sokuldu ve kulağına gergin bir fısıltıyla yaklaştı.
"Bay Vincent... Babanız Bay Lucian yemek boyunca son derece düşünceli ve huzursuzdu. Onu uzun zamandır bu kadar gergin görmemiştim."
Vincent duraksadı. Yüzündeki maskeyi bozmadan uşağa döndü.
"Anlaşılan sevgili Bay Lucian'ı yine çıldırtmayı başarmışım... Bu sefer ne yaptım acaba?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

264okunma 81beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.