10. bölüm · °~Sessizlik~° Draco Malfoy-
9. Bölüm
PpDumbledore, Colenai’nin parmaklarından dökülen bu çaresiz itirafları sarsılmaz bir sükunetle, ama gözlerinde derin bir hüzünle izledi. Yaşlı müdür yavaşça oturduğu koltuktan kalktı. Adımları o kadar hafifçe ilerliyordu ki, odadaki çıt çıkmayan sessizliği bile bölmüyordu. Colenai’nin tam önünde durdu, yere çöken kızın hizasına gelmek için yavaşça diz çöktü. Yaşlı ve kırışık elini, kızın titreyen ellerinin üzerine koydu.
"Seni Azkaban’a göndermeyeceğim Colenai," dedi Dumbledore, sesi şöminedeki çıtırtılar kadar yumuşaktı. "Ve seni bu okuldan da kovmayacağım. Severus’un hazırladığı o iksirin doğasını çok iyi biliyorum. O sadece geçici bir bastırıcı değil, aynı zamanda ruhunu arındıracak çok ağır bir tedavi."
Dumbledore kızın gözlerinin içine bakarak devam etti:
"O iksir o kadar güçlü ve tehlikeli ki, bünyen onu yılda sadece bir kere kaldırabilir. Daha fazlası seni de yok eder. Severus’un planına göre, her yıl tam zamanında o şişelerden birini içmek zorundasın. Toplamda beş şişeyi tamamladığında, o boğazındaki lanet tamamen kırılacak ve sesin nihayet eski, normal haline dönecek. Zararsız, sıradan bir insanın sesi gibi..."
Colenai bu sözlerle irkildi. Beş yıl... Beş yıl boyunca her gün bu ölümcül sessizliği korumak, yılda sadece bir kez o can yakan iksiri içmek ve beşinci şişenin sonunda özgür kalmak... Bu, karanlık tünelin ucundaki ışıktı.
"Ama bugün yaptığın hata," dedi Dumbledore, ses tonunu biraz ciddileştirerek, "Seni o şişeyi içmeden önce savunmasız bıraktı. Bu yılki hakkını henüz kullanmadın ve iksir odanda, yatağının altındayken o sesi dışarı kaçırdın. Neville Longbottom’ın ölümü, kayıtlara trajik bir Bitki Bilim kazası olarak geçecek. Ancak bu sana büyük bir ders olmalı."
Dumbledore ayağa kalktı, üzerindeki cüppeyi düzelterek Colenai’ye elini uzattı.
"Bay Malfoy’a hiçbir şey söylenmeyecek. Onun masumiyeti ve sana olan çocuksu bağlılığı, seni beş yıl boyunca hayatta ve hizada tutacak en büyük çapan. Şimdi git, o şişeyi sakladığın yerden çıkar ve bu yılki hakkını hemen iç. Kendini ve etrafındakileri koru. Gözlerindeki yaşları sil ve genç Malfoy’un gürültülü dünyasına geri dön."
Colenai, Dumbledore’un elini tutarak ayağa kalktı. Derin bir nefes aldı. Beş yıl boyunca Draco'yu korumak ve beş şişenin sonunda ona normal bir sesle "merhaba" diyebilmek için gerekirse tüm dünyayı sessizliğe gömmeye hazırdı. Pelerinini düzeltti, yüzüğünü sıktı ve yüzüne o asil, soğuk maskeyi geri takarak odadan çıktı.Colenai, Dumbledore’un odasından çıkıp döner merdivenlerden aşağı indiğinde zindanların nemli ve loş koridorları onu karşıladı.
Yüzündeki o soğuk, sarsılmaz mermer maske yeniden yerindeydi ama içindeki fırtına tamamen dinmiş sayılmazdı. Beş yıl... Önünde tam beş yıl vardı. Her yıl tam zamanında, o yatağının altındaki kutuda sakladığı ölümcül derecede ağır olan iksiri içmek zorundaydı. Yılda sadece bir kez içebileceği o beş şişe tamamlandığında, boğazındaki bu lanet nihayet kırılacak ve sıradan, zararsız bir insan gibi konuşabilecekti.
Ama o zamana kadar, dudaklarının ardındaki bu ebedi ölümü bir sır gibi saklamaya devam etmeliydi.
Slytherin ortak salonunun taş kapısına yaklaştığında, kapının önünde bir o yana bir bu yana volta atan sarı saçları fark etti. Draco, ellerini cüppesinin ceplerine sokmuş, endişeli ve sinirli bir ifadeyle yere bakarak yürüyordu. Colenai’nin ayak seslerini duyar duymaz hızla başını kaldırdı. Gri gözlerinde saniyeler içinde saf bir rahatlama belirdi, ardından hemen o bildik kibirli tavrına geri bürünmeye çalıştı.
"Nerede kaldın Col?" diye çıkıştı Draco, yanına doğru adımlayarak. Sesi koridorda yankılandı.
"Dumbledore seninle ne konuştu? O ihtiyar her şeyi çok uzatıyor. Potter ve arkadaşları serada hala ağlıyordu, Longbottom'ın başına gelen o aptal kaza yüzünden seni suçlamaya kalkmadılar değil mi? Eğer öyle bir şey yaptıysalar babama mektup yazıp—"
Colenai, Draco’nun bu bitmek bilmeyen, panik dolu konuşmasını durdurmak için elini kaldırdı. Adımları sakin ve asildi. Çocuğun tam karşısında durdu, gözlerinin içine baktı. Draco hiçbir şey bilmiyordu; Colenai'nin az önce sadece "Dur" diyerek birinin kalbini durdurduğunu, o korkunç gücü ve odasında sakladığı o beş şişelik kurtuluş biletini hayal bile edemiyordu.
Genç kız, Draco’nun cüppesinin önünü, aceleden yine hafifçe kaymış olan yakasını her zamanki otoriter tavrıyla kavradı ve sertçe düzeltti. Bu hareket, Draco’yu anında susturdu. Colenai ardından parmaklarını havada hızlı, net ve sarsılmaz işaretlerle hareket ettirdi:
‘Sakin ol Ejderha. Dumbledore sadece serada gördüklerim hakkında soru sordu, o kadar. Kimse beni suçlamadı. Bir Malfoy koridorda böyle çocuk gibi volta atmaz, dik dur.’
Draco, kızın bu sarsılmaz soğukkanlılığı karşısında derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi, yüzüne o kibirli gülüşünü geri yerleştirdi. "Tabii ki suçlayamazlar," diye mırıldandı, Colenai ile birlikte ortak salonun kapısından içeri adım atarken. "Zaten dilsiz bir kızın o hırçın bitkiyle ne ilgisi olabilir ki? Onların kendi beceriksizliği."
Ortak salonun yeşil loşluğuna doğru yürürlerken Colenai parmağındaki yılan desenli yüzüğü hafifçe çevirdi. Draco haklıydı; dilsiz bir kızın hiçbir şeyle ilgisi olamazdı. Kimse onun boğazındaki kıyameti bilmeyecekti. Colenai, zindanların derinliklerindeki odasına gidip o bu yılki hakkı olan ilk şişeyi içmek ve sessizliğini beş yıl daha perçinlemek için sabırsızlanıyordu. Draco'nun bu neşeli, her şeyden habersiz sesini korumak için gerekirse tüm dünyayı sessizliğe gömmeye dünden razıydı.
Ortak salondan geçip yatakhanelerin olduğu bölüme yöneldiğinde, Draco arkasından seslendi: "Akşam yemeğinde görüşürüz Col! Büyük Salon’da yanıma oturmayı unutma, şu Gryffindorların cenaze evi gibi olan suratlarını birlikte izleriz."
Colenai arkasını dönmeden, sadece elini hafifçe havaya kaldırarak onayladığını belirten bir işaret yaptı ve yolları ayrıldı.
Ortak salonun gürültüsünü arkasında bırakarak, zindanların derinliklerine doğru uzanan o geniş taş merdivenlerden aşağıya, basamak basamak inmeye başladı. Merdivenlerin bittiği yerde, meşalelerin titrek ışıklarıyla aydınlanan, tıpkı lüks ve kasvetli bir otel koridorunu andıran uzun, dümdüz bir koridor uzanıyordu. Koridorun iki yanında, duvarlara simetrik olarak yerleştirilmiş ağır ahşap kapılar sıralanmıştı. Colenai, bu otel koridoru gibi uzanan sessiz yolda kendi botlarının yankısını dinleyerek yürüdü ve koridorun tam ortasında bulunan, Draco ile paylaştığı o iki kişilik özel odanın kapısının önüne geldi.
Anahtarı andıran gümüş kapı kolunu indirip içeri sızdı. Taş kapı arkasından ağır bir gürültüyle kapandığında, içerideki mutlak sessizlik genç kızın omuzlarına bir kez daha bindi.
Draco’nun eşyaları odanın bir yarısında her zamanki dağınıklığıyla dururken, Colenai kendi tarafındaki yatağın yanına diz çöktü. Eteklerini kenara çekip yatağın en karanlık, en dip köşesindeki o gizli bölmeye ulaştı. Kumaşların arasına sarılmış ahşap kutuyu çekip çıkardı. Kapağını açtığında, kutunun içinde şu an için sadece bir tane koyu renkli iksir şişesi parıldıyordu. Snape, tedavinin tehlikesinden dolayı sonraki yılların şişelerini henüz teslim etmemişti; kutuda sadece bu yıl içmesi gereken o tek bir kurtuluş bileti duruyordu.
Bu şişe onun prangası, ama aynı zamanda tek sığınağıydı. Yılda sadece bir kez içebileceği, bünyesini her seferinde ölümün kıyısına getiren o ağır iksiri titreyen parmaklarıyla kavradı. Mantar tıpayı dişleriyle çekip çıkardı. Şişeden yükselen keskin, metalik ve yakıcı koku anında genzini yaktı. Dumbledore’un sözleri zihninde yankılandı: 'Beş şişeyi tamamladığında, o boğazındaki lanet tamamen kırılacak...' Gelecek yıllarda dört şişe daha alıp içmesi gerekecekti ama şimdilik elindeki tek şey buydu.
Colenai, gözlerini kapatıp şişeyi tek bir nefeste dikti.
İksir boğazından aşağı indiği an, sanki sıvılaştırılmış ateş yutmuş gibi hissetti. Boğazındaki o mühürlü lanet, iksirin gücüyle çarpışırken genç kız acıyla kendi yatağının kenarına tutundu. Göğsü hızla inip kalkıyor, sessiz çığlığı odanın taş duvarlarında, Draco’nun boş yatağına doğru yankısızca boğuluyordu. Boğazı saniyelerce kasıldı, yandı ve en sonunda o ölümcül, kor sıcaklık yerini buz gibi, kilitlenmiş bir hisse bıraktı. Kutuda artık hiç şişe kalmamıştı; bomboştu.
Bu yılki hakkını kullanmıştı. Lanet, önümüzdeki bir yıl boyunca tekrar boğazının derinliklerine, o ulaşılamaz karanlığa mühürlenmişti.
Yavaşça yerden doğruldu. Derin bir nefes aldı; artık güvendeydi. En azından bir sonraki yıla kadar ne bir refleks ne de ani bir öfke o sesi dışarı kaçıramayacaktı. Odadaki aynaya doğru yürüdü, yüzüne sıçrayan birkaç damla teri sildikten sonra saçlarını düzeltti. Aynadaki yansımasına bakarken dudaklarında hafif, kibirli bir tebessüm belirdi.
Neville Longbottom ölmüştü ve bu sır Hogwarts'ın derinliklerine gömülmüştü.
Cüppesini son bir kez silkeleyip paylaştıkları bu özel odanın kapısını açtı. O otel koridoru gibi uzanan yoldan geri yürüyüp merdivenleri tırmandı ve ortak salona geri döndü. Draco, şöminenin önündeki yeşil koltukta sabırsızca onu bekliyordu. Colenai’yi görür görmez hemen ayağa kalktı, yanına geldi.
"Sonunda gelebildin," dedi Draco, onun koluna girerek. "Odaya bir şeye bakmaya gidip kayboluyorsun. Hadi, Büyük Salon’a gidelim. Açlıktan ölüyorum."
Colenai, Draco'nun güvenli ve pervasız adımlarına ayak uydururken parmağındaki yılan yüzüğü hafifçe sıktı. Önünde uzun, sessiz bir beş yıl vardı ve o bu yolun henüz ilk şişesini devirmişti. Aynı odayı paylaştığı, geceleri uykusunda nefesini bile kontrol etmek zorunda olduğu bu çocuğun masumiyetini ve her şeyden habersiz gülüşünü korumak için, o sessizliği bir zırh gibi taşımaya hazırdı.
_____________________
Siyahilerin aslında çikolatadan yapıldığını biliyor musunuz?
