22. bölüm · °~Sessizlik~° Draco Malfoy-
21. Bölüm
Draco, Colenai’nin koltuğunda bir kraliçe gibi arkasına yaslanışını ve gözlerindeki o dondurucu, her şeyi bilen parıltıyı izledi. Şöminenin yeşil alevleri kızın mermer gibi pürüzsüz yüzüne vururken, Draco içindeki o kibirli Malfoy duvarlarının parça parça yıkıldığını hissetti. Hademenin kedisi, babasının gizemli hamleleri, Colenai’nin her şeyi önceden gören o dehşet verici zekası ve Garcia ailesinin ezici gücü… Hepsi Draco’nun omuzlarına bir kabus gibi çökmüştü.
Artık dayanamadı. İçindeki o korku, dışlanmışlık ve Colenai’yi tamamen kaybetme dehşeti gururunu tamamen yuttu.
Ağır adımlarla Colenai’nin oturduğu koltuğun önüne geldi. Gözleri dolu doluydu. Bir an bile tereddüt etmeden, bir Malfoy’un asla yapmayacağı bir şeyi yaptı: Colenai’nin önünde, taş zemine iki dizinin üzerine çöktü.
Uzandı ve kızın buz gibi, zarif ellerini kendi titreyen ellerinin arasına aldı. Yukarı doğru, Colenai’nin o yukarıdan bakan cam mavisi gözlerine yalvaran gözlerle baktı.
"Col, lütfen..." diye fısıldadı Draco, sesi titriyordu, hıçkırır gibiydi. "Lütfen bana böyle bakmayı kes. Yalvarırım... Dün sabah o kızın yanıma oturmasına izin verdiğim için, sana o lafları söylediğim için bin pişmanım. Babamın ne planladığını, senin neyin peşinde olduğunu bilmiyorum ama beni bu karanlığın ortasında yapayalnız bırakma."
Colenai ellerini çekmedi, ama Draco’nun parmaklarını da sıkmadı. Sadece bir heykel gibi, diz çökmüş bu kibirli safkanı izledi.
"Ben... ben sadece senin gölgende kalmaktan korkmuştum," dedi Draco, gözünden akan bir damla yaş kızın elinin üzerine düşerken. "Ama anladım, senin gölgen bile bu şatodaki herkesten daha güçlü. Beni tamamen dışlama, Col. Babamın elindeki o karanlık her neyse, seninle birlikte yürümeme izin ver. Lütfen... beni kendinden mahrum bırakma."
Colenai, Draco’nun ellerinin arasında duran parmaklarını yavaşça oynattı. Dudaklarındaki o sinsi, Garcia hanedanlığına yakışır zafer tebessümü iyice belirginleşti. Draco Malfoy, onun ayakları dibinde diz çökmüştü. Güç dengesi sonsuza dek değişmişti.
Colenai, elinin üzerine düşen o sıcak gözyaşı damlasını hissettiğinde içindeki o buzdan saray daha da sağlamlaştı. Draco Malfoy, safkan dünyasının o kibirli, şımartılmış prensi, şimdi bir Garcia’nın ayakları dibinde, sadakat dilenen bir köle gibi diz çökmüştü. Bu manzara, Colenai’nin ruhundaki tüm o eski kırgınlıkları bir anda yok etti; yerini saf, katıksız bir güç hazzına bıraktı.
Ellerini Draco’nun titreyen parmaklarının arasından yavaşça, adeta bir kraliçenin asaletine yakışır bir soğuklukla çekti. Acele etmeden, yanındaki küçük masanın üzerinde duran defterini ve tüy kalemini aldı. Kalemi kağıda sürterken çıkardığı o ritmik ses, sessiz ortak odada Draco’nun kalp atışları gibi yankılanıyordu.
Yazmayı bitirdiğinde, parşömeni dizlerinin üzerinde hâlâ ona bakan Draco’nun yüzüne doğru eğdi:
‘Bir Malfoy’un diz çökmesi ne kadar da kolaymış, Draco. Kibrin, korkunun karşısında ne kadar da çabuk unufak oldu.’
Draco notu okurken yutkundu, başını hafifçe öne eğdi ama pozisyonunu bozmadı. Colenai’nin her bir kelimesinin haklı olduğunu biliyordu.
Colenai kalemi yeniden oynattı, bu kez yüzündeki o sinsi tebessüm iyice derinleşmişti:
‘Seni tamamen dışlamayacağım, çünkü bu oyunda bir Malfoy’un adına hâlâ ihtiyacım var. Ama kuralları artık ben koyuyorum. Yukarıda yine o kibirli maskeni takabilirsin, ama bu odada, benim karşımda kim olduğunu asla unutmayacaksın. Şimdi ayağa kalk ve gözyaşlarını sil. Bir Garcia’nın yanında duracak kişinin bu kadar zayıf görünmeye hakkı yok.’
Draco, notu okuduktan sonra derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o çaresiz korku yerini, Colenai’nin onu tamamen silmemiş olmasının verdiği rahatlamaya bıraktı. Kızın ellerini son bir kez saygıyla öper gibi yapıp yavaşça ayağa kalktı. Üstünü düzeltti, yüzündeki yaşları sildi ve Colenai’nin hemen yanında, onun bir adım gerisinde durarak sadakatini tescilledi.
Colenai arkasına yaslanıp şöminenin yeşil alevlerine bakarken, zihninde Tom Riddle’ın o dondurucu fısıltısı yankılandı: ’Zekice, kuzen. Piyonları diz çöktürmek, şatoyu yıkmaktan daha keyifli.’
Şatoda çığlıklar yükselirken, Garcia ismi gölgelerin içinden tüm ipleri eline alıyordu.
Colenai, tüy kalemini ve defterini bu kez bir kenara bıraktı. Kelimelerin ötesinde, sessizliğin kendi dilini kullanma vakti gelmişti. Draco’nun gözlerinin içine bakarak, safkan aristokrasisinin içinde büyürken öğrendiği o zarif ve keskin işaret dili hareketleriyle elini oynattı.
Önce elini kalbinin üzerine koydu, ardından iki parmağıyla Draco’yu işaret edip eliyle "yanıma gel" işareti yaptı. Bu hareketler o kadar akıcı ve büyüleyiciydi ki, Draco kızın parmaklarının hareketinde adeta hipnotize olmuş gibiydi.
Colenai, Draco'nun cüppesinin kolundan sıkıca ama incitmeyen bir güçle tuttu. Onu yavaşça çekti ve şöminenin önündeki geniş koltukta, tam kendi yanına oturttu. Draco, kızın bu ani yakınlığı karşısında nefesini tutmuş, ne yapacağını bilemez halde bekliyordu.
Colenai, cam mavisi gözlerindeki o dondurucu alayı tamamen silmiş, yerine şefkatli ama bir o kadar da sahiplenici bir ifade yerleştirmişti. Elini Draco’nun omzuna koydu ve onu hafifçe aşağıya doğru yönlendirdi. Draco, bu sessiz emre hiç direnmeden başını Colenai’nin dizlerine bıraktı.
Taş zeminde diz çökmüş olan o kibirli safkan prens, şimdi Colenai’nin dizlerinde, tamamen onun merhametine ve gücüne sığınmış bir çocuk gibi savunmasızdı.
Colenai, uzun ve zarif parmaklarını Draco’nun platin sarısı saçlarının arasına daldırdı. Saç tutamlarını yavaşça, ritmik bir şekilde okşamaya başladı. Şöminenin yeşil alevleri yüzlerine vururken, odada sadece çıtırdayan odunların sesi ve Draco’nun düzene giren derin nefesleri duyuluyordu. Colenai saçlarını her okşadığında, Draco’nun omuzlarındaki tüm o korku ve gerginlik biraz daha eriyordu.
Ancak Colenai’nin yüzündeki o sinsi, Garcia hanedanlığına yakışır tebessüm yerli yerinde duruyordu. Draco’yu sakinleştirirken bile, bakışları şöminenin alevleri arasında Ginny’nin çantasındaki o siyah günceyi, Tom'un yükselen gölgesini ve bu şatonun diz çökeceği o yakın geleceği görüyordu. Draco onun avucunun içindeydi ve Colenai, kendi fırtınasını başlatmak için en huzurlu anı yaratmıştı.
Slytherin ortak odasının ağır taş kapısı büyük bir gürültüyle aralandı. İçeri giren kişi, elinde kitaplarıyla Astoria Greengrass’tan başkası değildi. Yüzünde neşeli bir ifadeyle ortak odaya adım atan Astoria, şöminenin önündeki manzarayı gördüğü an adeta taş kesildi.
Colenai’nin koltukta bir kraliçe gibi oturuşu, Draco’nun ise onun dizlerine başını koymuş, tamamen uysallaşmış bir halde saçlarının okşanmasına izin verişi... Astoria’nın gözleri şokla açıldı. Dün sabah Büyük Salon’da Draco ile kurduğu o flörtöz, yakın bağın bir anda unufak olduğunu görmek, içindeki o kibirli safkan kızın gururuna ölümcül bir darbe indirmişti.
Astoria’nın elindeki kitaplardan biri, parmaklarının titremesiyle halının üzerine düştü. Çıkan ses sessiz odada yankılanırken, Draco gözlerini hafifçe aralayıp kapıya doğru baktı ama başını Colenai’nin dizinden kaldırmadı; sanki orası dünyadaki tek güvenli limanıymış gibi kıpırdamadı bile.
Colenai ise parmaklarını Draco’nun sarı saçlarında gezdirmeye hiç ara vermedi. Başını yavaşça kapıya doğru çevirdi. Cam mavisi gözleri, Astoria’nın kıskançlıktan ve öfkeden kızarmış yüzünü bulduğunda, dudakları sinsi, yukarıdan bakan bir tebessümle kıvrıldı.
Colenai, boştaki elini kaldırarak Astoria’ya doğru zarif, acelesiz bir işaret dili hareketi yaptı. Elini hafifçe havada sallayıp ardından kapıyı işaret etti. Bu hareket, "Gördün mü? O her zaman bana aitti. Şimdi ait olduğun yere, gölgene geri dön," demekti.
Astoria, kıskançlığın verdiği o yakıcı öfkeyle alt dudağını ısırdı. Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Draco’nun ona bir kez bile bakmaması, tamamen Colenai’nin büyüsüne kapılmış olması onu iyice çileden çıkardı. Yerdeki kitabını almaya bile tenezzül etmeden, arkasını döndü ve ayaklarını sertçe vurarak kızlar yatakhanesinin merdivenlerine doğru hızla kaçtı.
Colenai, kızın arkasından sessizce gülümsedi. Şatodaki herkes, eninde sonunda bir Garcia’nın önünde diz çökeceğini ya da onun gölgesinde ezileceğini öğrenecekti. Saçlarını okşamaya devam ettiği Draco ise, bu sessiz zaferin en sadık şahidiydi.
Astoria tam arkasını dönüp kaçmak üzereyken, Colenai oyunun son perdesini oynamaya karar verdi. Bu kibirli kıza Slytherin hiyerarşisinin ve Garcia kanının ne demek olduğunu tamamen kazımalıydı.
Parmaklarını Draco’nun sarı saçlarının arasından yavaşça kaydırarak onun çenesine getirdi. Draco, kızın bu narin ama yönlendirici dokunuşuyla başını hafifçe kaldırdı. Gözleri Colenai'nin cam mavisi gözleriyle buluştuğunda, içindeki o teslimiyet duygusu iyice perçinlendi.
Colenai, kapı eşiğinde öfkeden tir tir titreyen Astoria’nın gözlerinin içine baka baka öne doğru eğildi. Oldukça yavaş, adeta anı uzatmak ister gibi bir hareketle dudaklarını Draco’nun yanağına bastırdı. Bu, sıradan bir öpücük değildi; Draco’nun üzerindeki mutlak mülkiyetini, onun artık sadece bir Garcia kraliçesine ait olduğunu ilan eden sinsi ve dondurucu bir mühürdü.
Draco, yanağında hissettiği bu ani ve sıcak temasla nefesini tuttu, kalbinin göğüs kafesini dövdüğünü hissetti. Colenai’nin ona ilk kez bu kadar yakın davranması, şatoda dönen tüm o karanlık korkuları zihninden bir anlığına sildi.
Kapının önündeki Astoria ise bu manzara karşısında adeta nefes alamadı. Kıskançlık, bir zehir gibi damarlarında dolaşıyordu. Colenai’nin öpüp ayrılırken yüzünde beliren o sinsi, muzaffer gülüşü gördüğünde, hıçkırığına engel olamayarak arkasını döndü ve koridorda hızla koşarak gözden kayboldu.
Colenai, geri çekilip Draco'nun saçlarını okşamaya devam ederken içten içe gülümsedi. Şatodaki küçük aşk üçgenleri ve gençlik hırsları onun büyük planının yanında sadece eğlenceli birer çerezdi. Asıl oyun, yukarıda Tom'un fısıltılarıyla büyüyen o küçük kızıl saçlı Gryffindor ile devam ediyordu ve Colenai, her cephede kazanmaya başlamıştı.
