8. bölüm · °~Sessizlik~° Draco Malfoy-

7.Bölüm

Owxlyn ✨

Col başını kaldırıp camdan dışarı baktı zindanlarda ne görmeyi bekliyordu ki? Yavaş hareketlerle ayağa kalktı yüzündeki soğuk ifade hala yerindeydi belki de sesini düzeltmenin bir yolunu bulsa herşey çok daha normal olacaktı insanlar ona acımayacak, onu görmezden gelmeyecekti veya ona ayrıcalık tanımayacaktı Col ayrıcalığın ona acımalarından dolayı değil soyundan soyadından gelmesini istiyordu insanlar onun adını duyunca titresin korksun istiyordu derin bir nefes aldı ve çıkış kapısına doğru yürümeye başladı boş salonda ayak sesleri yankılanıyordu. Cübbesinin cebinden garip yılan desenli bir yüzük çıkarıp parmağına taktı hızlı adımlarla üst kata çıktı ve snape'in odasına yol aldı. Yolda giderken aniden görmediği birine çarptı. Kız ondan özür dileyecekken o arkasına bile bakmadan yürümeye devam etti kapıya geldiğinde hızlıca içeri dalarak snape'in karşısına dikildi kafasını kapıdan dışarı uzatıp kontrol ettikten sonra kapıyı hızlıca kapattı ve kilitledi "İksirim nerede"

Snape boş gözlerle ona baktı kızı baştan aşağı süzüp yüzünü buruşturdu "Yaşına göre büyük davranıyorsun" Arka rafların birine yürüyerek küçük bir şişe iksir aldı ve colün karşısına gelip şişeyi uzattı "Şimdi kaybol burdan" Col şişeyi eline alıp sırıttı ve hızlıca kapının kilidini açıp kendini dışarı bıraktı hemen odasına gidip bu şişeyi bir yere saklaması gerekiyordu koridorda herkes koşuyordu büyük ihtimalle derslerine geç kalıyorlardı ama Col büyük bir kıvraklıkla hepsini atlatıp tekrar hızlıca merdivenlerden aşağı inerek zindanlara geldi hızlıca slytherin salonundan geçip merdivenlerden aşağı 3er 5er atlayarak odasına koştu Titreyen ellerle kapıyı açıp hızlıca yere oturdu ve yatağın altındaki kutuyu çıkartıp içindeki kumaş parçalarını kaldırdı ve şişeyi altına gizleyip Kutuyu tekrar yatağın en karanlık köşesine ittiğinde kalbi hala göğsünü dövüyordu. Parmak uçlarında kalan iksir şişesinin soğukluğu, boğazındaki o tanıdık ve uğursuz baskıyı bir kez daha hatırlattı. Snape’ten aldığı bu iksir, sesini düzeltecek bir şifa değildi; sadece o ölümcül lanetin etrafa sızmasını, yanlışlıkla çıkabilecek bir fısıltının bile bir can almasını engelleyen geçici bir bastırıcıydı. Kendi gücünün tutsağı olmak, asil bir soydan gelmenin ödediği en ağır bedeldi.

Cüppesini hızlıca silkeleyip odasından çıktı. Koridorlardaki koşuşturma sesleri azalmış, herkes çoktan dersliklerdeki yerini almak üzere harekete geçmişti. Colenai, zindanların nemli havasını geride bırakıp merdivenlere yöneldiğinde, az önce üst katta arkasına bile bakmadan yanından geçip gittiği o rastgele kızın şaşkın bakışlarını çoktan unutmuştu bile. Onun hedefi başkaydı.

Seralara giden koridorda, Bitki Bilim dersi için sabırsızca bekleyen Draco Malfoy duruyordu. Elindeki parşömen rulolarını düzeltmeye çalışırken bir yandan da etrafı saran o çamurlu Gryffindor kalabalığına tiksintiyle bakıyordu. Ortak ders olması Draco'nun keyfini zaten kaçırmıştı. Colenai’nin yaklaştığını görünce yüzünde o bildik, kibirli ama rahatlamış gülümseme belirdi.

"Nerede kaldın Col?" diye seslendi Draco, çocuksu bir sitemle. "Seni beklerken şu cüppesiz Gryffindorların tozunu yutmak zorunda kaldım. Şu halime bak, aceleden pelerinimin yakası yine ters dönmüş."

Colenai hiç bozuntuya vermeden Draco’nun yanına ulaştı. Yüzündeki o soğuk, asil ifade anında geri gelmişti. Tek bir kelime bile etmeden elini uzattı ve Draco’nun bahsettiği o ters dönmüş yakayı sert ve kesin bir hareketle düzeltti. Parmakları, çocuğun cüppesinin kumaşında gezindi, omuzlarını dikleştirip seraya bir Malfoy gibi girmesi için göğsüne hafifçe vurdu.

Draco, onun bu her zamanki "çekidüzen verme" seansına uysalca boyun eğerken gülümsedi. Colenai'nin dilsiz olduğunu, ses tellerinin doğuştan zayıf olduğunu sanıyordu. Ortada ne ölümcül bir lanet vardı onun zihninde ne de Snape'in odasından gizlice alınan o karanlık iksir şişesi... Draco için Colenai sadece çok az konuşan, sessizliğiyle dünyaya meydan okuyan o özel kızdı.

"Sessizliğin iyi, hoş ama bazen bana sadece bakarak verdiğin o emirleri kelimelerle duymak istiyorum," diye takıldı Draco, Potter ve arkadaşlarına doğru ters bir bakış fırlatarak. "Kim bilir, belki de sesin şu yan tarafta fısır fısır konuşan Gryffindorları anında susturacak kadar güçlüdür."

Colenai duraksadı. Gözleri bir anlığına Draco’nun masum, gri gözlerine kenetlendi. Eğer sesini gerçekten duyacak olsaydı, bu onun dünyadaki son anı olurdu. Genç kız, içindeki o karanlık ürpertiyi ve sırrın ağırlığını gizleyerek elini kaldırdı. Seraların kapısı Profesör Sprout tarafından açılırken parmaklarını havada hızlı, sanatsal bir akıcılıkla hareket ettirdi:

‘Benim kelimelere ihtiyacım yok Draco. Bakışlarım bile seni ve şu aslan parçalarını hizaya sokmaya yetiyor. Şimdi yürü, şu gürültücülerin önünde en düzgün saksıyı biz kapalım.’

Draco, işaretleri tam çözemese de kızın takındığı o dik başlı ve kendinden emin tavırdan ne demek istediğini çok iyi anlamıştı. "Pekala, pekala! Haklısın, yürü bakalım strateji deham," dedi ve onunla yan yana, büyük adımlarla Gryffindorların arasından sıyrılarak seraya doğru ilerledi.

Colenai yürürken parmağındaki yılan desenli yüzüğü hafifçe çevirdi. Soyunun getirdiği o korkunç güç boğazında bir hançer gibi saklı durabilirdi ama o, bu gücün altında ezilmeyecekti. İnsanlar onun adını duyunca titreyecekti, evet, ama bunun sebebi dilsiz bir kız olması değil, sessizliği bir hükümdar gibi yönetmesi olacaktı. Ve her şeyden habersiz olan Draco... onun bu karanlık saltanatındaki en güvenli, en korumaya değer limanı olarak kalmaya devam edecekti. Seraların kapısı gıcırdayarak ardına kadar açıldığında, içeriye yayılan yoğun gübre, nemli toprak ve hırçın bitki kokuları koridordaki serin havayı anında yuttu. Profesör Sprout, çamurlu cüppesini silkeleyerek öğrencileri içeri davet ediyordu. Draco, burnunu kırıştırarak öne doğru atıldı ve Colenai ile birlikte en ön sıralardaki, üzerinde henüz ne olduğu bilinmeyen hırçın sarmaşıkların dolandığı saksıların bulunduğu masaya yerleşti.

Tam yanlarındaki masaya ise Harry Potter, Ron Weasley ve Hermione Granger üçlüsü kurulmuştu. Ron, elindeki kirli eldivenleri masaya fırlatırken Draco’ya ters bir bakış attı.
"Bugün Dikanyum Kökleri üzerinde çalışacağız," dedi Profesör Sprout, sesini seranın tavanındaki camlara vuran yağmur damlalarının gürültüsüne bastırmaya çalışarak. "Bu bitkiler oldukça huysuzdur. Eğer saksılarını değiştirirken köklerine hoyrat davranırsanız, size zehirli dikenlerini fırlatabilirler. Herkes eldivenlerini taksın."

Draco, eldivenlerini parmaklarına geçirirken bir yandan da yan masadaki Ron’a fısıldadı: "Weasley, o eski eldivenlerle bitkiyi tutarsan, bitki seni kendi saksısına gübre diye kabul edebilir, dikkat et."

Ron’un yüzü anında kızardı, tam arkasındaki Gryffindorlu çocuk —her zaman Potter’ın peşinde dolaşan sinirli bir çocuk— öne doğru fırladı. "Kapa çeneni Malfoy! En azından onun eldivenleri var, yanındaki dilsiz kız gibi parşömene emir yazarak büyü yapmıyor!"

Colenai’nin bakışları anında o çocuğa döndü. Gözlerindeki o soğuk, asil ifade yerini bir anda keskin bir nefrete bıraktı. O kurtarıcı iksir şişesi şu an cebinde değildi; zindanların derinliklerindeki odasında, yatağının altındaki kutuda, kumaşların arasında sapasağlam duruyordu. Boğazındaki ölümcül lanet tamamen çıplak, korumasız ve en ufak bir kıvılcımla patlamaya hazırdı. Parmağındaki yılan desenli yüzüğü o kadar sert sıktı ki, gümüşün kenarları tenine battı.

Draco sinirle doğruldu. "Ona ne diyeceğini iyi seç, Longbottom!" diye kükredi.

O sırada masanın üzerindeki Dikanyum bitkisi, etraftaki bu yüksek sesten rahatsız olmuş gibi hırçınla kıpırdandı ve kalın bir sarmaşık kolunu hızla Colenai’nin yüzüne doğru savurdu. Her şey saliseler içinde gerçekleşti. Sarmaşığın ucundaki zehirli iğne tam Colenai’nin gözüne saplanacakken, genç kız ani bir refleksle geri çekildi.

Ancak o ölümcül korku ve panik anında, zihnindeki tüm bentler yıkıldı. Kendini koruma içgüdüsüyle, o mühürlü dudaklarının arasından tamamen istemsizce tek bir hece döküldü. Odasında bıraktığı iksirin bastırıcı gücü olmadan, o ses koridorda saf bir kıyamet gibi koptu ama sadece tek bir yöne odaklandı:

"Dur."

Ses o kadar derinden ve pürüzsüz gelmişti ki, serayı dolduran yağmur gürültüsü ve çocukların tartışma sesleri arasında bir anlık bir esinti gibi kayboldu.

Ama o kelime havaya karıştığı an, tam karşıdaki masada duran ve az önce Colenai ile dalga geçen Gryffindorlu çocuk bir anlığına kaskatı kesildi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Göğsüne görünmez bir mızrak saplanmış gibi ellerini kalbine götürdü. Ağzından tek bir nefes bile çıkamadı. Çocuk, sanki içindeki tüm yaşam enerjisi bir saniyede emilmiş gibi, hiçbir çığlık atamadan, gözleri açık bir şekilde pat diye yere yığıldı. Masadaki saksılara çarparak çamurlu toprağın üzerine düştü.

Serada bir anlık ölüm sessizliği oldu.
"Aman Tanrım! Neville!" diye çığlık attı Hermione, hemen yere kapaklanarak.

Profesör Sprout panikle masanın arkasından koştu. "Çekilin! Herkes geri çekilsin!" diye bağırdı. Çocuğun nabzını kontrol etmek için eğildi ama yüzü anında kireç gibi bembeyaz oldu. "Nefes almıyor... Kalbi durmuş. Dikanyum bitkisi... Bitki onu sokmuş olmalı! Çabuk, revire haber verin!"

Sera bir anda tam bir kaos yerine döndü. Gryffindorlar ağlıyor, Sprout asasıyla çocuğa ilk yardım büyüleri yapmaya çalışıyordu. Herkes Dikanyum bitkisinin gizli bir zehir fırlattığına ve çocuğun ani bir reaksiyonla öldüğüne inanmıştı. Kimsenin aklına, en ön sırada sessizce duran on bir yaşındaki Slytherinli bir kızın tek bir kelimesiyle bunu yapmış olabileceği gelmiyordu. Zira herkes onun dilsiz olduğunu sanıyordu.

Colenai ise taş kesilmişti. Dudaklarını tekrar birbirine bastırdı. İksiri odasında bırakmış olmanın ne kadar büyük bir hata olduğunu, o ölümcül sıcaklığın boğazından yukarı tırmanışıyla fark etmişti. Ellerinin titremesini engellemek için cüppesinin ceplerine soktu.

Draco, Colenai’nin yanına yaklaştı, yüzü korkudan solmuştu ama arkadaşını koruma içgüdüsüyle kolundan tuttu. "Col... İyi misin? Bitki sana çarpacaktı neredeyse," diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Şu aptal Gryffindor... Kendi beceriksizliği yüzünden bitkiyi kışkırttı ve cezasını çekti. Ucuz atlattın."

Draco hiçbir şey anlamamıştı. Colenai'nin sesini bile duymamıştı; duysaydı şu an o da yerde yatıyor olurdu.

Genç kız, içindeki o canavarca korkuyu saniyeler içinde tekrar asil bir maskenin arkasına gizledi. Titreyen ellerini cebinden çıkardı, parmağındaki yılanlı yüzüğü düzeltti ve Draco’ya bakarak ellerini sertçe hareket ettirdi:

‘Ben iyiyim, Draco. Ama sana söylemiştim... Bu okulda zayıflara ve dikkatsizlere yer yok. Önündeki saksıya odaklan.’

Draco, onun bu inanılmaz soğukkanlılığı karşısında bir kez daha büyülenmişti. Hogwarts'ın bu küçük serasında bir cinayet işlenmişti ama katil, pelerini düzelterek profesörün kaosu yatıştırmasını bekleyen o en masum yüzlü, en sessiz kızdı.

________________

Slm slmmmmm kalbe basin he Bi de az yorum atin yawwww opuldunuzzz