11. bölüm · °~Sessizlik~° Draco Malfoy-

10. Bölüm

Owxlyn ✨

ASK BOCEKLERİM BEN BURAN7N VARLIĞINI UNUTMUSUM ÇOOOOOOOKKK ÖZÜR DİLERİMMMMM
------------------------------
Aradan tam bir ay geçmişti. Kasım ayının keskin, buz gibi soğuğu Hogwarts’ın taş duvarlarına sinmiş, şatoyu gri ve dumanlı bir mevsime hapsetmişti. Neville Longbottom’ın seradaki trajik ölümü, okul yönetiminin ve Bakanlık müfettişlerinin yoğun incelemeleri sonucunda kayıtlara kesin olarak "nadir görülen bir Dikanyum zehirlenmesi vakası" olarak geçmişti. Gryffindorlar hala bu yasın gölgesindeydi ancak şatonun geri kalanı için hayat, her zamanki rutin ritmine çoktan dönmüştü.

Colenai için ise bu bir ay, boğazına kilitlenen o buz gibi sessizliğin ve içtiği ilk şişenin getirdiği güvenin gölgesinde geçmişti. İksir, lanetini derin bir uykuya daldırmıştı. Artık geceleri aynı odayı paylaştığı Draco’nun nefesini duyarken ya da rüyalarında kabuslar görürken sesinin dışarı kaçma korkusu yoktu. En azından bir yıl boyunca güvendeydi.

Kasım ayının bu dondurucu sabahında, lüks bir otel koridorunu andıran yatakhaneler bölümündeki odalarının kapısı hızla açıldı. Draco, cüppesini savurarak içeri girdi ve elindeki parşömen rulosunu Colenai’nin yatağına fırlattı. Gözlerinde heyecanlı, muzip bir pırıltı vardı.

"Sonunda haftalık Slytherin düello kulübü listesi açıklandı Col!" dedi Draco, saçlarını eliyle geriye doğru tarayarak. "Tahmin et ilk turda kiminle eşleştim? Tabii ki o meşhur Potter’la. Profesör Snape bu akşamki düelloları bizzat yönetecek."

Colenai, oturduğu sandalyeden yavaşça doğruldu. Üzerindeki yeşil-gümüş işlemeli pelerinini düzeltti, parmağındaki yılan desenli yüzüğü alışkanlıkla çevirdi. Draco’nun yanına adımladı ve yatağın üzerindeki parşömeni inceledi. Listenin en üstünde kendi adının karşısında ise iriyarı bir Gryffindor çocuğun adı yazıyordu.

Draco, Colenai’nin ifadesiz ama dikkatli yüzüne bakarak sırıttı. "Seni de o hantal çocukla eşleştirmişler. Onu tek bir hareketle darmadağın edeceğini biliyorum. Ama asıl eğlence benim masamda olacak. Potter’a Malfoyların asıl gücünü göstermek için sabırsızlanıyorum."

Colenai, Draco'nun cüppesinin yakasını alışkın olduğu o otoriter tavırla kavradı ve hafifçe çekerek yakayı düzeltti. Ardından parmaklarını havada keskin, emir veren işaretlerle hareket ettirdi:

‘Potter’ı hafife alma, Draco. Öfkeni ve kibrini asana yansıtma, sadece odaklan. Slytherin bugün Büyük Salon’da mağlubiyet görmeyecek. Şimdi asanı al ve yürü.’

Draco, kızın bu sarsılmaz ve lider ruhlu uyarısıyla ciddileşti, çenesini yukarı dikti. "Haklısın," dedi, asasını cebinden çıkarıp parmaklarının arasında çevirirken. "Malfoylar asla kaybetmez."

İkili, otel koridorunu andıran o dümdüz, meşalelerle aydınlatılmış yoldan yan yana yürüyerek merdivenlere yöneldi. Bir ay önce o odada bir cinayetin perdesi kapanmıştı ama bu akşam, zindanların iki asil ismi düello platformuna Slytherin’in zaferi için çıkacaktı. Colenai sessizdi, maskesi kusursuzdu ve boğazındaki ilk şişenin gücüyle, arkasında bıraktığı ölümün izlerini tamamen silmişti.

Düello Kulübü’nün yapılacağı Büyük Salon’a giden merdivenleri tırmanırlarken, Colenai’nin adımları bir kedininki kadar sessiz ve hesaplıydı. Draco, heyecanından ve kibrinden önündeki basamaklara neredeyse vurarak yürürken, genç kızın zihninde çoktan bu akşamın strateji haritası çizilmişti. Bir ay önce Neville’ın ölümüyle okulda oluşan o puslu hava, tam da onun gibi gölgelerde yaşamayı seven biri için biçilmiş kaftandı. Herkes yas tutarken ya da katilin bir bitki olduğuna kendini inandırmışken, o sessizce güç topluyordu.

Büyük Salon’un kapısına geldiklerinde, Colenai durdu ve Draco’nun gitmesine izin vermeden önce onu kolundan hafifçe geriye çekti. Draco merakla ona döndü.
Colenai, yüzüne o masum, hiçbir şeyden haberi olmayan dilsiz kız ifadesini takındı. Gözlerini hafifçe kırpıştırarak etraftaki diğer öğrencilere baktı, ardından Draco’ya dönüp parmaklarını çok daha yavaş, adeta gizli bir şifre fısıldar gibi sinsice hareket ettirdi:

‘Potter’a ilk saldıran sen olma, Draco. Bırak o öfkesine yenik düşüp ilk büyüyü fırlatsın. Snape orada olacak. Potter ilk hamleyi yaptığında kuralları çiğnemiş gibi görünecek. Sen sadece onun zayıf anını bekle ve canını yak.’

Draco’nun gözleri sinsi bir parıltıyla genişledi. Colenai’nin bu manipülatif zekası, onun ham kibrinden çok daha tehlikeliydi. "Dostum, sen gerçekten tam bir Slytherin’sin," diye fısıldadı hayranlıkla. "Ona acımayacağım."

Büyük Salon’a adım attıklarında, ortadaki uzun düello platformunun etrafı çoktan kalabalıklaşmıştı. Colenai, kalabalığın arkasında, gölgelerin en yoğun olduğu köşeye çekildi. Kendi cüppesinin ceplerine ellerini soktu. Boğazındaki o buz gibi, mühürlenmiş hissi düşündü. İksir onu bir yıl boyunca koruyacaktı ama bu, onun zayıfladığı anlamına gelmezdi; aksine, sesini kullanamamak onu ellerini ve zihnini bir silah gibi kullanmaya zorluyordu.

Kendi eşleştiği iriyarı Gryffindorlu çocuk, platformun kenarında asasını sallayarak arkadaşlarına hava atıyordu. Colenai ona bakarken dudaklarının kenarında sinsi, neredeyse belirsiz bir tebessüm belirdi. Bu çocuk, karşısında dilsiz, savunmasız bir kız göreceğini sanıyordu. Oysa Colenai, onun asayı tutuşundaki ritim bozukluğundan bile nasıl bir büyü yapacağını çoktan analiz etmişti.

Genç kız, parmağındaki yılan desenli yüzüğü yavaşça çevirirken gözlerini Potter’a dikti. Bu akşam sadece bir düello olmayacaktı; bu akşam, Neville'ın ölümünden sonra şüphe çekmeden güç dengelerini Slytherin lehine değiştirmenin ilk adımı olacaktı. Ve kimse, o köşede sessizce bekleyen kızın ördüğü ağları fark edemeyecekti.

Profesör Snape’in pelerini arkasında siyah bir yarasa gibi dalgalanarak platformun ortasına adım atmasıyla Büyük Salon’daki tüm fısıltılar bıçak gibi kesildi. Snape, o soluk ve delici bakışlarını salonun üzerinde gezdirdikten sonra ilk eşleşmeyi anons etti.

Colenai ve o iriyarı Gryffindorlu çocuk.

Çocuk, arkasından yükselen tezahüratlarla böbürlenerek platforma çıktı. Colenai ise merdivenleri bir hayalet kadar pürüzsüz ve sinsi adımlarla tırmandı. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Platformun ortasında karşı karşıya geldiklerinde, çocuk onun dilsizliğine ve narin duruşuna güvenerek asasını gevşekçe tuttu; karşısında kolay bir lokma olduğunu düşünüyordu.

Karşılıklı selam verdiler ve çizgilerine çekildiler.

"Başlayın!" diye gürledi Snape’in sesi.

Gryffindorlu çocuk hızla asasını savurdu: "Expelliarmus!"

Kırmızı ışık huzmesi Colenai’ye doğru fırladı ama genç kız kılını bile kıpırdatmadı. Dudaklarından tek bir hece bile çıkmadan, asasını sinsi ve keskin bir kavisle havada dalgalandırdı. Sözsüz ve mükemmel bir Protego kalkanı, büyüyü havada parçalayarak kıvılcımlara ayırdı.

Işıklar henüz sönmeden, Colenai karşı hamlesini yaptı. Dudakları mühürlüydü ama zihni ve asası ölümcül bir uyum içindeydi. Asasını bir kırbaç gibi ileri doğru savurarak zihninden o karanlık laneti geçirdi:

Diffindo.

Sözsüz büyü, çocuğun hiç beklemediği bir hızla ve havayı yırtan keskin bir ıslık sesiyle hedefine ulaştı. Gryffindorlu çocuk son anda yana doğru atılsa da, görünmez keskin büyü dalgası cüppesinin omzunu derinlemesine yırttı ve teninde ince, kanayan bir çizik bıraktı. Çocuk acıyla inleyerek geriledi.

Colenai, rakibinin paniklemesinden beslenen sinsi bir tebessümle yerinde hafifçe yana kaydı. Çocuğun öfkeyle rastgele fırlattığı sersemletme büyüsünden zarif bir vücut hareketiyle sıyrıldı ve asasını doğrudan rakibinin göğsüne dikti. Bu kez zihnindeki büyü çok daha ağırdı:

Incarcerous.

Asanın ucundan fırlayan kalın, yılan gibi tıslayan kalın büyülü halatlar, saniyeler içinde çocuğun gövdesine ve kollarına dolandı. Halatlar çocuğu nefesini kesecek kadar büyük bir güçle sıkarken, ağırlığa dayanamayan çocuk dizlerinin üzerine çöktü. Asası taş zemine düşerek uzağa fırladı.

Her şey saniyeler içinde, büyü kitaplarındaki gerçek ve sert düello kurallarıyla bitmişti. Colenai, nefes nefese yerde yatan ve halatların arasında çırpınan rakibine yukarıdan, asil bir kibirle baktı. Tek bir kelime fısıldamamış, sadece zihninin gücüyle tam bir gövde gösterisi yapmıştı.

Snape’in delici gözleri Colenai’nin üzerinde durdu, memnuniyeti ses tonundan okunuyordu. "Kazanan, Bayan Colenai," dedi buz gibi bir sesle. "Gryffindor’dan on puan düşüldü... Yetersiz savunma ve zayıf konsantrasyon yüzünden."

Colenai, asasını pelerinine gizleyerek sinsi adımlarla platformdan indi. Gölgelerin içine, Draco’nun yanına geri döndüğünde, çocuk ona gözlerinde saf bir hayranlık ve hafif bir ürpertiyle bakıyordu. Genç kız, parmaklarını göğüs hizasında, sadece Draco’nun görebileceği şekilde sinsice hareket ettirdi:

‘Gerçek büyüler can yakar, Draco. Şimdi sıra sende. Potter’ın o sahte cesaretini platformun taşlarına göm. Sinsice oyna ve ona hiç nefes aldırma.’

Snape’in asasını hafifçe sallamasıyla, yerdeki Gryffindorlu çocuğu saran kalın halatlar görünmez bir kül gibi dağıldı. Çocuk, acıyan kaburgalarını tutarak ve nefes nefese platformdan aşağı kayarken, salondaki yeşil cübbelilerden muazzam bir alkış tufanı koptu. Slytherin binası, Colenai’nin bu sessiz ama ezici zaferiyle adeta gövde gösterisi yapıyordu.Snape, kalabalığın gürültüsünü tek bir el hareketiyle dondurdu.

Gözleri doğrudan Gryffindor masasının önünde duran o siyah, darmadağın saçlara kilitlendi."Bay Malfoy ve Bay Potter," dedi Snape, sesi adeta salondaki taş zemin üzerinde süzülen bir engerek gibi soğuktu. "Platforma. Bakalım seçilmiş çocuğumuz, Bayan Colenai’nin gösterdiği o üstün konsantrasyonun çeyreğine sahip mi."Draco, Colenai’nin az önce parmaklarıyla fısıldadığı o sinsi taktiği zihnine kazımış bir şekilde çenesini yukarı dikti. Pelerinini hafifçe geriye savurarak, tam bir safkan asaletiyle basamakları tırmandı.

Platformun diğer ucundan ise Harry Potter, asasını sıkıca kavramış, yeşil gözlerinde Neville’ın ölümünden beri biriken o öfkeli ve huzursuz parıltıyla yukarı çıktı.Karşı karşıya geldiklerinde, Draco’nun dudaklarında Colenai’den kopyaladığı o sinsi, alaycı tebessüm vardı. Harry ise dişlerini sıkıyordu. Karşılıklı selam verdiler ve çizgilerine çekilmek için arkalarını döndüler.Colenai, salonun en karanlık köşesinde, sırtını soğuk taş duvara yaslamış bir şekilde duruyordu. Kolları göğsünde bağlıydı; parmağındaki gümüş yılan yüzük, meşale ışığında tekinsizce parıldıyordu. Bakışları doğrudan Harry’nin üzerindeydi. Çocuğun omuzlarındaki gerginliği, asayı tutan parmaklarının boğumlarındaki beyazlamayı uzaktan bile görebiliyordu. Potter dolmuştu, Neville’ın acısıyla doluydu ve bu öfke onu sinsi bir rakip karşısında tamamen açık hedef haline getirecekti."Başlayın!" diye komut verdi Snape.Harry, Snape’in kelimesi biter bitmez öfkeyle öne doğru bir adım attı ve asasını sertçe savurdu: "Expelliarmus!"Draco, Colenai’nin uyarısını kelimesi kelimesine uygulayarak ilk saldıran olmadı. Sadece yana doğru zarif bir hamle yaptı, büyü ışığı kulağının hemen yanından geçip arkadaki boşluğa çarptı.

Harry, ıskalamanın getirdiği hırsla asasını tekrar kaldırdı: "Stupefy!"Draco bu kez asasını dik bir açıyla havaya kaldırdı. "Protego!" Kalkanından seken büyü, salonun tavanına doğru kıvılcımlarla dağıldı.Harry’nin nefes alış verişleri hızlanırken, Draco hala yerinden neredeyse hiç kıpırdamamıştı. İşte tam o an, Harry’nin büyüsünü tazelemek için asasını geriye çektiği o saliselik zayıf anda, Draco sinsi hamlesini yaptı. Asasını kırbaç gibi aşağı indirdi:"Furnunculus!"Büyü o kadar hızlı ve isabetli gitmişti ki, Harry koruma kalkanı yapmaya vakit bulamadı.

Kara büyü boynuna ve çenesine çarptığı an, Harry acıyla geriledi; cildinde anında büyük, çirkin ve acı verici çıbanlar patlak vermeye başladı. Gözleri acıyla kısıldı, asayı tutan eli titredi.Salondaki Slytherinliler kahkahalarla sarsılırken, Colenai gölgelerin içinden sahneyi büyük bir hazla izliyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Draco, onun ördüğü sinsi stratejiyi kusursuz uygulamıştı. Potter’ı kendi öfkesinde boğmuşlardı.Ancak Harry pes etmedi. Çıbanların getirdiği acı ve aşağılanma hissiyle gözü tamamen döndü. Asasını Draco’ya doğrultup, okul kurallarında asla yeri olmayan, çok daha sert bir büyü için nefeslendi.

"REDUCTO!"

Asasının ucundan, sıradan bir düello büyüsünün çok ötesinde, önüne çıkan her şeyi paramparça etmek üzere programlanmış, devasa ve göz alıcı mavi-beyaz bir ışık kütlesi fırladı. Büyü o kadar güçlüydü ki, platformun taş zemininde çatlaklar bırakarak, doğrudan Draco’nun göğsüne doğru bir ölüm oku gibi hızla ilerledi. Draco, üzerine gelen bu yıkıcı gücün büyüklüğü karşısında kaskatı kesildi; asasını kaldırmaya bile vakit bulamayacak kadar dehşete düşmüştü. Gri gözleri korkuyla açıldı.

Ancak o mavi ışık Draco’nun cüppesine teğet geçemeden, platformun üzerinde adeta gölgelerden örülmüş sinsi bir fırtına koptu.

Colenai, saniyelerle ölçülemeyecek bir hızla, sanki oraya hep aitmiş gibi aniden Draco’nun önünde belirdi. Pelerini arkasında karanlık bir kanat gibi dalgalandı. Sol eliyle Draco’yu sertçe göğsünden iterek kendi arkasına, güvenli alana alırken, sağ elindeki asasını muazzam bir asalet ve soğukkanlılıkla tam karşıya dikti.

Dudaklarından tek bir ses, tek bir harf çıkmadı. Boğazındaki o mühürlü, buz gibi ilk şişenin gücü arkasında sarsılmaz bir kale gibi duruyordu; ama zihnindeki büyü gücü, Harry'nin öfkesinden katbekat daha büyüktü.

Asasını sert bir spiral çizerek havada savurdu. Sözsüz ve devasa bir Protego Maxima kalkanı saniyeler içinde önlerinde yükseldi. Harry’nin parçalayıcı büyüsü, Colenai’nin görünmez duvarına çarptığı an salonda kulakları tırmalayan metalik bir patlama sesi yankılandı. Mavi ışık kütlesi, genç kızın kalkanından sekerek salonun tavanındaki büyülü gökyüzüne doğru kıvılcımlar halinde dağıldı.

Colenai, kalkanın ardındaki dumanlar henüz dağılmadan, buz mavisi gözlerini Harry Potter’ın üzerine dikti. Bakışlarında saf, sinsi bir acımasızlık vardı. Asasını indirmeden, bu kez doğrudan Harry’ye doğru çok sert ve keskin bir hamle yaptı. Zihninden fırlayan büyü, düello sınırlarını zorlayan cinstendi:

Depulso.

Ama bu sıradan bir itme büyüsü değildi; Colenai içindeki o karanlık ve sinsi gücü asasının ucuna tamamen odaklamıştı. Sözsüz büyü, görünmez bir balyoz gibi Harry’nin tam göğsünün ortasına çarptı.

Harry, neye uğradığını şaşırarak havaya uçtu. Platformun üzerinden geriye doğru fırlayan çocuk, metrelerce ötedeki Gryffindor masasına çok sert bir şekilde çarptı. Masanın üzerindeki altın tabaklar ve parşömenler büyük bir gürültüyle etrafa saçılırken, Harry acı dolu bir inlemeyle yere, çamurlu botların yanına serildi. Asası elinden fırlayıp Snape’in ayaklarının dibine kadar yuvarlandı. Harry kımıldayamıyordu; göğsüne aldığı darbeyle nefesi tamamen kesilmiş, gözleri yarı baygın bir şekilde tavana dikilmişti.

Büyük Salon’da adeta zaman durdu. Herkes şok içinde, platformun ortasında asası hala havada duran sessiz kıza bakıyordu.

Colenai, asasını yavaşça pelerinine gizledi. Arkasına döndü ve hala şokta olan Draco’nun cüppesinin yakasını o bildik, sinsi ve korumacı tavrıyla kavrayıp hafifçe düzeltti. Genç kızın yüzündeki o sarsılmaz mermer maske yerindeydi ama gözlerinde Draco’ya özel, ince bir rahatlama vardı. Parmaklarını havada sadece onun görebileceği kadar küçük ve sinsi hareketlerle oynattı:

‘Sana dikkatsiz olmamanı söylemiştim, Ejderha. Ama endişelenme; arkanda olduğum sürece o aslan parçalarından hiçbiri senin tek bir saç teline bile zarar veremez.’

_________________
Hemen peşine 1 bölüm daha geliyorr