3. bölüm · SEKİZ SANİYE

Üçüncü Zincir Halkası

Elife IŞIL

Kabul edilmeyen bir beden, karanlıkta kaybolmuş bir ruh…

Medrese yurdunun önüne vardığımızda, içimde karmaşık duygular vardı. Geniş avlunun içine adımımı attığım anda, ayaklarım sanki geri geri gitmek istedi. Bahçede ahşap masalar vardı; gençler çay içiyor, kimisi kitap okuyor, kimisi hafif sesle sohbet ediyordu. Hava henüz kararmamıştı ama akşamın serinliği düşmeye başlamıştı.
Savaş yanımdaydı ama sessizdi. Aramızdaki mesafe, onun bana dair endişesinden daha uzundu sanki. Eşref Abi önümüzden yürüyordu. Yolun yabancısı olan bendim ama onun yürüyüşündeki eminlik bana biraz olsun cesaret veriyordu.

Giriş katından içeri girdiğimizde, içerideki etkinlik odalarından gelen hafif sesler yankılanıyordu. Kapısı aralık odalardan birinde gençler Kur’an okuyordu, bir diğerinde ise sessiz bir zikir halkası vardı. Her şey, huzurlu ama düzenliydi. Ben, bu düzene nereden gireceğimi bilmiyordum henüz.

Eşref Abi başını bana çevirip yumuşak bir sesle konuştu:
“Yemekhane dördüncü katta. Misafir odaları da oraya yakın. Müdürle konuştum, o odayı sana tahsis ettik kızım. Bir süre orada kalabilirsin.”

Merdivenleri ağır ağır çıktık. Her kata çıktıkça, içimdeki düğüm biraz daha gevşedi sanki. İkinci ve üçüncü katlar yatakhaneleri; kapılarında isim etiketleri, duvarlarda hat yazıları vardı. Gençlerin sessizliği, yurdun ruhunu yansıtıyordu.

Dördüncü kata ulaştığımızda ise farklı bir hava vardı. Büyük yemekhane, geniş pencereleriyle aydınlık ve ferahtı. Henüz yemek vakti olmadığı için boştaydı ama masa düzeni ve mutfaktan gelen koku yurdu yaşanır kılıyordu. Hemen yanında ise küçük, sade döşenmiş ama samimi bir oda vardı. İçeri göz attığımda birkaç genç sedirlere yayılmış, çay içiyor, alçak sesle sohbet ediyordu. Oda, kitaplığıyla ve duvar kenarındaki fincan dizisiyle bir çay sohbetinin kalbine benziyordu. Yabancı değildim burada ama yerli de sayılmazdım henüz.
Tam o sırada, Savaş yanıma geldi. Gözleri yemekhane tarafına değil, bana çevrilmişti. Yüzünde sert bir ifade vardı, ama kelimeleri daha yumuşaktı bu kez.

“Zelal,” dedi, sesinde hafif bir titreme, “ne olursa olsun... burası bir erkek yurdu. Bakışlar, düşünceler… Her şey farklı olabilir.Sana en ufak erkek sinek yaklaştığını dahi görür duyarsam işler hiç iyi olmaz güzelim bilgin olsun.”

Başımı hafifçe eğdim. Onun beni koruma çabasıyla aramda yükselttiği mesafeyi kabul ettim. Ama aynı zamanda şunu da bilmesini istedim: Ben zaten suskunluğumla ve inancımla korunmayı seçmiş biriydim.

“Biliyorum,” dedim, sakin bir sesle. “Ve hatırlatırım biz ayrıldık Savaş abi. Ben kendimi korurum. Teşekkürler.”

Savaş bir şey demedi. Sözlerim üzerine koyu kahve gözleri alev topuna dönüştü.
İkimizde konuşmadan sadece gözlerimizle uzaktan hasret özlem gideriyorduk.
``Zelal´´ Diye sessizliği bozan Eşref abiydi. Yanımıza geldi ve elindeki anahtarı bana uzattı.
“İkinci katta sağda misafir odası var. Yorulmuşsundur. Akşam yemek saatinde bana yardım edersin sonra da çayı vakti olur, çayhaneye de inersin, hava almak iyi gelir.”

Anahtarı aldım. Elleri nasırlıydı ama sıcaktı. O anda yalnız olmadığımı hissettim. Yabancı olduğum bir şehirde, beni kardeşi gibi sahiplenen insanlar vardı artık.

Ve ben, Zelal... Yalnızlığın tam ortasından geçerek buraya gelmiştim. Şimdi küçük bir odada, belki birkaç geceliğine, ama bir parça huzurla kalacaktım.
🪷

Akşam yemeği saati gelmişti ve yemekhane gittikçe kalabalıklaşıyordu. Eşref Abi, bana mutfağa gitmem gerektiğini söyledi. “Yemek dağıtımında yardım et, içerdekiler biraz zıpır olabilir, ama işini yaparsan sıkıntı çıkmaz.”

Yemekhane, büyük bir salondu. Duvarlar sıvalı, halılar biraz eskimişti ama her şey düzenliydi. Mutfakta bazı aşçılar yemekleri hazırlıyordu. Ben de Eşref Abi'nin talimatıyla tabakları almak için köşeye yöneldim. Yemeklerin sıcaklığı, havada hoş bir koku bırakıyordu. Gençler masalarında birer birer oturup, yemeklerini alıyorlardı.

Hızla birkaç tabak aldım ve dağıtmaya başladım. Bazı gençler aralarında gülüp şakalaşıyor, yemeklerini alırken bir yandan da hızlıca yerleşiyor, kimisi ise gözlerini benden ayıramıyordu. Bir masanın köşesine gelen gençlerden biri gözlerini üzerimde gezdirdi, hafifçe gülümsedi ve arkadaşına dönüp:
``Yeni çalışan sanırım taş gibi kız ha.´´ Dedi.
``Eşref abinin yeğeniymiş bir süre burada olacakmış öyle duydum´´
Dedi yanındaki uzun boylu kumral çocuk. Şaşırmıştım çünkü yurda geleli sadece iki saat olmuştu. Umursamadan işime devam etmeye başladım.
Bir an Savaş önümde beliriverdi. Gözleri, sanki başka bir dünyadan bakıyordu. Bir an bakışları, sadece beni görmek için yapılmış gibiydi.Belki ben öyle düşünüyorum. Hızla, yemek almayı bekleyen gençlerin arasından sıyrıldı ve yemek almak için önümü kapattı. O an, hep aynı sert tavrıyla, gözleri neredeyse donmuş gibiydi.

Yemeklerini alırken, sanki Savaş’ın gözleri bir an olsun benden ayrılmıyordu. Bütün gidiş gelişimde, beni izliyor gibiydi. Her zaman sakin olan tavrı, bu sefer bir garipti.

Biraz uzaklaşıp bir köşeye oturduğunda, birkaç genç yine masada beni konuşuyordu. “Ha, bence o bir şekilde bizi fark etti,” diyen biri, neşeyle gülümsedi.
“Uyku saatinden önce gelip konuşmayı deneyeceğim belki konuşur.´´Dedi biri de.
Yemekhanedeki erkeklerin çoğu sanki ilk defa bir kız görüyormuş gibi benim hakkımda konuşuyorlardı.
Yemekhane kalabalıktı. Tabakların metal sesleri, gençlerin neşeli gülüşmeleri, yer yer yükselen konuşmaların uğultusu arasında ben sessizdim. Tepsimi almış, başımı öne eğerek yemekhanenin köşesine çekilmiştim. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordum. Ama bir çift göz vardı ki, farkında olmadan üzerimdeydi. Savaş. Her bakışını hissedebiliyordum. Omzuma değen bakışları, sırtımda bir gölge gibi ağırlaşıyordu.

Ben ise gözlerimi kaçırmaya çalışırken, elimde olmadan yine ona baktım. Bir an. Sadece bir an. Gözüm onun parmağındaki alyansa takıldı. Küçük, sade bir yüzük. Ama bana koca bir hayatı hatırlattı. O yüzüğün diğer eşi… bir zamanlar benim hayalimdi. Bizim hayalimizdi.

“Ama ikimiz de biliyoruz, o artık nişanlı birisi…”

İçimde yankılanan bu cümleyle yutkunamadım. Boğazıma bir şey düğümlendi. Savaş yemeğini karıştırıyordu ama gözleri hâlâ bende geziniyordu. O an, beni değil, geçmişi izliyor gibiydi. Belki de pişmanlığı. Belki de, “keşke´lerin´´ ağırlığı.

“O alyansın diğer eşi benim parmağımda olmasını çok istedim…
Ama o istemedi...”
İçimden geçen bu cümle, kalbimin orta yerine saplandı. O an düşündüm. Ne çok şey yaşamıştık. Ne çok şey beklemiştik. Ama işte… bazen bir aşk, iki göz arasında başlar, tek bir sözle biter. Bize de o düştü. Bir yıl bekledim. Bir yıl sustum. Ama şimdi, aramızdaki mesafe yüzük kadar küçük, ama anlamı sonsuz büyük.
Savaş’ın yüzü hep bildiğim gibiydi. Ama gözleri... gözleri artık başka bir hayatın içindeydi. Belki mecburiyetti, belki annesinin baskısıydı ama sonuç değişmiyordu. O artık başka bir yolun yolcusuydu. Ve ben o yolun kıyısında, dönüp baksa bile yürüyemeyeceği bir geçmiştim.
İşte tam o anda anladım. Beklemek bazen bir umut değil, bir özveriymiş. Ve bazen insan sadece sevdiği için değil, unutmamak için seviyormuş.
İçimde geçmişin sessiz cenazesi kalkıyordu. Ve o mezar taşına sadece şunu yazabilirdim:
“O mutlu oldu ben ise bulamadığım ruhumu kaybettim´´

Bahçeye adım attığımda akşam serinliği tenimi yaladı. Geniş alanda dağılmış masalar, gençlerin neşeli sohbetleriyle doluydu. Kimileri çaylarını yudumluyor, kimileri oyun oynuyordu. Medrese yurdunun akşamları hep böyleydi sanırım, huzurla gürültü arasında ince bir çizgide salınırdı. Ama benim içimde ne huzur vardı, ne de o gürültüye karışacak bir heves.

Köşedeki küçük, ceviz ağacının gölgesine yakın bir masaya geçtim. Tek başımaydım. Çayımı yavaşça karıştırırken etrafı izledim. Gülüşen çocuklar, yere düşen bir bardak sesi, ince bir ıslık… Dünya devam ediyordu, ben dursa da.

Bir süre sonra dört-beş kişilik bir grup yaklaştı. Yüzlerinden tanıdıklık yoktu ama gözlerinde merak seziliyordu. İçlerinden biri hafifçe eğilerek sordu:
“Rahatsız etmeyiz değil mi? Oturabilir miyiz?”
Başımı kaldırıp gülümsedim. “Tabii, buyurun,” dedim. Sese ve kalabalığa ihtiyacım vardı belki de, içimdeki sessizliği bastırmak için.
Masaya yerleştiler. Adlarını söylediler. Nereli olduklarını, ne okuduklarını anlattılar. Gülüştük. Sıra bana geldiğinde, her şey bir an durdu sanki. Gerçeği anlatmak istemedim. Herkese anlattığımda eksiliyordum, bir daha toparlanamıyordum.
Ben de başka bir hikâye uydurdum. “Aslında bir süreliğine buradayım,” dedim. “Ailem yurt dışında, burası da güvendeyim diye tanıdık vasıtasıyla ayarlandı.” Sesim kendimden bile yabancı geliyordu. Ama yüzümdeki tebessüm kimseyi şüphelendirmedi. Gülmeye devam ettik. Birkaç espri yapıldı, ben de eşlik ettim. Belki ilk defa bu kadar hafiftim günler sonra. Belki de sadece öyleymiş gibi yaptım.

Ama o an... Savaş geldi. Bahçenin ucundan görünüyordu. Omzunda ince bir hırka, elinde çayı vardı. Gözleri masayı taradı. Sonra durdu. Beni gördü. Yanımdaki gençleri, kahkahalarımı...

Yüzü karardı. Koyu kahve gözleri daha çok koyulaştı, sonra belirgin bir öfkeyle doldu. Yaklaşmadı. Sadece uzaktan izledi. Bakışları sırtımda ağırlık gibi durdu. Gülüşüm içini bir anlığına ısıttı belki... ama o sıcaklık öfkesini dindirmeye yetmedi.
Belki hala seviyordu, yada ben kendimi kandırıyordum… Ama ikimizde biliyoruz ki o defter kapandı ve bir daha açılmamak üzere tozlu rafa kaldırıldı.