2. bölüm · SEKİZ SANİYE
İkinci Zincir Halkası
Yanlızlığımın karanlığında kaybolmuştum… ne el uzatanım var ne de ışık tutanım….
Telefonu elimde tutarken, parmaklarımın arasından kayıp gidecekmiş gibi hissediyordum. Sessizliğin içine sıkışmıştım. Odada tek başımaydım ama sanki bütün dünya sırtını dönmüştü bana. Önce annemi aradım. “Meşgule aldı” bile demeyecek kadar kısa bir sessizlik... Sonra abilerim bir, iki, üç her biri cevapsız. Belki de meşgullerdi, belki de sadece konuşacak gücü kendimde bulamadım diye öyle hissettim.
En yakın arkadaşlarıma yöneldim sonra. Bir zamanlar her şeyimi paylaştığım o isimlere. Ama hiçbirinin sesi ulaşmadı kulağıma. Telefon çaldı, çaldı... sonra sustu. İçimdeki umut da onunla birlikte sessizliğe gömüldü.
Artık ne yapacağımı bilemiyordum. Zihnim binbir düşünceyle yankılanıyordu, ama kalbim sadece bir tek şeyi fısıldıyordu: "Aramalısın."
İtiraf etmek zor ama o an anladım ki, en son aramam gereken kişiydi belki de ama şu an tek ihtiyacım olan kişi oydu.
Onu aramak, yıllardır iyileşmeyen bir yaranın üstünü yeniden kazımak gibiydi. Ama başka çarem yoktu. Konuşmasam bile sesini duymaya ihtiyacım vardı.
Numarasına dokunurken yutkundum. Parmaklarım terlemişti. Ekran çalmaya başladığında zaman durdu sanki. Her bip sesi, içimde yeni bir korku doğuruyordu. Ya açarsa? Ya açmazsa? Ya hâlâ aynı sesiyle “Alo?” derse? Ya tamamen yabancı gibi susarsa?
Ona en son “hoşça kal” demiştim, şimdi ise “lütfen aç” diye fısıldıyordum içimden.
“Alo?”
Karşıdan gelen sesle birlikte zaman bir anlığına dondu. O tanıdık tını, kalbimin en unutulmaz köşesinden çıkıp gelmişti sanki.
O an, ne konuşacak gücüm vardı ne de mantıklı bir cümle kuracak cesaretim. Sesi; yorgun ama sıcak, kırgın ama hâlâ tanıdık, mesafeli ama içinde bastırılmış bir özlem taşıyordu.
“Alo…”
Yavaşça, neredeyse fısıltıyla cevapladım. İçimde fırtınalar koparken dilim o tek kelimeyi zar zor söyleyebildi. Ve benden önce o konuşmaya başladı.
“Efendim? Neden aradın beni?”
Sesi, belli belirsiz bir endişe taşıyordu. Sanki bir yandan uzak durmak isterken diğer yandan hâlâ kaygılanıyordu benim için.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp birkaç saniyeliğine kendime geldim. Bu konuşmayı yapmasaydım içimde daha büyük bir utanç taşıyacaktım. Ama yapmak da kolaysa değildi.
“Şey… bana yardım eder misin? Bir miktar paraya ihtiyacım var da… inan, zor durumda olmasam istemem. Savaş...”
İsmine yavaşça dokundum, adını bir dua gibi söylemek zor geldi ama gururumu bir kenara bırakmam gerekiyordu.
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından sesindeki yumuşaklık biraz daha belirginleşti.
“Ne oldu? İyi misin? Nerdesin şimdi? Evde misin? Ailenden biri mi hasta?”
Soruları art arda sıralarken, içindeki merak yerini bir nebze endişeye bırakmıştı. Onunla uzun zamandır konuşmamıştım ama sanki içgüdüsel bir şekilde hâlâ beni kollamaya çalışıyordu.
Bir an duraksadım. Her şeyi anlatmak istedim. Günlerdir birikmiş yorgunluğu, gözlerimin altında mor halkalar oluşturan uykusuz geceleri, kimsesizliğin içinde bir sığınak arayışımı... Ama önce hayatta kalmak gerekiyordu.
“Savaş… uzun uzun anlatırım ama önce bu konuda bana yardımcı olabilir misin?”
Sesi yumuşadı. Derin bir nefes alışını duydum telefonda. Kırgın olduğunu hissediyordum, ama içinde hâlâ bir yerlerde bana inanan bir yan vardı.
“Tamam. Hemen gönderiyorum. IBAN at, olur mu?” dedi sadece.
Gözlerim doldu. Teşekkür edemedim bile, boğazımda düğümlenen duygular sadece bir “tamam” diyebildi.
Mesajla bilgileri yolladım. Kısa bir süre sonra bildirim geldi.
Parayı göndermişti.
Telefonu kapattım, derin bir nefes aldım. Pencereden dışarı baktım. Gökyüzü kapalıydı ama sanki biraz aydınlanmıştı.
Valizimi açtım ve içinden buz mavisi gömleğimi, lacivert eteğimi alıp valizi kapattım. Üstümü değiştirdikten sonra valizi de alıp aşağı indim.
Ev sessizdi. Sanki kimse fark etmemişti gidişimi. Ayakkabılarımı giyerken birkaç saniyeliğine durdum. Kendime son kez aynada baktım. Yorgun ama kararlı bir yüz.
Kapıyı sessizce kapattım ve adımlarımı terminale doğru yönlendirdim. Şehir, gri bir örtüye bürünmüştü, ama içimde artık kara bir boşluk yoktu. En azından bir adım atmıştım.
Yeni bir yol, belki de yeni bir hayat başlamıştı. Geride kırık dökük bir geçmiş kalmıştı ama önümde hâlâ yürünecek yollar vardı.
Ve ben artık o yolları, kimseye yaslanmadan yürümeyi öğrenmek zorundaydım.
Terminalin kalabalığı arasında yürürken başım öne eğikti. Ne bir tanıdıkla göz göze gelmek istiyordum, ne de yabancı bir bakışın üzerimde gezinmesini. Sanki içimde taşıdığım yük, dışarıdan fark edilecek kadar ağırdı.
Gişeye yaklaştım. Dudaklarım kurumuştu ama net bir sesle söyledim:
“Sivas’a tek kişilik bilet lütfen.”
O an, ağzımdan çıkan şehir ismiyle birlikte içimde bir şey koptu. Geriye dönüşü olmayan bir cümlenin sonuydu bu.
Biletimi elime aldığımda, ellerim titriyordu. Ne soğuktandı bu titreme, ne yorgunluktan. Belirsizliğin tam ortasında dikiliyordum. Ama artık kararımı vermiştim. Kaçmak değil bu, yeniden başlamaktı.
Bekleme salonunun köşesine geçtim. Oturmak istemedim. Otursam, belki vazgeçerim diye korktum. Ayakta durmak, irademe sıkıca tutunmak gibiydi.
Sivas... Çocukluğumun kısa bir parçası, sonra unutulmuş bir şehir. Şimdi yeniden tutunmaya çalıştığım bir yer. Belki bir sığınak, belki bir başlangıç noktasıydı.
Kafamda binbir düşünce dönüp dururken, otobüs geldi. Motor sesiyle birlikte içimde bir tuhaf boşluk oluştu. O boşlukta yalnızlığım yankılandı.
Yavaşça çantamı omzuma taktım, biletimi uzattım ve otobüse adım attım. Koltuğumu buldum, cam kenarıydı. Dışarıyı izleyebileceğim bir yer. İçimde söyleyemediklerimi cama yansıtabileceğim bir köşe.
Otobüs hareket ettiğinde, şehir arkamda küçülmeye başladı. Her kilometre, geride kalanlarla arama yeni bir mesafe koyuyordu.
Ve ben, Zelal, o an anladım ki bir kadının en sessiz zaferi, sadece yürüyüp gitmesiydi. Gözyaşı dökmeden, sesini yükseltmeden... Sadece yürüyerek.
Yeni bir hayat bekliyordu beni yada yeni bir enkaz…
Otobüse bindiğimde, içimdeki karmaşanın yerini yorgun bir sessizlik aldı. Başımı pencereye yasladım; cam soğuktu, ama içimdeki soğukla yarışamazdı. Gözlerim açık ama görmeden bakıyordum dışarıya. Yol boyunca ne kitap okuyabildim, ne müzik dinleyebildim. Herkesin kendi dünyasında olduğu o yolculukta, benim içimde kopan fırtınayı kimse fark etmedi.
Zihnim, cevapsız sorularla doluydu. Onun beni görünce ne yapacağını düşünüyordum. Beni hâlâ tanıyor muydu? Sesimi duysa, yüzümü görse, içinde bir şey kıpırdar mıydı? Yoksa ben sadece uzak bir hatıradan mı ibarettim artık onun için?
Sivas’a yaklaştıkça içimdeki ağırlık arttı. Otobüs, terminale yanaşırken camın ardındaki gri şehir silueti yavaşça netleşti. Elimi dizlerimin üzerinde kenetledim. Kımıldayacak gücüm yoktu, ama kalkmak zorundaydım. Otobüsten indim, ayaklarım yere bastı ama sanki hâlâ havadaydım. Terminal kalabalıktı; valiz sesleri, anonslar, geliş gidişler… Hepsi benden çok uzaktı.
Bir bankta oturup telefonumu çıkardım. Ekrana baktım. Derin bir nefes aldım ve numarasını tuşladım. Her şey biraz daha gerçekleşti o an.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
“Zelal?” dedi sesi, tanıdıktı ama içinde bir mesafe vardı.
“Savaş… Ben Sivas’tayım,” dedim.
Sessizlik oldu. Sonra sesi birden yükseldi:
“Ne demek Sivas’tasın? Kızım sen delirdin mi? Kafayı mı yedin sen? Nerdesin şimdi sen Zelal?!”
Sustuğumda, ne kadar kırgın olduğunu anladım. Ama onun sesi ne kadar öfkeli olsa da, arkasında endişe vardı. Biliyordum. O da farkındaydı, bu geliş sadece bir heves değil, mecburiyetti.
“Terminaldeyim. Sadece... bilmiyordum kimi arayacağımı,” dedim. Sesim titriyordu ama artık gizlemenin anlamı yoktu.
Savaş derin bir nefes aldı.
“Tamam. Orada kal. Kimseyle konuşma. Geliyorum. Sakın bir yere gitmiyorsun Zelal anladın mı beni?” dedi. Sesinde hem öfke hem de korku vardı.
Sakin bir ses tonu ile
``Tamam´´ dedim ve telefonu kapattı.
Yaklaşık yirmi dakika sonra, kalabalığın arasından tanıdık bir siluet yaklaştı. Yanında, orta yaşlı, güler yüzlü bir adam vardı. Başında bone, üzerinde aşçı önlüğüyle dikkat çekiyordu. Adam, geldiğimde yüzüme ilk bakan kişi oldu. Savaş hiç konuşmadan elimdeki valizi alıp arabaya doğru ilerledi. Onu takip ederek arabaya doğru ilerledim. Arabanın önüne geldiğimde arka kapıyı açıp
``Bin arabaya!´´ Dedi. Sesini alçak tutmaya çalışsada yüz ifadesi sinirli olduğunu belli ediyordu.
Arabada sessizlik vardı. Terminalden ayrıldığımızdan beri kimse tek kelime etmemişti. Yanımda Savaş, direksiyonda Eşref Abi… Gözlerim dışarıda ama aklım çok daha uzaktaydı. Ankara’da, o sabah uyandığım yatakta, babamın sessizce eşyalarını toplayıp ardından kapıyı nasıl çekip gittiğini hatırlıyordum. Ve ardından boşluk... Telefonum sessizliğe gömüldü, ulaşmaya çalıştığım herkes birer hayal gibi elimden kaydı. Son çare… Savaş’tı. Ve şimdi yanındaydım.
Eşref Abi arabayı küçük, tenha bir parka çekti. Ağaçların arası rüzgârla hafifçe kımıldıyordu. Kuş sesleriyle karışık bir huzursuzluk vardı havada. Arabada motorun sesi sustuğunda, içimdeki sessizlik daha da derinleşti.
Savaş döndü, yüzüme baktı. Gözlerinde bir merak değil, daha çok bir endişe vardı. “Dinliyorum sizi Zelal hanım evet neden evden kaçıp buraya geldiniz?” dedi. Sesi, sinirli ve endişeli olduğu halde yumşak tutmaya çalıştı.
Başımı çevirdim ve yağmurda ıslanmış toprağı andıran koyu kahve gözleri ile göz göze geldim. Hala eskisi gibi bakıyordu… Özlem ve sevgiyle.
“Ankara’ya, babamla kontrole gitmiştik. Uzun zamandır rahatsızdım. Belirsizlik vardı ama… yine de böyle bir şey beklemiyordum. Doktor yüzüme baktı, ‘Zelal, sen kanser hastasısın,’ dediğinde, içimden bir şey koptu. Sanki benliğimin bir kısmı odada kaldı, ben kalkıp dışarı çıktım.”
Boğazım düğümlendi ama devam ettim.
“Ertesi sabah uyandım… Babam gitmişti. Bir not bile bırakmamış. Telefonunu kapatmış. Annem desen, zaten uzak. ‘Ben sana bakamam’ dedi babam. Bu kadar… Kırk kelimeye sığan bir terk ediliş.”
Savaş’ın gözleri büyüdü, dudakları titredi ama bir şey diyemedi.
“Ne yapacağımı bilemedim. Aradım herkesi… açan olmadı. Son çare… seni aradım. Çünkü içimde bir ses ‘Savaş bakar’ dedi. Tek tanıdığım, tek açık kapı sendin o an.”
Bir an sessizlik oldu. Havanın serinliği arabanın içine sızmış gibiydi. Sonra ön koltuktan, Eşref Abi’nin sesi duyuldu:
“Bağışla hanım kızım… istemeden kulak misafiri oldum.” Arkaya döndü ve göz göze geldik. Bakışlarında yargı yoktu, yalnızca şefkat vardı. “Savaş’ı severim, iyi çocuktur. Merttir. Duyduklarıma dayanamadım, sessiz kalamazdım. İstersen… müdürle konuşurum. Bir süreliğine yurtta bizim yemekhanede kalırsın. Misafirhane gibi bir yer var. Kimsesiz kalma.”
Savaş hemen araya girdi, biraz telaşla: “Ama Eşref Abi, nasıl olacak ki? Yurt sonuçta kurallar var ve erkek yurdu bir de.”
Eşref Abi gülümsedi, sakin ama net bir ses tonuyla: “Derim ki Ankara’dan yeğenim geldi, biraz yanımda kalacak. Müdür beni tanır, iki kelam ederim, mesele kapanır.”
Gözlerim doldu. Ama bu gözyaşı, çaresizlikten değildi bu kez. İlk defa, biri için yük değil de, biri tarafından korunmaya değer hissediyordum. Eşref Abi bana değil, insanlığa dair bir şey söylemişti aslında: Kimseyi bırakmak gerekmez.
Savaş’la bakıştık. O da başını hafifçe eğip onayladı. “Tamam,” dedi. “Öyle yapalım.”
Savaş bu durumdan pek memnun değil gibiydi ama şuan tek çare buydu.
Araba yeniden hareket ettiğinde, camdan dışarı baktım. Ağaçlar geride kalırken içimde hafif bir umut belirdi. Belki de bu şehirde, yeniden kök salacak kadar toprağım vardı.
Ve o an, bir evin dört duvarla değil, iki yürekli insanla kurulabileceğini anladım.
