6. bölüm / 6
SEKİZ SANİYEAltıncı Zincir Halkası
Bölümler 6Şu an: Altıncı Zincir Halkası
Sessiz ama acı
içinde geçen zaman…
Elimi usulca kaldırdım, titreyerek Savaş’ın yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Cildi sıcaktı, yorgundu... Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklardan bile son günlerin yükü okunuyordu. İçimde bir şey koptu ama kendimi tutmam gerekiyordu. Bu yakınlık... bu hisler... beni bir çıkmaza sürüklüyordu. Gözlerinin içine baktım, boğazıma bir düğüm oturdu.
“Yapma bunu…” dedim fısıltıyla, “Bize bunu yapma, Savaş. Olmaz bizden. Ne benden sana yar olur... ne de senden bana...”
Sözlerim çıkarken içim yanıyordu. Kalbim onu isterken dilim onu itiyordu. Ama bazen sevmek yetmiyordu. Bazen kalbinle değil, aklınla karar vermen gerekiyordu.
Gözlerinde bir sarsıntı oluştu. Kaşları çatıldı, dudakları aralandı ama hemen toparlandı.
“Hayır.” dedi neredeyse hırıltıyla. “Her şeyi düzelteceğim. Söz veriyorum.”
O an kollarını sardı bana. Bedenim önce irkildi, sonra usulca teslim oldu. Başımı göğsüne yasladım. Kalbinin atışlarını duydum. Hızlıydı… benimki gibi.
Ağlamak istedim. O kadar çok şey birikti ki içimde, gözyaşlarım sel olurdu belki. Ama yapamadım. Savaş’ın gözleri de doluydu. O da ağlamadı. Ağlamak istemekle susmak arasında asılı kaldık.
Sonra bir adım geri çekildim. O da geri çekildi. Göz göze geldik. Bu kez konuşmadık. Konuşmaya cesaret edemedik. Gözlerimiz konuştu.
Savaş’ın gözlerinde bir tutunma vardı, umuda tutunma. Benim gözlerimde ise bir vedalaşma...
Birkaç saniye öylece kaldık. Zaman durdu sanki. Sonra Savaş başını eğdi, sessizce kapıya yöneldi ve odadan çıktı.
SAVAŞ’IN AĞZINDAN ANLATIM
Odanın kapısını çekerken arkamdan hâlâ gözlerinin beni izlediğini biliyordum. Ellerim titriyordu. Parmaklarım hâlâ Zelal’in teninin sıcaklığını taşıyordu. Kalbim... darmadağın.
Odaya girip kapıyı sessizce kapattım. Sırtımı duvara yaslayıp yere kaydım. Bir an nefesimi tuttum, yüzümü ellerimin arasına aldım. Gözlerim kapalıydı ama zihnimde hâlâ onun gözleri... bakışları vardı.
Gece boyunca sağa sola döndüm. Uyku bir türlü gelmedi. Her gözümü kapattığımda onun “Olmaz bizden” diyen sesi yankılandı kulaklarımda. Ama ben bu sesi susturamazdım. O sesin peşinden gidecektim. Çünkü ben, ilk defa bu kadar sahici bir şeyin içindeydim.
Sabah uyandığımda göz altlarım mor, zihnim yorgun... ama yine de kalktım. Yüzümü yıkadım, defterlerimi aldım ve derslere yetiştim. Herkes normaldi. Hayat, benim duvarlarım yıkılmışken dışarıda aynı hızla dönmeye devam ediyordu.
Öğleden sonra dersten çıkınca birini aramak istedim. Hem güvenli hem doğru birini...
Esra Hoca.
Beni gerçekten anlayabilecek tek kişi oydu. Kampüsün bahçesinden yürüyerek onun odasına doğru ilerledim. Kapısının önüne geldiğimde bir an tereddüt ettim. Sonra derin bir nefes alıp tıkladım kapıyı.
Kapıya üç kez vurdum. İçeriden tanıdık, tok bir ses geldi:
“Gelin.”
Kapıyı araladım, başımı uzattım. Masasının başında oturuyordu, gözlüklerini hafifçe burnunun ucuna indirip bana baktı.
“Savaş? Ne oldu, hayırdır?”
İçeri girdim, kapıyı sessizce kapattım. Ayakta duruyordum, gözlerimi kaçırmadan konuya girmeye çalıştım ama boğazım düğümlendi.
“Hocam… sizinle bir şey konuşmak istiyorum. Önemli bir şey.”
Kalemini yavaşça masaya bıraktı, ellerini kavuşturdu ve ciddiyetle yüzüme baktı.
“Otur bakalım.” dedi. Sandalyeye çökerken içimdeki ağırlık daha da bastırdı.
“Bu sabah senin hakkında birkaç şey duydum. Yurtta kavga çıkmış. Doğru mu bunlar?”
Başımı yere eğdim. “Evet... ama anlatabilirim.”
“Anlat bakalım, Savaş.”
“Birkaç çocuk... yurttaki arkadaşlar... bana Zelal hakkında laf ettiler. Saygısızlaştılar. Sessiz kalamadım.”
Kaşlarını çatıp, gözlüğünü çıkardı. “Savaş anlat bakalım bu kızla aranda nasıl bir bağ var.”
Yutkundum. “Hocam, Zelal… Biz Zelal ile iki yıl önce tanıştık. Aslında karşılaştık ben Adana’ya ablamı ziyarete gittiğim gün karşılaştım…” Duraksadım… o an aklıma bakışı mavi gözleri aklıma geldi. Tekrar yutkundum ve anlatmaya devam ettim:
“Biz sonra şans eseri sosyal medyada karşılaştık. tabi uzun bir süre arkadaş olarak konuştuk ama ben duygularıma hakim olamadım. Biz sevgili olduk hocam. O srıa zaman öyle güzel geçiyordu ki rüyadan daha tatlı geliyordu… Sonra annem öğrendi, ayrılmamı istedi ayrılmazsam hakkını helal etmeyeceğini dile getirdi. Zelal ile konuştum ve anlaştık altı ay önce tekrar birlikte olacaktık ama bu sefer anneme söyleyecektim. Sonra Başak çıktı başıma… Şuan ben Başak’la değil Zelal İle nişanlı olmam gerekiyordu. Ama olmadı. Zelal ile artık aramızdaki herşey bitmişti. İki hafta önce beni aradı yardım istedi babası terk etmiş kimseye ulaşamamış o da benim yanıma geldi. Hocam hala seviyorum onu deliler gibi seviyorum anasını satayım seviyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor…”
Esra Hoca bir süre sessiz kaldı, sonra kollarını bağlayarak bana baktı.
“Ne istiyorsun benden?”
“Ona kalabileceği bir yer ayarlamanızı. Sadece iki haftalık… şehirde bir yerde, yalnız kalabileceği bir ortam. Ailesine tekrar göndermem gerek normalde ama ben o hatayı bir kere yaptım Hocam tekrar onu ateşe atamam. Yurtta da kalamaz, herkesin gözü üzerinde.”
Derin bir nefes aldı. Gözleri bir an duvara takıldı, sonra bana döndü.
“Ben yalnız yaşıyorum. Bekarım. Dilersen, o süre zarfında benimle kalabilir. Evimde bir oda boş. Ama tek şartım var Savaş...”
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
“Hocam, ne olursa olsun, yeter ki o iyi olsun.”
“O kızı bir daha bu kadar yorar, üzerine bir gram baskı kurarsan seni asla affetmem. Anladın mı?”
“Anladım.” dedim. Sözlerim boğazımda düğüm gibi takılıyordu. Minnettar ama ezgindim. Çünkü hem ona sığınıyordum, hem içten içe Zelal’in gözlerinde kaybolmuştum.
Esra Hoca hafifçe başını salladı.
“Ben onunla konuşurum. Eğer kabul ederse, bu akşam eşyalarını alması için birlikte gideriz.”
ZELAL’İN AĞZINDAN ANLATIM
Valizimin fermuarını çekerken içimde bir düğüm daha sıkılaştı. Sanki her eşyayla bir anıyı toplayıp kapatıyordum. Kütüphaneden alıp getirdiğim kitapları bir çantaya yerleştirdim, üzerine de yumuşak atkımı bıraktım. Odadaki sessizlik alışılmış değildi, sanki her şey bir veda fısıldıyordu.
Kapı aralandı. Göz ucuyla baktım. Savaş sessizce içeri girdi. Omzunda o tanıdık hırkası, gözleri her zamanki gibi karışıktı. Suçluluk, özlem ve koruma isteği birbirine dolanmıştı bakışlarında.
“Hazır mısın?” diye sordu yavaşça.
Başımı salladım. “Evet.”
Bir an sustuk. Ellerim valiz sapındaydı. O ise kapı eşiğinde duruyordu.
“Fırsat buldukça seni görmeye geleceğim,” dedi. Sesi, düşündüğümden daha yumuşaktı. “Merak etme, bu sadece geçici bir şey. İki hafta sonra… gidiyoruz.”
Bir adım geriye çekildim. Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Nereye?” dedim şaşkınlıkla. “Nereye gidiyoruz Savaş?”
Gözlerim onun gözlerine saplandı. Kısa bir gülümseme kıyısından geçti.
“Zamanı gelince anlatırım Zelalim.” dedi. “Şimdilik sadece... güven.”
İçim yine çalkalandı. Her şey karışık, her şey belirsizdi ama bir yandan o sesi, o cümledeki sakinliği duyunca… azıcık da olsa inanmak geldi içimden. Belki sadece kendimi avutmak için. Belki de onun gözlerinde gördüğüm o azim yüzündendi.
Birbirimize yaklaştık. Göz göze… bir veda gibi değil, bir söz gibi bakıştık. Ardından sessizce vedalaştık.Sıkıca sarıldı bu sefer bende karşılık verdim. Ardından geri çekildi.
“Gitme vakti,” dedi.
Başımı eğdim, ama gözlerim dolmadan. Güçlü durmalıydım. En azından bu sefer.
Ve adımlarımı dış kapıya doğru çevirdim. Her adımda, arkamda kalan bir yük, içimde büyüyen bir bilinmez vardı. Ama bu kez yalnız değildim. Bu kez, biri bir şeyleri düzeltmek istiyordu. Ve o biri... Savaş’tı.
Esra Hoca’nın evi yurdun karmaşasından sonra bir sığınak gibiydi. Sessiz, sade ama sıcak… Girişteki halının üzerine adım attığım anda, kalbimde bir huzur kıpırdadı. Duvarlarda eski İstanbul tabloları, raflarda kitaplar… Her şey düzenliydi. Belli ki bu ev, bir hayatı taşımaktan çok, bir ruhu korumaya çalışıyordu.
“Kendini evinde hisset,” dedi Esra Hoca, mutfağa yönelirken. “Ben hemen çay koyayım.”
Başımı salladım. Girişteki kanepeye oturdum. Ellerim dizlerimde kenetlendi, gözlerim yerdeydi. İçimde hâlâ yurdun kokusu, savaşın bakışı, valizimin ağırlığı vardı. Ama ilk defa… ilk defa bir kadın eliyle korunuyordum. Bu düşünce boğazımı düğümledi.
Çay tepsisiyle yanımda belirdi. İki fincan, yanında kurabiye... Gülümsedi. Ben de zoraki karşılık verdim.
Bir süre sessizce oturduk. Çayın buharı aramızda süzülürken, o derin bir nefes aldı. Sanki içinde biriken merakın artık taşmak üzere olduğunu hissettim.
“Zelal…” dedi nazikçe ama doğrudan. “Eğer sana ağır gelmeyecekse… Ailen neden seni bırakıp gitti? Savaş birkaç şey söyledi ama… seni dinlemek isterim.”
İçim burkuldu. Elim fincanın kulpunda duruyordu, ama içmek gelmedi içimden. Gözlerim bir noktaya sabitlendi. Sessizlik… Sonra kırıldı.
“Kanserim ben,” dedim, sesim çatallaşmadan. “Yeni öğrendik. Başta kimse kabullenemedi. Sonra… her şey hızlandı. Babam… ‘benim soyumda böyle bir zayıflık yok’ dedi. Annem sustu, o hep sustu zaten.”
Çay fincanı hâlâ elimdeydi ama dokunmamıştım. Gözlerim dolmuştu ama dökülmüyordu. Hoca bir şey demedi. Sessizliğiyle yanımda durdu, ve bu, kelimelerden daha kıymetliydi.
“O gün aramadığım kimse kalmamıştı. Son çare olarak Savaş’ı aradım. Beni yurda getirdi.ilk defa biri gerçekten bakmış gibiydi. Görmüştü beni. Sadece hasta birini değil... birini.”
Başımı kaldırdım. Esra Hoca’nın gözleri ıslanmıştı. O an anladım… bu kadın sadece öğretmen değildi. Aynı zamanda bir sığınak, bir şefkat, bir anlayıştı.
“Buradasın artık,” dedi yavaşça. “Ve ben bu evde sana sadece yer değil, huzur da açmak istiyorum.”
İlk defa… içimden geçen teşekkür kelimesi dua gibi yükseldi. Sustuğum her anı anlamıştı. Sığındığım her duvarın çatlağını fark etmişti.
Bu ev… bir ara durak değildi artık. Küçük bir iyileşmenin kapısıydı.
Bölüm etkileşimi
