SEKİZ SANİYE kitap kapağı

5. bölüm / 6

SEKİZ SANİYE

Beşinci Zincir Halkası

Vaveyla Yazarı: Elife IŞIL

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Beşinci Zincir Halkası

İnsan sevdiğinin yanındayken uykusu gelirmiş…
Özlemin tam ortasında, kalbimin sessizliğini dinlerken…

Gözlerimi araladığımda loş ışıkta tanıdık masaları seçebiliyordum. Sandalyeye yaslanmış bir şekilde, yemekhanede uyuya kaldığımı fark ettiğimde, içimde tuhaf bir utanç ve garip bir huzur vardı. Üzerime örtülü olan hırkayı yavaşça aldım. Toprakla karışık sigara kokusu... Başımı hırkaya gömdüm ve kokusunu içime çektim. Bu Savaş’tı. Onun hırkasıydı. Başka kimse bu kadar tanıdık ve karmaşık kokmazdı. Kalbim usulca sızladı.
Etrafa göz gezdirip kimsenin olmadığından emin olduktan sonra, hırkayı kucağıma alıp hızlı adımlarla yemekhaneden çıktım. Kimse görmeden yurda çıkmalıydım. Hırkayı odama götürdüm, yatağımın üstüne koydum. Bu küçük parça, dün gece yaşadıklarımın sessiz şahidiydi.
Ben de sessizce mutfağa geçtim. Bugün peynir ve zeytinleri ben yerleştirecektim. Elim alışmıştı artık; tepsileri dizerken dikkatle düzgün olmalarına özen gösteriyordum. Ama aklım başka bir yerdeydi. Daha doğrusu başka bir kişide. Savaş…
Görünmemişti. Her sabah neredeyse aynı vakitte gelir, göz ucuyla selam verir, sonra arkadaşlarının yanına geçerdi. Ama bugün yoktu. İçimi tarif edemediğim bir huzursuzluk sardı. Ne saçma, diye geçirdim içimden. Neden bu kadar önemsiyordum ki?
Yemekhaneye yavaş yavaş öğrenciler dolmaya başladı. Masa masa kalabalık olurken ben hâlâ elimde tepsiyle kapıya göz ucuyla bakıyordum. Ve sonra… geldiler. Savaş ve arkadaşı Mert. İçeri girdiklerinde elimdeki tabak titredi hafifçe, düşürmemek için derin bir nefes aldım. Göz göze gelmedik ama geldiğini bilmek bile yetmişti.
Yemekhanede sadece iki masa boştu. Ve ikisi de benim masamdı. O an ne yapacaklarını düşündüm. Başka bir yol bulurlar mıydı? Ama Mert çoktan kararını vermişti, önde giden oydu zaten. Diğer boş sandalyeye oturmuş, kahvaltılığına başlamıştı bile.
Savaş… O birkaç saniye tereddüt etti. Gözleriyle etrafa baktı. Sonra bana doğru yöneldi. Sessizce karşımdaki sandalyeye oturdu.

“Günaydın,” dedi. Sesi alıştığım o tanıdık tonlardaydı. Ne sıcak, ne soğuk. Ama içimde bir şeyler kıpırdadı.
Başımı hafifçe eğdim, “Günaydın,” dedim ben de. Gözlerine bakmamaya çalışarak.
Bir süre sessizce kahvaltılıklarımıza baktık. Her şey olduğundan daha sessizdi sanki. Kaşığın tabağa çarpması bile yankı yapıyordu içimde.
Sonra ansızın sordu:
“Bugün çarşıya geliyor musun?”
Birden irkildim. Ne diyeceğimi bilemedim. Oysa bir yanım “evet” diye haykırmak istiyordu. Ama diğer yanım kendimi korumaya çalışıyordu hâlâ.
“Bilmiyorum,” dedim. Sesi duyulmayacak kadar kısık çıktı ilkinde. Sonra biraz toparladım kendimi, “Belki uğrarım,” diye ekledim.
Savaş başını hafifçe salladı. Ama hiçbir şey demedi. Belki o da benim gibi, kelimelerin ne eksik ne fazla olması gerektiğini biliyordu artık.
Ama içimdeki ses susmuyordu:
Keşke her şey başka türlü olsaydı…
Kahvaltıdan sonra gün yine sıradan bir akışa büründü. Öğleye kadar birkaç işin ucundan tuttum, sonra odama çekildim. Sessizlik… Yalnızlık… ve düşünceler…
~🪷~
Pencereden dışarıya baktım. Gökyüzü berraktı. Rüzgâr dallarla oynamıyor, sadece ara ara perdeyi hafifçe kıpırdatıyordu. Sonra gardrobumun kapağını açtım. Ellerim alışkanlıkla en sevdiğim elbiseye gitti. Buz mavisi, yakasında zarif çiçek işlemeleri olan elbise… O elbise bana kendimi güzel hissettiriyordu. Biraz da güçlü. Mavi renk bandanamı saçıma taktım. Aynaya baktım. Gülümsedim mi? Hayır. Ama en azından kendimi toparlamış gibiydim. Tam çıkacaktım ki… bir şey fark ettim.
Hırkam… yoktu.
Gözlerim yatağın üstüne bıraktığım hırkaya çarptı. Hırkayı Savaş’a vermem gerekiyordu. Hırka hâlâ kokuyordu. O tanıdık koku… Toprak ve sigara. Savaş’ın kokusu. İçimde bir şeyler kıvrıldı. Ama hemen bastırdım.
Onu götürecektim. Geri vermeliydim. Bu bir vesileydi sadece. Öyle düşünmeliydim.
Aşağı indiğimde, yurttan çıkmak için kapıda bekleyen birkaç kişi vardı. Ama gözlerim sadece birini aradı. Ve oradaydı. Savaş. Yalnızdı. Arkadaşı Mert yoktu bu kez. Beni görünce bakışları üzerime sabitlendi. Bir şey demedi.
Ben sessizliği bozdum.
“Dün gece için… hırka için… teşekkür ederim,” dedim.
Gülümsedi hafifçe. “Rica ederim,” dedi. Sonra birkaç saniye duraksadım ve ekledim:
“Bugün… hırkam yok. Eğer sakıncası yoksa… bunu ödünç alabilir miyim?”
Hafifçe başını eğdi. “Elbette,” dedi. “Bugün senindir.”

Yürümeye başladık. Sakin, yan yana ama mesafeli… Eskisi gibi değildik. Ama yan yana olmamız bile içimde bir tür sızıyla karışık huzur bırakıyordu.

Çarşının kalabalığına karıştıklarında, bir an durup etrafa baktım. İnsanlar telaşla bir yerlere yetişiyor, anneler çocuklarını ellerinden tutup çekiştiriyor, satıcılar bağırarak indirimleri duyuruyordu. Hava sıcaktı ama hafif bir rüzgar saçlarımı uçuruyordu. Başımı azıcık kaldırdım. Gözüm bir vitrindeki mankenin üzerinde duran hırkaya takıldı. Tam da o an Savaş hafifçe koluma dokundu.
“Şurada yeni sezon ürünleri varmış,” dedi, gözlerini vitrindeki hırkaya dikip.

Beraberce mağazaya girdik. İçerisi serindi, raflar düzenliydi ve yeni kumaş kokusu havada asılıydı. Savaş birkaç adım önde ilerliyor, arada dönüp bana bakıyordu. Ben dokunmamaya çalıştıkça, o ısrarla raflardan hırkaları çıkarıp önüme tutuyordu.
“Şu renk güzel değil mi?” dedi, gri bir hırkayı omzuma koyarak. “Tenine yakışır.”
Gözlerimi kaçırdım. “Bilmem... Gerek yok aslında,” dedim sessizce. Ama içimden geçen, onun seçtiği şeyi gerçekten merak etmekti.

“Bence gerek var,” diye mırıldandı, sonra bana değil de kendi kendine konuşur gibi: “Üzerindeki hırka benim ve eski sana yenisini almalıyız. Şu var ya, hem kalın hem yumuşak...”

Bir süre sonra kasada iki hırka vardı. Biri bana, biri ona. Savaş ödeme yaparken ben etrafa bakıyor gibi yaptım. İçimde karışık bir şey vardı. Sanki bana ait olmayan bir dünyada, kısa bir zamanlığına misafir gibiydim. Ama tuhaf bir güven de duyuyordum ona karşı.
Yemek yemeye karar verdik. Sessiz bir sokağın ucundaki küçük bir lokantada oturduk. Cam kenarındaki masaya geçtik. Benim önümde sade bir çorba, onun önünde ise koca bir iskender vardı. Kaşığımı karıştırırken onun bana bakışını fark ettim.

“Yorgun musun?” dedi.
Başımı iki yana salladım. “Değilim. Sadece... böyle kalabalıklara alışık değilim.”
“Anladım,” dedi, daha fazla sormadı. Bu sessizlikte bile anlayış vardı.
Yemekten sonra yürümeye başladık. Hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları tek tek yanıyordu. Yolun sonunda renkli ışıklar gördüm. Döner salıncaklar, pamuk şeker standları, çocuk kahkahaları... Lunapark.
Her çocuğun en az bir kere gittiği, benim ise hiç gitmediğim yerdi…
Kalbim sıkıştı. Kafamı çevirdim, görmezden gelmeye çalıştım. Ama Savaş yanımda yavaşladı. O da fark etmişti.

SAVAŞ’IN BAKIŞ AÇISINDAN

Zelal başını çevirip başka yöne baksa da, bazen buzulları andıran mavilikte olan bazense okyanusunda kaybolduğum mavi gözleri lunaparka takılmıştı. O an ne düşündüğünü tam olarak bilemesem de, içinde bir şeyin hareket ettiğini sezmiştim. Herkesin içinde sakladığı çocuk vardı ya hani, işte onunki belki de çok erken susmuştu.

Yanına biraz daha yaklaştım. “Daha önce hiç lunaparka gitmedim demiştin. Gidelim hadi.” dedim.

“Gerek yok,” dedi hemen, sesi yumuşaktı ama içinde bir savunma vardı. Kırılmasın diye üstelemeden kolumu cebime soktum.

“Hanfendi kusura bakmayın ama size fikrinizi sormadım o yüzden gidiyoruz.” dedim, ayaklarım çoktan lunapark yönüne kıvrılmıştı.

Birlikte yürüdük. Renkli ışıklar yüzüne vurduğunda, gözlerinde yansımalarını gördüm. Minik bir kız çocuğu pamuk şekerle yanımızdan geçti. Zelal istemeden ona baktı. İç geçirdiğini sandım.

Bir anda bileğini tuttum. “Bekle,” dedim.

Pamuk şeker tezgâhına gittim. İkimize de aldım. Geri döndüğümde gözleri büyümüştü. “Çocuk muyuz biz?” dedi, ama alırken gülümsediğini gördüm. Bu gülümsemeyi çok az insana göstermişti.

Dönme dolabın önünden geçerken durduk. Dönüşler ağırdı, yukarıdaki sepetler geceye dokunur gibiydi. “Binelim mi?” dedim. Bu sefer itiraz etmedi. Sadece başını hafifçe salladı.
Yukarı çıktığımızda şehrin ışıkları ayaklarımızın altındaydı. Bir süre konuşmadan baktık. Rüzgar sarı dalgalı saçlarını savuruyordu.Minik ellerini avucumun içine aldım. Ellerini çekmek istese de buna izin vermedim.
Aşağı indiğimizde ikimiz de değişmiştik sanki. Biraz daha yakın, biraz daha sessiz ama anlaşır haldeydik.
Yol boyunca konuşmadık. Ama sessizlik can sıkıcı değildi. O anlarda ne kadar konuşmasan da kalbin konuşuyordu ya, işte öyleydi.
Yurda vardığında göz göze geldik. “Teşekkür ederim,” dedi sadece.
“Ne için?” dedim.
“Hatırlamak için,” dedi. “İçimde hâlâ çocuk olan birini.”
“Her çocuğun hakkı çocukluğunu yaşamak. Bir şey değil.” Dedim. Sessizce merdiven basamaklarını bir bir çıkıp düz koridorda ilerledik. Odamın yanında olan odasına girdi bende odama girdim. Sırtımı kapıya yasladım içimden önce ona sonra kendime şu sözü verdim: “Ne olursa olsun yaşayamadığın çocukluğu tekrar yaşatacağım…”
Nasıl olacağını bilmesem de yapacaktım. Üstüme siyah eşofman takımı giyip bahçaye Mert’in yanına vardım. Erkeklerle oturmuş sohbet ederek çay içiyordu. Hiç beklemeden Mert’in yanındaki boş sandalyeye oturdum.

“Selamün Aleyküm gençlik” dedim. Tok sesimle.
“Aleyküm Selam. Hayırdır nerden geliyorsun bu saate?” Dedi Mert endamlı bir şekilde.
Masadakilerle çay içip havadan sudan konuşuyorduk ki, laf bir anda Başak’a geldi. Sessizce çayımı yudumlarken, Mert'in yanında oturan Yusuf birden lafa daldı:

“Bu sabah sen Zelal’le çıktıktan sonra nişanlın geldi. Başak yani. Seni sordu. Biz de Zelal’le çıktığını söyledik. Lan oğlum,” dedi gülerek, “Biz bir tanesini bulamıyoruz, sen iki tanesini elde tutmaya çalışıyorsun!”

İçimde bir şey delindi o anda. O anki sinirle yumruk yaptığım elimi masaya vurdum.

“Saçmalama lan!” dedim, sesim biraz fazla sert çıkmıştı. “Ağzına sıçarım bir daha böyle bir şey duyarsam ve hepinize söylüyorum beyler hiç biriniz ne Zelalin yakınından geçiyorsunuz ne de adını ağzınıza alıyorsunuz! Alanın yedi ceddini sikerim ona göre!”

Kimse bir şey demedi. Sustum. Yüzümdeki öfkeyi gizle yememiştim. Elimi cebime attım,telefonu elime aldım ve güç tuşuna bastım açılmadı. Şarjı bitmişti.

“Telefonu şarja takıp gelirim,” deyip kalktım. Kimse karşı çıkmadı. Geniş bahçeyi geçip yurda girdim, odamın kapısını usulca açtım. Telefonu şarja taktım, ekran titreyerek açıldı. Bildirimler yağmur gibi yağmaya başladı. İlk gözüme çarpan, annemin birkaç cevapsız çağrısı oldu. Ardından Başak’tan gelen mesajlar...

BAŞAK:Savaş... Neden aldattın beni?- 13:22

BAŞAK:O kızı gördüm, beraber çarşıda geziyordunuz. Ben istesem yapamazsın bunu.-13:23

Gözlerimi kıstım. Parmaklarım mesajların üzerinde duraksadı. Birkaç saniye sonra yeni bir mesaj daha geldi ondan:
BAŞAK:Özür dilerim. Belki de yanlış anladım. Ama gerçekten çok kırıldım.14.34

Ne olduğunu hâlâ çözememişken, yeni bir bildirim düştü ekranıma.
EŞREF USTA:Savaş, nişanlın seni sordu. Yanındaki kızla görmüş, ben hallettim. Merak etme.- 14:10

Kafamın içinde bir uğultu başladı. Her şey üst üste gelmişti. Telefonu elimde sımsıkı tuttum, birden içimden bir şey taştı. Derin bir nefes aldım, sonra annemi aramak için rehbere tıkladım.

Çalarken, kendi iç sesimle baş başa kaldım:
“Bir Allah’ın kuluda benim ne düşündüğümü istediğimi sormaz.Varsa yoksa Savaş kötü…”
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra annem açtı. Ses tonu daha “alo” der demez belliydi; sinirliydi.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun Savaş?” dedi, hiç beklemeden. “Kız kalkmış seni ziyarete gelmiş. Sırf seni görmek, yanında olmak için. Sen ne yapıyorsun? Tersliyorsun! Üzüyorsun! Ne bu yaptığın?”

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapadım, dudaklarımı sıktım ama olmadı. Sesim birden yükseldi:

“Anne, farkındaysan yurttayım! Hocalar var! Nişanlım olabilir ama benim kalbim başka biriyle nişanlı! Anla şunu artık anne anla!”

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra annemin sesi daha da sertleşti:

“Savaş! Ne demek başka biriyle? Sen o kıza söz verdin!”

Dayanamadım. Sesim daha da gürleşti, kelimeler ağzımdan döküldü:

“Ben kimseye söz vermedim anne o senin saçma sapan işlerin yüzünden senin verdiğin söz benim değil anne! Benim tavrım bu olacak. O kızı kabul edene kadar. Ve sen bu saçmalığa son verene kadar böyle olacak. Kusura bakma!”

Kapının ardındaki sessizlikte, birinin nefes alışlarını duyar gibiydim. Zelal. Oradaydı. Konuşmanın her kelimesini duymuştu sanırım.

Bir an sustum. Telefon elimdeydi hâlâ, ama kalbim başka bir yerden atıyordu artık. Sanki söylediklerim sadece anneme değil, duvarda bana kulak kesilen bir kalbe değdi.
“Siksinler böyle işi ha Savaşı sikinde rahatlayın lan yeter!”
Telefonu sinirle masaya bırakırken içimde bir şeyler darmadağın olmuştu. Tavanı izleyerek yatağa uzandım. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu, boğazımda düğümlenmiş cümleler vardı. Kafamın içinde annemin sesi dönüp duruyordu ama hepsini bastıran başka bir ses yükselmeye başladı: Hıçkırıklar.

Duvarın arkasından gelen boğuk bir ağlama sesi. İnce ama içten, bastırılmış ama titrek. Bir an kulaklarıma inanamadım. Ama o sesten odayı ilk günden beri tanıyordum. Zelal.

Yattığım yerden doğruldum. Yüreğime sanki taş oturdu. O an içimde ne gurur kaldı ne de öfke. Sadece suçluluk. Hızla ayağa kalktım, birkaç adımda kendimi kapının önünde buldum. Yumruklarımı sıktım, sonra gevşettim. Kapıya vurmadan önce içeri nasıl gireceğimi, ne diyeceğimi bilmiyordum. Ama kalbim beni yönlendirdi.
ZELAL’İN BAKIŞ AÇISINDAN

Savaş’ın telefon konuşmasının her kelimesi odamın duvarlarından yankılanmış gibiydi. Başımı yastığa gömmeme rağmen sesi engelleyemedim. Her bir cümlesi içime işledi.

“Nişanlım olabilir ama benim kalbim başka biriyle nişanlı!”

O an kalbim duracak gibi oldu. Sanki içimdeki bütün kan bir anda çekilmişti. Boğazıma oturan yumruyu bastıramadım. Sessizce, kimse duymadan ağlamaya çalıştım ama olmadı. Hıçkırıklarım kaçamadı duvarların arasından.

Ben neye seviniyordum? O cümleye mi? Yoksa o cümlenin gerisinde yatan felakete mi üzülüyordum? Kalbi başkasıyla nişanlı dedi… Kimdi o başkası? Bir parçam adımı fısıldadı ama hemen ardından diğer parçam susturdu beni: "O sen olamazsın, Zelal. Ne hayal kuruyorsun?"

Ama sonra… Savaş’ın sesi yeniden yükseldi, o son cümle:

“O kızı kabul edene kadar. Ve sen bu saçmalığa son verene kadar böyle olacak. .”

O an içimdeki o küçük umut titredi. Sanki bir kandil gibiydi; rüzgârla sönmek üzere olan. Gözyaşlarım durmuyordu. Kalbim çırpınıyordu. Ne sevinçti bu, ne de tam anlamıyla bir acı. İkisinin tuhaf bir karışımı. Adını koyamadığım, sadece hissettiğim, içimi paramparça eden bir his.

Tam o sırada kapı çalındı. Hafif, tereddütlü bir tıklama. Ardından Savaş’ın nefesi duyuldu kapının arkasında. Beni duymuştu. Belki de duyması gerekiyordu.

Kendimi toparlamaya çalıştım ama ellerim titriyordu. Bir yanım onu içeri almak istiyor, diğer yanım duygularımı saklamak için geri çekiliyordu. Ama geç kalmıştım. O artık her şeyi duymuştu. Ve ben, belki de ilk defa bu kadar açık kalmıştım birine karşı.
Savaş’ın bana doğru geldiğini fark ettiğimde kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı. Bir şey söylemedi. Sadece gözlerimin içine bakarak birkaç adım attı. Nefes alışverişi yüzüme çarpıyordu artık. Yüzüm yanıyordu. O kadar yakındı ki, dokunmadan bile tenine değiyormuşum gibi hissediyordum.

Gözlerim gözlerine takıldı. Kaçamadım. O an, içimde bir şeyin çözüldüğünü hissettim. Sanki yıllardır içime bastırdığım bir özlemi o bakışlarıyla ortaya çıkarmıştı.

"Sana zarar vermekten korkuyorum," dedi kısık sesle. Boğazı düğümlenmiş gibiydi. "Ama sana uzak kalmak... O daha çok canımı yakıyor."

Bir şey söyleyemedim. Kelimeler boğazıma dizilmişti. Dudaklarım titredi ama sesim çıkmadı. İçimde bir yerlere işleyen bir sızı vardı, ama aynı anda bir huzur da… Onunla olmak, doğruydu. Tuhaf bir şekilde hep doğru hissettirmişti.

Savaş, ellerini yüzüme uzattı. Parmakları titriyordu ama kararlıydı. Avuçlarını yanaklarıma yerleştirdi. Sessizce ve nazikçe yanaklarımı okşadı.
Toprak rengi gözlerini izlemeye başladım.
Hiç beklemediğim anda dudakları nazikçe dudaklarıma değdi.
Zaman bir anda büküldü. Dışarıda gece mi, sabah mı, bilmiyordum. İçeride kaç kişi vardı, hangi katta olduğumu bile unuttum. Sadece onun varlığı, nefesi ve dudaklarının ağırlığı kaldı.

Sekiz saniye
sürdü.

Sekiz koca saniye boyunca geçmişin, geleceğin, korkuların ve tüm kaçışların sesi sustu. Öpücüğünde bir acele yoktu. Bir şey istemek değil, bir şey itiraf etmek gibiydi. Tüm duygularını anlatmak için kelimelere değil, bu ana ihtiyacı varmış gibi…

Gözlerimi açtığımda o hâlâ bana bakıyordu. Parmakları hâlâ yanaklarımdaydı. Ama gözlerinde başka bir şey vardı şimdi. Mahcup bir güven. Sessiz bir teslimiyet.

"Bu, ilk defa kendim olduğum bir an," dedi. "Ve seninle... ilk defa doğru hissettim."

Sözleriyle gözlerim doldu. Kalbim doldu. Bu gece ne kadar karmaşıksa, o kadar da gerçekti. Ve ben, ilk defa birinin bakışlarında kendime ait bir yer gördüm.
Ve o yer, tam gözlerimin içindeydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18