4. bölüm / 6
SEKİZ SANİYEDördüncü Zincir Halkası
Bölümler 6Şu an: Dördüncü Zincir Halkası
Bazen anlamak için özlemek lazım,
özleyecek zamanı ayırmak içinde yürek lazım…
Sabah erkenden kalktım. Yurt henüz sessizdi. Sadece uzaktan kuş sesleri duyuluyordu. Üzerime ayak bileklerime kadar gelen sarı renginde olan beyaz çiçekli elbisemi giyindim ve uzun sarı saçlarımı yandan ördüm. Aynadaki halime kısa bir bakış attım, göz altlarım uykusuzluktan morarmıştı ama artık alışmıştım. Sessizce dördüncü kata çıktım ve yemekhaneye girdim.
Aşçı Eşref abi çoktan iş başındaydı. Beni görünce başıyla selam verdi, ben de gülümsedim. Tezgâha geçip tencerelerin başında yardım etmeye başladım. Buhar yükseldikçe gözlerim yandı ama içimde tuhaf bir huzur vardı. Belki de işe yaradığımı hissetmek, her şeyden kaçmak için iyi bir yoldu.
Gün boyu koşturmaca içinde geçti. Dağıtım sırasında gençlerin arasında dolanırken birkaç bakış üzerimdeydi, hissediyordum. Ama artık rahatsız olmuyordum. Düşüncelerim hep bir kişide, hep aynı yerdeydi.
Akşamüstü olmuştu. Savaş’la yemekhanede karşılaştık. Ayakta bekliyordu, ben de tepsileri düzeltirken yanına yaklaştım. Gözleri yorgundu ama sesi sakindi.
“Bugün nasılsın?” diye sordu.
Kısaca “İyiyim, sen?” dedim.
``Sevindim. Bende iyiyim. Şey… yarın çarşı günü beraber çıkalım mı? Hem etrafı gezersin hem de ihtiyacın varsa onları giderirsin olmaz mı?´´
Dedi. Sesi sakindi. Eski günleri hatırlatmıştı bana önceden benle konuşurken bu kadar yumuşak ve sakin konuşuyordu. Sanki en ufak sesi yükseldiğinde kırılacakmışım gibi yumuşak ve sakin…
``Bilmiyorum… Sabah yine hatırlatırsan sevinirim o zaman konuşalım olur mu?´´
Dediğim sırada bir genç hızla yanımıza geldi. Savaş’a dönerek fısıltıyla ama benim de duyacağım şekilde söyledi:
“Nişanlın geldi, kız aşağıda seni bekliyor.”
Savaş’ın yüzü bir anda gerildi. Ben başımı eğdim. Kalbim bir anlığına durdu sanki. Dudaklarım titredi ama hiçbir şey demedim. Gözlerim doldu ama dökülmedi. O an Savaş’la göz göze gelmemeye çalıştım, çünkü içimde tutmaya çalıştığım her şey bakışlarımda açıkça okunurdu.
Savaş hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti. Ben ise hızlı adımlarla yemekhaneden uzaklaştım. Dördüncü katın arka tarafındaki pencereye koştum. Bahçede duruyorlardı. Kız saçlarını geriye atıyor, gülerek bir şeyler anlatıyordu. Savaş başını eğmiş, onu dikkatle dinliyordu. O sahne içime bıçak gibi saplandı.
Odaya geri döndüm, yemekhaneye geçtim. Herkes yemeğini çoktan yemişti. Tezgâhın kenarındaki masaya oturdum, başımı çantama yasladım. Kulaklığımı taktım. Bir şarkı açtım, kelimeler değil, sadece müzik vardı. Gözlerim kapandı, yorgunluktan dayanamayıp gözlerimi uykuya teslim ettim.
SAVAŞ’IN BAKIŞ AÇISINDAN
Zelal’in başı hafifçe yana düşmüştü. Parmaklarının arasında sıkıca tuttuğu kulaklık kablosu, titrek bir huzur gibi sarkıyordu. Camdan içeri süzülen Ayın ışığı, yüzüne ince bir perde gibi vuruyor, ağlamaklı göz kapaklarının altındaki yorgunluğu belli ediyordu. Her haliyle kırılgandı. Ve her haliyle güzeldi.
Ona doğru bir adım attım. Sonra cep telefonum titredi. Cebimden çıkarıp baktım.
“Aşağıdayım. Nerdesin?”
Nişanlım.
İçimde bir iç çekiş… Ayaklarım Zelal’e doğru uzansa da, metanetle geri döndüm. Merdivenlerden hızla inip bahçeye çıktım. O her zamanki gösterişli haliyle bekliyordu.
Üzerinde mini elbise vardı her zamanki gibi. Koyu saçları fönlü, dudaklarında dikkat çekici bir ruj, gülümsemesi ölçülüydü ama gözleri sorgulayıcıydı.
“Yukarıda bir şeyle ilgileniyordum,” dedim kısa bir selamlamayla.
“Hım. Meşgul müydün rahatsız etmedim umarım?” diye sordu hemen.
“Biraz öyle oldu ama olsun sorun değil. Eee neden habersiz geldin? Her seferinde diyorum gelirken haber ver diye.” Dedim. Ama aklım hala Zelaldeydi…
Bakışlarımı Başak‘a çaktırmadan yemekhanenin camına çıkardım. Ancak yemekhanenin içerisi buradan görünmüyordu.
Başak iç geçirerek konuşmaya başladı. “Aşkımm ama sana sürpriz yapmak istedim. Hemen kızıyorsun sende. Kırıldım bir daha gelmem. ” Her zamanki nazlı sesiyle konuşuyordu.
“Başak yurttayım farkındamısın ne kadar nişanlı olsakta burası disiplinli bir ortam. Senin süprizin benim hayatımı mahvedebilir biliyorsun değil mi?” dedim kısa ve soğuk.
Dudaklarını büzdü. “Biliyorum… Özür dilerim.”
Cevap vermedim. Sessizliği seçtim. Zaten her kelimem Zelal’in kulağında yankılanıyor gibiydi.
“Şey… Savaş üşüdüm de biraz hırkanı verir misin canım?”
Dedi. Sakin bir ses tonuyla.
“Hırkam olmaz. Terliyim koşturdum ve başka hırkam yok kusura bakma canım”
Dedim. Tok ve soğuk bir ses tonuyla.
Bir süre daha konuştuktan sonra homurdanarak arkasını dönüp yurdun önündeki arabaya bindi ve uzaklaştı. Ben ise tekrar yemekhaneye çıktım.
Zelal hâlâ oradaydı.Kulağında kulaklığı elinde ise bir kağıttan yapılmış lotus vardı… Öylece sandalyeye kıvrılmış uyuyordu. Ama ağlamıştı. Göz kenarlarında kurumuş izler… Kaşları çatılmıştı uykusunda bile.
2 YIL ÖNCE…
Şehirden uzakta, kuytu bir parkta, büyük bir ağacın gölgesine sığınmıştık. Rüzgâr usulca dallara asılıyor, kuşlar serinliğe eşlik eden ezgiler fısıldıyordu. Yanımızda birkaç poğaça, bir termos çay... Gözlerinde başka bir mevsim taşıyan o kız yanımda oturuyordu.
Zelal…
Uzun sarı saçları dalgalıydı. Ayak bileğine kadar uzanan beyaz mavi çiçekli elbisesi ile güzelliğine güzellik katmıştı . Oturuşu, konuşurken gözlerini kaçırışı, başını hafif yana eğişi... Her hareketiyle ağırbaşlı ama içten bir güzellik taşırdı. Bazen bir gülüşü yetiyordu içimdeki bütün karmaşayı susturmaya.
Ben o anlarda fazla konuşmazdım. Onu izlemek bile yeterdi. Ama o gün... elim boş gitmemiştim. Yanıma küçük bir defter almıştım. O, çocukken okuduğu kitaplardan bahsederken ben kucağımdaki defteri açtım, bir yaprak kopardım ve katlamaya başladım. Usulca, sessizce... Her kıvrımda Zelal’in içindeki zarafeti düşündüm. Güçlüydü ama narin, hassastı ama vakarlı. Tıpkı lotus çiçeği gibiydi bataklıkta bile açmayı başarabilen, lekesiz kalan o ender çiçek.
Kısa sürede elimde bir kağıttan lotus şekillendi. Zelal merakla başını bana çevirdi.
“Ne yapıyorsun?” dedi.
Göz göze geldiğimizde, ellerimden kaldırıp ona uzattım.
“Bu senin,” dedim. “Bazen bataklığa benziyor dünya... Ama sen onun ortasında bile temiz kalmayı başarıyorsun.”
Şaşırdı, gözleri parladı. Sadece bir kağıt çiçeğe değil, anlamı derin bir hediyeye bakıyordu.
“Çok güzel olmuş,” dedi. “Bunu saklayacağım. Her şey bittiğinde bile…”
Sözlerini tamamlamadı. Gözlerini yere indirdi. Ama ben tamamladım içimden:… beni hatırlayacaksın.
O gün, ağacın gölgesinde bir lotus verdim ona. Ve kalbimin bir parçasını. Şimdi düşününce, zaman o anlarda durmuştu sanki. Belki de hayatımın en sessiz, en doğru cümlesiydi:
Seni sana benzettim.
Yavaşça yanına yanaştım. Çiçek kokusu… Her zamanki gibi çiçek kokuyordu…Kokusunu ciğerlerime doldurdum. Bu kokuyu ben unutsam da ne ciğerlerim unutsun ne de kalbim unutsun istiyordum.
Eğildim. Hafifçe fısıldadım:
“Keşke… herşey farklı olsaydı Zelal. Sen böyle yalnız, böyle kırık olmasaydın…”
Gözleri kıpırdamadı. Uyuyordu hâlâ. Hafifçe üstüne eğildim ve üzerimdeki hırkayı dikkatlice omzuna örttüm.
Sonra yanındaki sandalyeyi çektim. Oturdum. Başımı koluma yasladım, gözlerimi onun yüzünde dinlendirdim.
Saatler geçti… Ve o uyurken, ben onu izledim.
Konuşsam, kalacaktım.
Sussam, her şeyden vazgeçtim.
Sonra uyku, beni de usulca yanına aldı.
Gözlerimi hafifçe araladım. Boş yemekhanede derin bir sessizlik vardı. Başımı hafifçe kaldırdım, kolum uyuşmuştu. Yanımdaki sandalyeye kıvrılıp uyuyakalmışım. Gözüm kolumdaki saate kaydı:
04:08.
İçim ürperdi. Sessizce doğruldum. Zelal hâlâ uyuyordu, hırkam omzuna iyice sarılmıştı. O hâliyle bir çiçeği andırıyordu; geceye karşı narin, savunmasız, ama kendi kökünde güçlü.
Bir an durdum. Elimi uzatmak,yanağına dokunmak istedim. Ama yapmadım. Yalnızca içimden bir cümle geçirdim:
“Beni beklemen gereken yerde… şimdi ben seni uzaktan bekliyorum. Gelmek isteyipte gelmeyeceğini bildiğim halde seni içimde bekliyorum”
Sessizce geri çekildim. Ayak seslerimi yutacak kadar yavaş hareket ettim. Parmak uçlarımda yürür gibi hissettim kendimi. Kimselere görünmeden yemekhaneden çıktım, koridoru geçip merdivenlerden aşağı indim. İkinci kata geldiğimde, sağda misafir odasının yanında olan odama sessizce girdim.
Odaya dolunayın beyaz ve güzel ışığı vuruyordu.karşı ranzaya baktım ve Mert uyuyordu sessizce yatağıma uzandım ve tavanı izlemeye başladığım sıra Mert konuştu:
“Oğlum…” dedi alçak bir tonda. “Hâlâ seviyorsun o kızı değil mi?”
Donakaldım. Cevap vermek zorunda değildim belki, ama sustuğum her an, içimde yankılanıyordu.
“Nereden çıktı şimdi Mert.” Dedim onun duyabileceği bir tonda.
“Yemekhaneye vardığımda oradaydınız onu izliyordun Savaş saatlerce izledin. Bende başın yanmasın diye yemekhanenin önünde nöbet tuttum. Sen kalkınca bende odaya geldim. Bana yalan söyleme Savaş gördüm oğlum ona bakarken gözlerinin özlemle sevgiyle parladığını gördüm lan, onun sana nasıl baktığını gördüm hala birbirinizi severken nasıl yaparsın lan bu şerefsizliği o kıza lan?” Dedi kısık bir ses tonuyla.
“İsteyerek mi yaptığımı sanıyorsun Mert Allah aşkına lan sende gördün olan biteni sence isteyerek mi yaptım hı?” dedim kısık bir sesle,Tavanı izleyerek fısıldadım:
“Ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Ne onu silebiliyorum, ne de geri alabiliyorum. Anasını satayım tek yapabildiğim uzaktan onun benden gidişini izliyorum… Mert oğlum ben ne yapacağım lan?”
Parmağımdaki alyansa baktım, kırılmış ve öfkeli bir tonda konuşmaya devam ettim.
“Bu yüzüğün diğer eşi onda olmalıydı… Ama olmadı lan olmadı…”
Oda sessizliğe gömüldü yeniden. Ama içimden geçenlerin sesi tüm gece kulağımda kaldı.
Ben, bir tek onu sevdim. Ama en çok ona geç kaldım…- Özür dilerim Zelalim…
Bölüm etkileşimi
