5. bölüm · Sayfa 142

Bölüm 5: Çatıkatı

Beyaz Yeşim

Mert için kütüphane, sadece bir iş yeri değil; dünyayı dışarıda tuttuğu, tozlu ve güvenli bir zırhtı. Ancak Eylül’ün hayatına girişi, o zırhın perçinlerini birer birer gevşetmişti. Artık sadece rafların arasına not bırakmak yetmiyordu; kalbindeki o sessiz çığlığı, kütüphanenin fısıltısından daha yüksek bir tona taşıması gerekiyordu.

O akşam, kütüphanenin kapanmasına yarım saat kala Mert, cebindeki ağır demir anahtarı sıktı. Burası eski bir binaydı ve personelin bile nadiren uğradığı, resmi kayıtlarda "depo" olarak geçen ama aslında kütüphanenin en yüksek noktası olan bir çatı katı odası vardı.

Eylül, her zamanki 180 numaralı rafın arkasına geldiğinde Mert’i orada bulamadı. Kalbi hafifçe burkuldu; acaba bir şeyler mi ters gitmişti? Rafın boşluğuna uzandığında, orada bir kitap değil, sadece küçük, katlanmış bir kağıt buldu. Üzerinde sadece bir rakam yazıyordu: 402.

Eylül, kütüphanenin labirent gibi koridorlarında ilerledi. Asansörün çıkmadığı, dar ve döner merdivenlerin sonundaki 402 numaralı kapıya geldiğinde duraksadı. Kapı hafifçe aralıktı. İçeriden eski kağıt kokusuna karışmış, çok hafif bir mum isinin kokusu geliyordu.

İçeri girdiğinde nefesi kesildi.

Burası, tavanı camdan devasa bir feneri andıran, etrafı unutulmuş haritalar ve dev ciltli ansiklopedilerle dolu bir odaydı. Ama asıl büyüleyici olan yerler değildi; Mert, odanın ortasındaki boşluğa, kütüphanenin ıskartaya çıkmış eski kitaplarından küçük kuleler yapmış, üzerlerine ise pilli mumlar yerleştirmişti. Cam tavanın ardında, İstanbul’un gri gökyüzü yavaş yavaş kararıyor, ilk yıldızlar sanki bu oda için parlıyordu.

Mert, odanın köşesindeki bir masanın başında, elinde eski bir projeksiyon cihazıyla duruyordu. Eylül’ü görünce gözlüklerini titreyen bir elle düzeltti.

"Burası..." dedi Eylül, sesi hayranlıkla kısılarak. "Mert, burası inanılmaz."

Mert, boğazındaki o düğümü zorlukla yuttu.

"Burayı kimseden saklamıyorum aslında," dedi, sesi her zamankinden daha derin ve titizdi. "Sadece kimse yukarı bakmayı akıl etmiyor. Herkes önündeki sayfaya bakıyor, ben ise... Ben bazen gökyüzüne bakmak istiyorum."

Mert, projeksiyon cihazının düğmesine bastı.

Karşıdaki boş, beyaz duvara bir görüntü yansıdı. Bu, Eylül’ün kütüphaneye ilk geldiği günden beri ödünç aldığı tüm kitapların listesiydi; ama Mert her kitabın yanına Eylül’ün o günkü ruh halini temsil eden küçük bir not düşmüştü.

-12 Ekim: Yağmurlu bir gündü, saçları ıslaktı ama gülümsemesi güneşten daha parlaktı. 'Sefiller'i aldı. Belki de umuda ihtiyacı vardı.

-4 Kasım: Çok yorgundu, ders çalışırken uyuyakaldı. Kitabının arasına bir ayraç koydum ki sayfasını kaybetmesin.

Eylül, duvardaki yazıları okurken gözlerinin dolduğunu hissetti. Mert, o görünmez sandığı genç adam, aslında onun her anını bir nakış gibi belleğine işlemişti.

"Ben sadece kitapları takip etmiyordum Eylül," dedi Mert, masadan uzaklaşıp ona doğru bir adım atarak. Bu, onun hayatındaki en büyük ve en cesur adımıydı. "Ben seni takip ediyordum. Senin dünyayı nasıl gördüğünü, hangi kelimede duraksadığını, ne zaman iç çektiğini... Sen kütüphaneye gelmeden önce burası sadece sessiz bir binaydı. Şimdi ise her raf senin bir parçanı taşıyor."

Eylül, Mert’in yanına geldi. Aralarındaki o meşhur "kitap boyu" mesafe artık yoktu. Mert’in elini tuttu; Mert’in parmakları buz gibiydi ama Eylül’ün avucunda yavaş yavaş ısınıyordu.

"Bana 'görünmez olmayı seviyorum' demiştin," dedi Eylül fısıltıyla. Mert başını salladı.

"Öyleydim. Ama birinin beni gerçekten gördüğünü fark ettiğim an, görünmezlik bir hapishaneye dönüştü. Artık saklanmak istemiyorum Eylül. En azından senden."

Mert, cebinden bu kez bir not değil, küçük bir kutu çıkardı. İçinde, kütüphanenin eski bir kitabının cildinden kesilmiş, üzerinde Eylül’ün en sevdiği şairin bir dizesi yazılı olan, el yapımı deri bir bileklik vardı.

"Bu kütüphanenin bir anahtarı bende," dedi Mert, bilekliği Eylül’ün koluna takarken. "Ama kalbimin anahtarını çoktan bir kitabın sayfasına gizlemiştim. Ve sen o kitabı buldun."

Eylül, parmak uçlarında yükselip Mert’in yanağına tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı. Mert, o an dünyanın tüm kütüphanelerindeki tüm kelimelerin sustuğunu ve geriye sadece kalbinin atışının kaldığını hissetti.