4. bölüm / 6
Sayfa 142Bölüm 4: 180 Numaralı Raf
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4: 180 Numaralı Raf
Bu andan itibaren kütüphane, sadece kitapların değil, ikisinin arasındaki o sessiz ama derin sözleşmenin mabedi haline geldi. Artık kelimeler havada uçuşmak yerine, kağıtların dokusuna sinmiş birer vasiyete dönüşmüştü.
Aralarında yazılı olmayan, ama her ikisinin de saati saatine uyduğu bir ritüel başladı.
Her gün saat 16:30’da, kütüphanenin en az ışık alan, felsefe ile doğu klasiklerinin kesiştiği o tozlu köşede, 180 numaralı rafın arkasında buluşuyorlardı.
Bu ritüel, bir kitabın teslim edilmesiyle başlıyordu. Eylül, sanki sıradan bir okuyucuymuş gibi bankoya yanaşır, kitabı Mert’e uzatırdı. Mert, profesyonel bir ciddiyetle kitabı alır, barkodunu okutur ama o esnada parmaklarının birbirine değmesine izin verirdi. Bu, günün ilk selamıydı.
Kitabın içinde, tam ortadaki sayfada mutlaka bir not, bir çizim ya da kurutulmuş bir bitki yaprağı olurdu.
Mert, o akşam mesai bitimine yakın, 180 numaralı rafa doğru yürüdü. Elinde, Eylül’ün öğleden sonra bıraktığı "Hafız-ı Şirazi" divanı vardı. Rafın en kuytu köşesine, iki kalın cildin arasına kitabı yerleştirdi. İçine kendi cevabını bırakmıştı.
Eylül, on dakika sonra oradaydı. Sırtını rafa yaslayıp kitabı açtı. Sayfaların arasından küçük, el yapımı bir kitap ayracı düştü. Mert, kütüphanenin atık kağıtlarından ve eski cilt bezlerinden kendi elleriyle bir ayraç yapmıştı. Üzerine ince bir kalemle bir fener resmi çizmiş, fenerin ışığının vurduğu yere ise tek bir kelime yazmıştı:
'Gördüm.'
Eylül, başını kitaptan kaldırıp rafın diğer tarafındaki boşluktan Mert’in gözlerini aradı. Mert, birkaç raf ötede kitap diziyordu ama bakışları Eylül’ün olduğu yöne kilitlenmişti.
"Neyi gördün?" diye fısıldadı Eylül. Sesindeki merak, kütüphanenin statik havasını dağıtıyordu.
Mert, elindeki kitapları yavaşça rafa bırakıp yaklaştı. Aralarındaki ahşap raf, bir duvar değil, bir köprü gibiydi artık.
"Gölgede kalan taşları gördüm," dedi Mert, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak. "Ve o taşların aslında parlamak için sadece birinin onlara bakmasına ihtiyaç duyduğunu..."
Eylül gülümsedi. Bu gülümseme, kütüphanenin sararmış sayfalarına baharı getiren bir güneş gibiydi.
Cebinden küçük bir kurşun kalem çıkardı ve Mert’in bıraktığı ayracın arkasına bir şeyler karalayıp kitabı rafın derinliklerine geri itti.
"O zaman yarın," dedi Eylül, geri çekilirken. "Yarın, 170 numaralı rafın arkasında, o ışığın nereye düştüğünü konuşalım."
~~~
Günler, bu gizli harita üzerinde ilerlemeye devam etti. Ritüelleri genişlemişti. Artık sadece notlar değil, küçük nesneler de yer değiştiriyordu. Eylül, mimarlık ödevlerinden kalan küçük maket parçalarını, Mert ise kütüphanenin arşivinden bulduğu, unutulmuş eski kartpostalları bırakıyordu birbirine.
Bir gün, Mert rafın arkasına geçtiğinde Eylül’ü orada beklerken buldu. Bu kez elinde kitap yoktu. Sadece bir fincan sıcak çay vardı, kütüphane kurallarını açıkça ihlal eden, buharı tüten bir fincan.
"Bunu nasıl içeri soktun?" dedi Mert, hayretle karışık bir korkuyla. Eylül parmağını dudaklarına götürdü.
"Şşş... Kütüphaneciyle aram iyi, o yüzden görmezden gelecektir."
Mert, ilk kez o katı kurallarının dışına çıktı. Eylül’ün uzattığı fincanı aldı. Sıcaklık parmaklarına yayılırken, hayatında ilk kez bir yere ait olduğunu hissetti. Bu aidiyet, binlerce kitaba değil, karşısındaki o gülen gözlereydi.
"Biliyorsun," dedi Mert, çayından bir yudum alırken. "Buradaki her kitabın bir sonu var. Kapak kapandığında hikaye biter. Ama bizim bu yaptığımız... Bu sonsuz bir önsöz gibi."
Eylül, elini rafa koyup Mert’in elinin yanına yerleştirdi.
"Belki de bazı hikayelerin sonu, kapağın kapanması değil, o kitabın başka birine devredilmesidir Mert. Biz birbirimize devredildik."
*********
Bölüm etkileşimi
