7. bölüm · Saklı Ayaz

MERDİVENDEKİ AYAZ

Suden Gümrük

Keşke şu an tıp fakültesinde, o havalandırması bile düzgün çalışmayan anatomi laboratuvarında olsaydım da kadavralarla uğraşsaydım. Çünkü o buz gibi soğuk odadaki cansız bedenler bile şu an benim apartmanımda, tam üst katımda dönen bu gizemli gerilimden daha az yorucu, daha az akıl karıştırıcı olurdu. Dün gece o dairede kopan o kıyamet, koridorda duvarlara çarpan gövdelerin çıkardığı o tok sesler ve o yabancı adamların boğuk fısıltıları hala kulaklarımda birer siren gibi çınlarken, ben kırk sekiz saatlik amansız bir nöbetin getirdiği uykusuzluk tortusuyla boğuşuyorum. Ve tahmin edin hayatımda ne eksik? Tabii ki hastanedeki o bitmek bilmeyen yeni bir mesai dalgası! Kader, benimle dalga geçmeyi gerçekten çok seviyor.

"Miran, kızım hadi! Geç kalacaksın, başhekim yine senin o meşhur dakikliğini diline dolayacak, bütün gün nöbet listesini tepemize yıkacak!" diye bağırdı Mine salondan, elindeki koli bandını sertçe tezgaha bırakarak.

"Çıkıyorum, çıktım!" diyerek üzerimdeki o dünkü ayı figürlü peluş pijama takımından nihayet kurtulmuş olmanın hafifliğiyle banyodan fırladım.

Altıma solgun siyah bir jean, üzerime de Ankara’nın o ne zaman eseceği belli olmayan rüzgarına karşı kalın, boğazlı füme bir kazak geçirmiştim. Saçlarımı alelacele, taramaya bile yeltenmeden tepeden sıkı bir at kuyruğu yaptım; birkaç asi tutam hemen şakaklarımdan aşağı firar etmişti bile. Çantamı koluma takıp stetoskopumu cebime sokuşturduğum gibi kendimi koridora attık. Aynadaki o uykusuzluktan morarmış göz altlarıma, solgun yüzüme bakacak tek bir saniyem bile yoktu.
Mine ile birlikte dairenin ağır çelik kapısını açıp dışarı adım attık. Tam kapıyı arkamızdan kilitlemek amacıyla anahtarı pirinç yuvaya sokmuştum ki, üst kat merdivenlerinden aşağı doğru inen o çok tanıdık, basamakları döven ağır ve ritmik ayak sesleri apartman boşluğunun o yüksek tavanında yankılanmaya başladı.

Güm... Güm... Güm...

Nefesimi bir anda ciğerlerime hapsedip arkama döndüm. Merdivenlerin köşesinden, loş ve sarı apartman ışığının altında beliren o devasa cüsseyi gördüğümde, içimdeki tüm o kurşun gibi ağır uykusuzluk yorgunluğu bir anda damarlarımdan çekildi, yerini saf bir adrenaline bıraktı.

Giray’dı.

Üzerinde yine o sert çizgileri olan, omuzlarını ve gövdesini olduğundan daha da heybetli gösteren siyah deri ceketi, altında askeri postalları vardı. Geniş omuzları o eski Ankara apartmanının dar merdiven boşluğunu neredeyse tek başına kaplamıştı. Keskin, mermerden yontulmuş gibi duran çene hatları birkaç günlük kirli sakallarıyla gölgelenmişti. Çehresinde, dün gece o koridorda birilerini duvara fırlatırken sahip olduğu o karanlık, taviz vermeyen, emir kipi barındıran ifadenin izleri hala asılı duruyordu.

Adımları tam bizim dairenin hizasında, benim tam karşımda aniden yavaşladı. Durdu. Okyanus mavisi gözleri doğrudan benim gözlerime kilitlendiğinde, aramızdaki o yirmi küsur yılın, o beyaz dut ağacının gölgesinde kalan çocukluğun getirdiği zaman boşluğu bir anda sıfırlandı. Ama bakışlarında lojman bahçesinde beni sırtında taşıyan, yarama mendil basan o çocuktan en ufak bir eser yoktu; buz gibi sert, aşılmaz duvarlarla örülü, profesyonel bir mesafe vardı karşımda.

"Günaydın, doktor," dedi. Sesi o kadar tok, o kadar derinden ve pürüzsüz geliyordu ki, apartman boşluğundaki o durgun, soğuk havada bir çekiç gibi dövüldü resmen. "Yine aceleci bir nöbet sabahı galiba."

Mine arkamda yutkunarak, sırtını duvara yaslayıp bir adım geriledi. Belli ki adamın yaydığı o yoğun askeri aura onu nefessiz bırakmıştı. Ben ise acil servisin o yüzlerce vaka görmüş, ölümle yaşam arasındaki çizgide duran gözü kara, dik başlı doktoru kimliğimi hiç zaman kaybetmeden üzerime kuşandım. Kollarımı göğsümde sıkıca bağlayıp ona doğru olabildiğince mesafeli, keskin bir bakış fırlattım.

"Günaydın, Beyfendi" dedim, sesimi ve tonlamamı tamamen resmi, profesyonel bir sınırda tutmaya özen göstererek. "Aceleciyim çünkü hastanede beni bekleyen, dakikaların bile önemli olduğu hastalar var. Ama sizin de yukarıda pek aceleniz yoktu galiba dün gece. Apartmanda kopardığınız o askeri kıyamet yüzünden ne uykumuz kaldı ne huzurumuz. Bu binada sadece siz yaşamıyorsunuz, alt katınızda dinlenmeye ihtiyacı olan insanlar var, farkındasınız değil mi?"

Giray, bu net, hesap soran ve araya kalın çizgiler çeken çıkışıma karşı en ufak bir şaşkınlık ya da bozulma emaresi göstermedi. Kollarını deri ceketinin ceplerine soktu, gövdesini hafifçe bana doğru eğerek aramızdaki o zaten dar olan mesafeyi iyice daralttı. Üzerinden buram buram Ankara ayazı, barut ve erkeksi bir koku yayılıyordu. Gözlerindeki o dipsiz, çelik mavisi derinlik, bir anlığına beni lojmandaki o sakar kız çocuğu olarak gördüğünü belli eder gibi kısıldı; ama o yüzündeki görünmez maskeyi, o resmiyet duvarını asla aşağı indirmedi.

"Dün geceki gürültü için kusura bakma doktor," dedi, kelimeleri bir askeri brifing verir gibi net, pürüzsüz ve mesafeli çıkararak. "Gereksiz bazı misafirlerin haddini bildirmek gerekiyordu, sınırları zorladılar. Biraz fazla ses çıkmış olabilir. Tekrarlanmayacak, müsterih ol."

"Umarım tekrarlanmaz," dedim, anahtarımı sertçe çantama atarken gözlerimi onun o insanı sorgulayan sarsılmaz bakışlarından tek bir saniye bile çekmeyerek. "Zira ben acil serviste insan hayatı kurtarmak için günlerce uykusuz kalıyorum, nöbet tutuyorum. Bir de burada, evimde sizin 'kişisel hesaplaşmalarınızın' ya da mesleki gürültünüzün tortusunu çekemem."

Giray’ın dudaklarının kenarı, o bildiğim alaycı, ne istediğini çok iyi bilen ve karşısındakinin sınırlarını tartan o tavırla hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. Gözlerindeki o soğuk pırıltı yerini karanlık bir alaya bıraktı.

"İşini iyi yaptığını ve insan hayatına değer verdiğini biliyorum doktor," dedi, adımı ilk kez bu kadar resmi ama bir o kadar da keskin telaffuz ederek. "Ama benim olduğum yerde, benim alanımda gürültü her zaman olur. Buna alışsan iyi edersin doktor."

"Burası sizin askeri karargahınız ya da operasyon kampınız değil, benim kiraladığım apartman dairesi, Beyfendş," dedim ben de aynı mesafeyle, kapıyı arkamdan büyük bir toklukla çekip kilitleyerek. Aradaki o komşuluk ilişkisinin sınırlarını en baştan en sert şekilde çizmiştim.

Giray lafı daha fazla uzatmadı. Başını hafifçe, askeri bir selamı andırır şekilde salladı, önümüzden büyük bir heybetle geçip gitti. Merdivenleri dörder beşer atlayarak aşağı, dışarıdaki o gri Ankara ayazının içine doğru yürüdü.

Postallarının apartman boşluğunda yankılanan o tok sesleri, binanın dış kapısının büyük bir gürültüyle kapanmasıyla son bulduğunda, Mine tuttuğu nefesi nihayet dışarı verip bana döndü. Yüzü bembeyaz olmuştu.

"Kızım... Bu adam ne böyle? Resmen etrafına çelikten duvar örmüş. Bakışlarıyla, duruşuyla insanı dövüyor, nefesini kesiyor resmen!"

"Farkındayım Mine," dedim merdivenlere doğru ilk adımı atarken, sesim hala o gerginliğin izlerini taşıyordu. İçimden bir ses, o okyanus gözlerin arkasındaki o tehlikeli, sert askeri dünyanın bizim yollarımızı çok yakında, hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yerde yeniden kesiştireceğini fısıldıyordu. "Hadi, başhekimi daha fazla bekletmeyelim, hastaneye geç kalıyoruz."