4. bölüm · Saklı Ayaz
KOD ADI: YABAN AYISI
Şu an boynum koltuğun kenarına ters katlanmış durumda, sol bacağım uyuşukluktan bağımsızlığını ilan etmiş ve karşımda Mine, ağzı açık bir şekilde üstün bir horlama performansı sergiliyor. Doktorluk hayatım boyunca çok fazla travma gördüm ama bu uyanış şekli kesinlikle ilk üçe oynar.
Gözlerimi kırpıştırarak doğrulmaya çalıştığımda boynumdan gelen o korkunç kıtırtı sesi salonda yankılandı. "Ah..." diye inleyip elimi enseme attım. Salonun pencerelerinden içeri sızan parlak Ankara güneşi, dün gecenin o karanlık, kasvetli ve kaos dolu havasıyla tamamen tezat oluşturuyordu. Saat sabahın dokuz buçuğuydu.
Karşı koltukta iki büklüm olmuş Mine’ye baktım. Dün gece düşürdüğü pizza kutusunun hemen yanında, hırkasına sarılmış derin bir uykunun kollarındaydı. Dün gece üst katta kopan o kıyamet, koridordaki o boğuşma ve kaçışma sesleri zihnimde birer birer canlandığında içimi ani bir panik kapladı.
Miran, yukarıda gerçekten ne oldu? Bir tıp doktoru olarak soğukkanlı olman gerekirdi ama dün gece resmen kapının arkasında Mine ile el ele tutuşup nefes egzersizi yaptın. Şimdi yukarı çıkıp 'Pardon, dün gece evinizde iç savaş mı çıkmıştı yoksa mobilya fırlatma yarışı mı yapıyordunuz?' diye sorsam ayıp olur mu? Olur. En iyisi sessizce filtre kahvemi içip hayatıma devam etmek...
Mutfağa geçip kendime uykumu açması için acı bir filtre kahve koydum. Kupayı elime alıp tezgaha yaslandığım tam o sırada, apartman boşluğundan gelen o çok tanıdık, ağır ve ritmik ayak sesleri kulaklarıma çalındı.
Güm... Güm... Güm...
Yukarıdan aşağıya doğru inen o tok adımlar, benim dairemin önünde aniden durdu. İçimdeki merak duygusu korkuya ağır bastığında kupayı tezgaha bırakıp parmak uçlarımda koridora doğru yürüdüm. Dış kapının gözetleme deliğine gözümü yaklaştırıp dışarıya baktım.
Karşımda, arkası kapıma dönük, devasa cüsseli bir adam duruyordu. Üzerinde siyah bir deri ceket, altında askeri postal pantolonları vardı. Geniş omuzları neredeyse koridorun yarısını kaplamıştı. Telefonla konuşuyordu ve sesi o kadar derinden, o kadar pürüzsüz ama bir o kadar da sert geliyordu ki kapının arkasından bile netçe duyabiliyordum.
"Kızları güvenli bir yere aldım, sorun yok," diyordu telefondaki kişiye. "Dün gece kapıya dayanan o itlerin cezasını bizzat kestim, bir daha bu sokağa bile adım atamazlar. Kimsenin ruhu duymadı, temiz iş oldu.”
Temiz iş mi? İtler mi? Ben nereye taşındım böyle? Üst katımda resmen bir bordo bereli ya da gizli ajan yaşıyor! Ve adam dün gece kapının önündeki herkesi tek başına hastanelik etti. Miran, yavaşça geri çekil ve o kapıyı bir kez daha kilitle.
Tam arkamı dönüp salona kaçmaya hazırlanıyordum ki dışarıdaki adamın sesi bir anda kesildi. Koridora derin bir sessizlik çöktü. Saniyeler sonra, gözetleme deliğinin diğer tarafından, tam gözümün hizasında bir hareketlilik hissettim.
Adam arkasını dönmüştü. Ve tam o an, gözetleme deliğinin elverdiği o dar açıyla bile olsa, hayatımda daha önce sadece bir kez, o karlı çocukluk parkında gördüğüm o tanıdık detayı fark ettim.
Dipsiz, sarsılmaz ve çelik gibi sert bir çift okyanus mavisi göz...
Adam tam olarak benim kapımın deliğine, yani doğrudan benim gözümün içine bakıyordu! Sanki kapının arkasında nefesimi tutup onu izlediğimi hissetmiş gibi, dudaklarının kenarı hafifçe, alaycı bir tavırla yukarı doğru kıvrıldı.
Korkuyla geriye doğru bir adım attım, neredeyse vestiyere çarpıyordum. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı. O olamazdı, değil mi? Ankara kocaman bir şehirdi. On iki yaşındaki o çocuk, lojman bahçesindeki o Yüzbaşı... Şimdi benim üst kat komşum olamazdı. Bu kaderin bana oynadığı çok fazla absürt bir oyundu.
"Miran... Ne yapıyorsun orada kapı eşiğinde?"
Mine’nin arkamdan gelen uykulu ve pürüzlü sesiyle yerimde sıçradım. "Şşşt! Sessiz ol!" diye fısıldadım hızla arkamı dönüp elimi dudaklarıma götürerek.
"Ne oluyor ya? Yine mi o üst kattaki yaban ayısı?" diye mırıldandı Mine gözlerini ovalayarak salondan çıkarken. Dışarıdaki adamın adımları yeniden hareketlendi. Merdivenlerden aşağı doğru inen o tok sesler yavaş yavaş uzaklaştı ve apartmanın dış kapısının kapanma sesi geldi. Gitmişti.
Gitmesine gitti de, benim aklımı da beraberinde götürdü. O gözleri nerede görsem tanırdım. Giray... Eğer oysa, dün gece yukarıda kopan fırtına kız kardeşileri Ezgi ve Lidya yüzündendi. Peki ama onun burada, benim üst katımda ne işi var? Ve en önemlisi... Beni tanıdı mı?
"Mine," dedim arkamı dönüp derin bir nefes alarak. "Galiba üst kat komşumuzla sandığımızdan çok daha eski, çok daha fırtınalı bir tanışıklığımız var."
Mine anlamayarak kaşlarını kaldırdı, tam "Nasıl yani?" diyecekti ki...
Bizim dairenin kapısı çok kararlı, çok sert ve gürültülü bir şekilde iki kez vuruldu.
TAK... TAK...
Mine ile göz göze geldik. Koridordaki o ayaz, sanki kapının altından sızıp doğrudan salona yayılmıştı. Geri dönmüştü. Ve bu sefer, kapıyı çalan bizzat geçmişin ta kendisiydi.
