1. bölüm · Saklı Ayaz

AYAZ’IN İLK DOKUNUŞU

Suden Gümrük

Geçmiş - Ankara

Ankara’nın kışı, lojman bahçelerine daha takvimler aralığı göstermeden çökerdi. O yıllarda askeri lojmanlarda büyüyen çocuklar için hayat; nizamiye kapıları, sabahın erken saatlerinde yankılanan içtima sesleri, botların beton zeminde bıraktığı o ritmik gürültü ve babaların sınır ötesi görevlerden getirdiği dağ kokulu hikayelerden ibaretti. Soğuk, bu sokaklarda koşturan çocukların tenini daha kundaktayken sertleştirir, onları akranlarından çok daha erken büyütürdü. Rüzgar öylesine acımasız eserdi ki, koridorlarda koşan her çocuk o ayazın altında çelikten bir zırh kuşanmayı öğrenirdi.

On iki yaşındaki Giray, o küçük yaşına rağmen omuzlarında tam bir adamın yükünü taşıyordu. Babası Albay Demir’in sert, tavizsiz ve disiplinli askeri terbiyesiyle büyümüştü. Evde ise dünyalar tatlısı, evini çekip çeviren, çocuklarının üzerine titreyen tam bir fedakar ev hanımı olan annesi vardı. Babası aylarca süren operasyonlara, sınır ötesi görevlere gittiğinde evdeki o sessiz kaleyi annesiyle birlikte koruma görevi otomatik olarak Giray’a geçerdi. Yaşıtları misket oynarken, Giray lojman bahçesinde bir asker gibi dikilir, etrafı izlerdi. Az konuşur, çok gözlemlerdi. Okyanus mavisi gözlerindeki o dipsiz, sert bakışlar daha o yıllarda şekillenmeye başlamıştı. Ancak o çelikten zırh, kız kardeşleri Ezgi ve Lidya söz konusu olduğunda bir anda erir, dünyanın en güvenli limanına dönüşürdü. Ezgi henüz adımlarını yeni atan minik bir bebekti, Lidya ise abisinin peşinden ayrılmayan, onun postallarının izine basarak yürümeye çalışan neşeli bir afetti. Giray için kardeşlerinin güvenliği, babasından devraldığı en kutsal nöbetti.

Aynı askeri lojmanın birkaç blok ötesinde ise bambaşka, pırıl pırıl bir dünya yükseliyordu. Sekiz yaşındaki Miran, lojmanın en neşeli, en bilmiş ve dikkat çeken çocuklarından biriydi. Onun babası da orduda görevli kıdemli bir subaydı ama Miran’ın dünyasındaki asıl kahraman annesiydi. Annesi, lojmanın ve askeri hastanenin parmakla gösterilen, hayat kurtaran, gecesini gündüzüne katan çok başarılı bir tıp doktoruydu. Miran, annesinin o ütülü, bembeyaz önlüğünü her gördüğünde büyülenir, evdeki peluş oyuncaklarına plastik stetoskopuyla müdahale ederdi. Hafızası bir yetişkinden daha kesgindi, okuduğu her tıbbi terimi anında beynine kazırdı. Akıllıydı, meraklıydı ama bir o kadar da dik başlı, inatçı ve ele avuca sığmaz bir sakarlığa sahipti. Kucağına yeni verilen minik kardeşi Eren’i gördüğü o ilk gün, içindeki korumacı deha tamamen uyanmıştı. Tıpkı annesi gibi bir koruyucu, bir şifacı olmaya söz vermişti. Miran için hayat, annesinin kütüphanesindeki kalın tıp kitapları gibi net, kurallı ve düzenli olmalıydı.

Mevsimin en sert ayazının yaşandığı, Ankara’nın tamamen beyaza büründüğü o pazar günü, kader bu iki çocuğun yollarını lojmanın arkasındaki buz tutmuş eski parkta görünmez bağlarla örmeye hazırlanıyordu.

Miran, boynuna annesinin sıkı sıkı sardığı kırmızı yün atkısıyla parkta neşeyle koşturuyordu. Bir eliyle beş yaşındaki küçük kardeşi Eren’in elini sıkı sıkı tutmuş, diğer eliyle de karları işaret ederek annesinden öğrendiği "büyük tıbbi gerçekleri" kardeşine anlatıyordu.

"Eren, bak ellerini sakın ağzına sürme! Annem dedi ki dışarıda hava soğuk olunca mikroplar ölmezmiş, sadece donup saklanırlarmış. Eğer elini ağzına sürersen o mikroplar karnına girer, sonra seni hastaneye yatırıp kocaman bir iğne yaparlar. Ben ablayım, seni korumak zorundayım, o yüzden sözümden çıkma," diyordu o bilmiş, sevimli ve otoriter edasıyla. Kardeşini koruma içgüdüsü o yaşta bile o kadar yüksekti ki, etrafında dönen dünyadan tamamen soyutlanmıştı.

Parkın diğer ucunda ise Giray, kız kardeşi Lidya’yı kaydırağın hemen yanında bekliyordu. Ezgi ise evde uyuyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, uzun boyu ve okyanus gözlerindeki o ciddi, tavizsiz ifadeyle adeta küçük bir komutan gibi çevreyi süzüyordu. Anneleri evde mutfakta yemek yaparken, o kardeşini bir an bile gözünün önünden ayırmama görevini büyük bir ciddiyetle üstlenmişti. Lidya neşeyle karların arasında zıplıyor, abisinin etrafında dönüyordu. Her şey fazlasıyla sakindi.

Miran, Eren’e kardan adamın kafasını nasıl yapması gerektiğini anlatırken heyecanla arkasını döndü ve parkın ortasındaki meydana doğru koşmaya başladı. "Bak şimdi nasıl hızlı koşuyorum Eren, beni takip et!" diye bağırdı. Ancak aceleciliği, heyecanı ve altındaki o hain buz tabakasını hesaba katmamıştı. Tam parkın ortasına geldiğinde, karın altında gizlenen pürüzsüz ve sert bir buz kütlesine bastı. Ayağının altındaki zemin bir anda kayıp gitti. Miran dengesini tamamen kaybetti. Havada dengesini kurmaya çalışırken kolları iki yana açıldı ama nafileydi; öne doğru çok sert bir şekilde kapaklanmak üzereydi. Eğer o hızla ve o inmeyle yüzüstü buza çakılsaydı, muhtemelen yüzü gözü kan içinde kalacak, ciddi şekilde yaralanacaktı.

Miran korkuyla gözlerini sımsıkı kapattı, dişlerini sıktı ve karların üzerindeki o sert darbeyi bekledi. İçinden çoktan annesini çağırmaya başlamıştı bile.

Ama beklediği o sert darbe, canını yakacak o soğuk acı hiç gelmedi.

O sırada gözüyle çevreyi tarayan Giray, yan taraftan bir çuval gibi dengesizce uçarak gelen bu kırmızı atkılı yabancı kız çocuğunu saliseler içinde fark etmişti. Babasından öğrendiği o askeri refleksler, on iki yaşındaki bir çocuğun bedeninde inanılmaz bir hızla devreye girdi. Giray yönünü hiç düşünmeden o tarafa doğru değiştirdi, büyük bir hızla ileri atıldı ve Miran tam yere çakılmak üzereyken uzanıp onu belinden yakaladı. Güçlü kolları, sekiz yaşındaki bu minik kızı havada asılı kalmaktan son anda kurtarmış, sertçe kendi göğsüne doğru çekmişti. Hızın etkisiyle ikisi birden karların üzerine devrildiler. Ancak Giray, kızın başı yere çarpmasın, o sert buza denk gelmesin diye elini anında onun ensesine siper etmiş, tüm darbeyi kendi sırtıyla ve omuzlarıyla göğüslemişti. Karlar havaya savrulurken, ikisi de beyazlığın ortasında durdu.

Lojman bahçesindeki o uğultulu, buz gibi rüzgar bir anlığına tamamen durdu sanki. Zaman yavaşladı, sesler kesildi.

Miran, kalbinin korku ve heyecanla güm güm atışını göğsünde hissederken yavaşça ve ürkekçe gözlerini açtı. Üzerine düştüğü koca çocuğun yüzüyle burun buruna gelmişti. Karşısında, hayatında daha önce hiç görmediği kadar net, derin, dipsiz ve sert bir okyanus mavisi çift göz duruyordu. Çocuk, sırtı buza sertçe çarpmasına rağmen gıkını bile çıkarmamıştı; sadece çatık kaşlarının altından, gözlerinin içine dik dik bakıyordu.

Giray, göğsüne düşen bu kırmızı atkılı, kocaman gözlü kız çocuğunu süzdü. Üstündeki şoku ve anlık şaşkınlığı profesyonelce atlatmaya çalışırken, sesini tıpkı babası Albay Demir gibi ciddi, mesafeli ve sarsılmaz tutmaya özen göstererek konuştu:

"Önüne baksana ufaklık. Arkana bakmadan, kör gibi koşuyorsun. Az kalsın yüzünü gözünü patlatacaktın buza çarpıp. Bir de ortalıkta doktorum diye bağırıyorsun, daha yürümeyi bile beceremiyorsun."

Miran, geçirdiği o şok dalgasından ve utanç duygusundan hızla sıyrılmaya çalıştı. Üzerindeki o büyülenmiş hali atarak hızla Giray’ın göğsünden yana doğru yuvarlandı ve karların üzerinde doğruldu. Üstünü başını, dizlerini hırsla silgelerken, karşısındaki bu on iki yaşındaki heybetli çocuğa karşı o bildik inatçılığı ve dik başlılığı anında devreye girdi. Hem suçlu hem güçlüydü, asla altta kalmazdı. Başını hırsla yukarı kaldırıp okyanus gözlerin tam içine baktı, omuzlarını dikleştirdi:

"Bir kere bana ufaklık deyip durma! Ben sakar falan değilim, sadece çok hızlı koşuyordum. Buz gizlenmişmiş, ben ne yapayım? Hem sen niye bana bağırıyorsun ki? Beni tutmak zorunda değildin! Hem suçlusun hem güçlü, asıl senin önüne bakman gerekiyordu!"

Giray karların üzerinden büyük bir rahatlıkla, adeta hiçbir şey olmamış gibi doğruldu. Üzerine yapışan beyaz kar tanelerini tek bir güçlü silkinişte üzerinden attı. Miran’ın bu küçük yaşında kendisine böyle korkusuzca kafa tutmasına, o kocaman kömür karası gözlerindeki dik başlılığa ve inatçılığa bakıp dudaklarının kenarı hafifçe, alaycı bir tavırla kıvrıldı. Okyanus gözlerinde ilk defa muzip bir pırıltı belirdi.

"Ben önüme gayet iyi bakıyorum doktor," dedi Giray, ona doğru ağır bir adım atıp aralarındaki o devasa boy farkını gözler önüne sererek. "Ama görünen o ki, benim bundan sonra bir de senin gibi arkasına bakmadan koşan, sürekli düşen sakar bir doktora göz kulak olmam, peşinden koşmam gerekecek."

O sırada küçük Eren ablasının arkasına korkuyla saklanmış, Lidya ise abisinin bacağına tutunmuş, meraklı gözlerle bu hareketli ikiliyi izliyordu. İki çocuk da büyülenmiş gibi abla ve abilerinin atışmasını seyrediyordu.

Ankara’nın o karlı parkında, askeri lojmanların gölgesinde, geleceğin Pençe Timi Komutanı ile geleceğin o dahi tıp doktoru ilk kez böyle dokunmuştu birbirinin hayatına. Bir düşüşle, bir kurtarışla başlayan bu çocukluk tanışması, yıllar sonra Ankara'nın o apartman dairelerinin soğuk koridorlarında, çok daha büyük sırlar ve fırtınalarla yeniden canlanacaktı. Kader, o gün o buza atılan düğümü asla çözmeyecekti.

—————————————————-

Evet ilk bölüm nasıldı beğendiniz miii??