24. bölüm · Sahte sevgilim/ teoden era

Seni içime çektim bir nefeste

Yaz_ rüyası ☀️🪐

Okuldan çıktığımızda hava kapalıydı.

Rüzgâr, bahçedeki ağaçların dallarını usul usul sallıyordu.

Kutay her zamanki gibi ortamı neşelendirmeye çalışıyordu.

"Hadi, bugün dondurma benden."

Metin hemen kolunu kaldırdı.

"Ben şahidim!"

Sıla gülerek başını iki yana salladı.

"Daha cebinde para var mı senin?"

Kutay ciddiyetle cebini yokladı.

"..."

"Yokmuş."

Hepimiz istemeden güldük.

Ezgi kahkaha atarak Kutay'ın koluna girdi.

"Ben ısmarlarım."

Kutay gurur yapmaya çalıştı.

"Olmaz."

"Olur."

"Olmaz."

Aras omzunu silkti.

"Siz evlenin bence."

Kutay hemen döndü.

"Olur."

Ezgi'nin yüzü kıpkırmızı oldu.

"Kutay!"

Kahkahalar yeniden yükseldi.

Ben de gülüyordum.

Gerçekten gülüyordum.

Belki birkaç saniyeliğine...

Her şeyi unutmuştum.

Dondurmacıdan ayrıldıktan sonra hepimiz farklı yönlere yürümeye başladık.

Leyla'yla yan yana yürüyorduk.

Tam sitenin kapısından içeri girecekken biri arkamdan seslendi.

"Deniz."

Arkamı döndüm.

Cenk.

Koşarak yanımıza geldi.

"Nihayet yetiştim."

Leyla bana baktı.

"Tanıyor musun?"

"Okuldan."

Cenk nefesini toparladı.

"Kalemin."

Cebinden mavi bir tükenmez kalem çıkardı.

"Dün sıranın altında kalmış."

Şaşkınlıkla baktım.

"Benim mi?"

"İsmin yazıyordu."

Kalemi aldım.

"Teşekkür ederim."

"Rica ederim."

Birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra hafifçe gülümsedi.

"Mor renk sana gerçekten yakışıyor."

Bir an durdum.

"Ne?"

"Şey..."

Omuz silkti.

"Çantanın anahtarlığı."

"Mor ya."

İçimdeki huzursuzluk yine geri döndü.

"Ha..."

"Evet."

"Teşekkür ederim."

Cenk el salladı.

"Görüşürüz."

"Hoşça kal."

Uzaklaşırken bir kez bile arkasına bakmadı.

Ben ise uzun süre onun gittiği yöne baktım.

Leyla koluma dokundu.

"Garip çocuk."

"Neden?"

"Bilmiyorum."

"Konuşurken sanki..."

Cümlesini tamamlayamadı.

Ben de üstelemedim.

Akşam hepimiz salonda ders çalışıyorduk.

Kutay matematik sorularına söyleniyor...

Metin tarih ezberlemek yerine Sıla'yı güldürmeye çalışıyor...

Ezgi sürekli Kutay'ın yanlışlarını düzeltiyor...

Aras sessizce test çözüyor...

Leyla ise öğretmen gibi hepimizi kontrol ediyordu.

Şebnem teyze içeri girdi.

"Kakao isteyen?"

Hep bir ağızdan,

"Ben!"

dedik.

O an evin içi o kadar sıcak ve huzurluydu ki...

İnsan böyle anların hiç bitmeyeceğini sanıyor.

Gece...

Herkes odasına çekilmişti.

Ben de dişlerimi fırçalayıp Leyla'nın odasına döndüm.

Kapıyı kapattığım anda...

Masanın üzerinde küçük beyaz bir zarf gördüm.

Kalbim sıkıştı.

Bu kez zarfın üzerine mor kalemle tek bir kelime yazılmıştı.

"Papatyama."

Başımı hızla kapıya çevirdim.

Kapı kapalıydı.

Pencere...

Kilitliydi.

Leyla banyodaydı.

Kim...

Nasıl?

Titreyen ellerimle zarfı açtım.

İçinden kurutulmuş küçücük bir papatya düştü.

Ardından not...

"Bugün çok güldün."

Gözlerim büyüdü.

"Sana en çok gülmek yakışıyor."

"Ama..."

"Kahkahaların bana ait olmalı."

Boğazım düğümlendi.

Devam ettim.

"Kutay seni güldürdü."

"Metin de."

"Aras seni dikkatle izledi."

"Leyla seni hiç yalnız bırakmadı."

Nefesim kesildi.

Hepsini...

Hepsini biliyordu.

Son satıra geldim.

"Onları çok seviyorsun."

"Ne güzel..."

"İnsan en çok sevdiği şeyleri kaybetmekten korkar."

Elim buz kesmişti.

En altta ise tek cümle vardı.

"İyi geceler..."

"Papatyam."

Notu göğsüme bastırdım.

Hayır...

Hayır...

Bu normal değildi.

Kapı açıldı.

Leyla içeri girdi.

Beni görünce durdu.

"Deniz?"

Hızla notu arkamda sakladım.

"Bir şey mi oldu?"

Başımı iki yana salladım.

"Yok."

Yine yalan.

Bir tane daha.

Leyla birkaç saniye bana baktı.

Sonra yavaşça ışığı kapattı.

"İyi geceler."

"İyi geceler."

O uykuya daldıktan sonra...

Ben sessizce çekmeceyi açtım.

Menekşe...

Lavanta...

Gül...

Papatya...

Hepsini diğer notların yanına koydum.

Çekmeceyi kapatırken gözüm kurutulmuş papatyaya takıldı.

Fısıltıyla kendi kendime sordum:

"Bir sonraki çiçek hangisi olacak?"

Bilmiyordum.

Ama içimde tarif edemediğim bir his vardı.

Sanki...

O kişi çoktan seçmişti bile.
Sabah yine erkenden uyandım.

Aslında "uyandım" demek doğru değildi.

Çünkü doğru düzgün uyuyamamıştım.

Leyla hâlâ derin uykudaydı.

Sessizce yataktan kalktım.

Çantamı yatağın üzerine koydum.

Fermuarını yavaşça açtım.

En gizli gözü...

Kimsenin açmadığı küçük bölme.

Titreyen ellerimle içindekileri çıkardım.

Önce fotoğraflar...

Evimin önünde çekilmiş bir fotoğraf.

Okul bahçesinde arkadaşlarımla yürürken çekilmiş bir fotoğraf.

Sahilde tek başıma oturduğum an...

Şebnem teyzenin evine girerken...

Hepsi...

Beni ben fark etmeden izleyen bir çift gözün eseriydi.

Fotoğrafların altından notlar çıktı.

Menekşe...

Lavanta...

Gül...

Papatya...

Her biri farklı bir çiçek adıyla başlamıştı.

Her biri biraz daha korkutucuydu.

Hepsini tek tek düzelttim.

Sonra yine aynı sırayla çantamın gizli bölmesine yerleştirdim.

Artık onları çekmecede bırakmaya cesaret edemiyordum.

Ya biri bulursa?

Ya annem görürse?

Ya Leyla...

Ya Teoman...

Hayır.

Kimse görmemeliydi.

Bu yüzden bütün notları ve fotoğrafları hep yanımda taşıyordum.

Sanki yüküm sadece kalbimde değil...

Çantamdaydı da.

Derin bir nefes alıp fermuarı kapattım.

"Kimse bilmeyecek..."

diye fısıldadım.

"Kimse..."

Aşağı indiğimde mutfakta yine herkes vardı.

Kutay tost yapmaya çalışıyordu.

Daha doğrusu yakmaya.

Ezgi başını ellerinin arasına aldı.

"Kutay!"

"Ne?"

"Ekmek siyah oldu."

"Yeni tarif."

Metin kahkahaya boğuldu.

"Adı da kömür tostu."

Sıla gülerek Metin'in koluna vurdu.

"Sen de hiç susmuyorsun."

Aras çayından bir yudum aldı.

"Şebnem teyze gelmeden mutfağı yakmayın."

Tam o sırada Şebnem teyze içeri girdi.

Bir saniye mutfağa baktı.

Sonra derin bir nefes aldı.

"Kutay..."

Kutay suçüstü yakalanmış çocuk gibi döndü.

"Teyzecim..."

"Ekmek niye yanıyor?"

Kutay gülümseyerek cevap verdi.

"Protein."

Hepimiz aynı anda gülmeye başladık.

Ben de...

Uzun zamandır ilk kez içimden gelerek güldüm.

Teoman tam karşımdaki sandalyede oturuyordu.

Gözleri bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu.

Ben ise onu görmezden gelmeye çalışıyordum.

Okulda ilk teneffüste Leyla beni kantine çağırdı.

"Gel."

"Bir şeyler alalım."

Tam sınıftan çıkacaktım ki öğretmen beni durdurdu.

"Deniz."

"Dolabındaki proje dosyasını alır mısın?"

"Tabii hocam."

Koridor bomboştu.

Dolabımı açtım.

Dosyayı aldım.

Tam kapağı kapatacaktım ki...

İçeriden beyaz bir zarf süzüldü.

Kalbim yine aynı acıyla sıkıştı.

Bu kez zarfın üzerinde tek kelime vardı.

"Orkideme."

Etrafıma baktım.

Kimse yoktu.

Hızla zarfı çantamın içine attım.

Koridordan koşar gibi uzaklaştım.

Öğle arasında okulun arka bahçesine geçtim.

Kimsenin olmadığı bir banka oturdum.

Titreyen ellerimle zarfı açtım.

İçinden küçük mor bir orkide resmi çıktı.

Altındaki notu okumaya başladım.

"Orkidem..."

"Bugün çantanı yine yanından ayırmadın."

Bir anda nefesim kesildi.

"Aferin."

"Çünkü bana ait olan anıları başkalarına göstermemelisin."

Gözlerim doldu.

Devam ettim.

"Notlarımı..."

"Fotoğraflarını..."

"Hepsini çantanın gizli bölmesinde taşıyorsun."

Elimdeki kâğıt titremeye başladı.

Hayır...

Hayır...

Bunu...

Bunu kimse bilmiyordu.

Kimse.

Son satırı okumaya cesaret edemedim.

Ama gözlerim istemsizce aşağı kaydı.

"O çantayı senden daha iyi tanıyorum."

"Bugün mavi kalemini yine en küçük cebine koymuşsun."

"Sana küçük bir tavsiye..."

"Arkana daha sık bak."

"Sevgiler..."

"Orkideme."

Not elimden kayıp dizlerime düştü.

Çantama baktım.

Sonra etrafıma...

Ağaçlar...

Koridor...

Pencereler...

Her yer aynıydı.

Ama artık hiçbir yer güvenli değildi.

Ve ilk kez...

İçimden şu cümle geçti:

"Ya gerçekten beni her an izliyorsa?"

Tam o sırada uzaktan bir ses geldi.

"Deniz!"

Başımı kaldırdım.

Teoman bana doğru yürüyordu.

Ben ise refleksle notu katlayıp diğer notların ve fotoğrafların yanına, çantamın gizli bölmesine koydum.

Fermuarı kapatırken tek düşündüğüm şey şuydu:

Bu sırrı ne pahasına olursa olsun kimse öğrenmemeliydi.
Çantamın fermuarını kapatır kapatmaz derin bir nefes aldım.

Sanki o küçük bölmenin içinde sadece kâğıtlar değil...

Bütün korkularım duruyordu.

"Deniz!"

Teoman artık birkaç adım önümdeydi.

Yüzünde günlerdir eksilmeyen o endişeli ifade vardı.

"Neden kaçıyorsun benden?"

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Kaçmıyorum."

"Kaçıyorsun."

"Hayır."

Bir adım daha yaklaştı.

"Deniz, gözlerimin içine bakıp söyle."

Tam konuşacakken arkamızdan topuklu ayakkabı sesi duyuldu.

Melisa.

Kollarını bağlamış bize doğru yürüyordu.

Yüzünde rahatsız olmuş gibi görünen sahte bir gülümseme vardı.

"Rahatsız mı ediyorum?"

İkimiz de ona döndük.

Teoman derin bir nefes verdi.

"Melisa..."

"Ne oldu?"

"Sevgilinle iki dakika konuşmana bile izin mi vermeyeceğim?"

Sesi alay doluydu.

Ben çantamın askısını biraz daha sıktım.

"Ben gidiyorum."

Melisa önüme geçti.

"Bu kadar mı?"

"Bunca yıl sevdiğin insanla iki dakika bile konuşamıyor musun artık?"

Cevap vermedim.

Melisa hafifçe gülümsedi.

"Aslında sana üzülüyorum."

İlk kez gözlerinin içine baktım.

"Neden?"

"Çünkü hâlâ umut ediyorsun."

Başımı iki yana salladım.

"Yanılıyorsun."

"Öyle mi?"

"Evet."

"Teoman artık benim."

İçimde bir sızı yükseldi.

Ama bu kez onu göstermedim.

Sessizce cevap verdim.

"İnsanlar birbirine ait olmaz."

Melisa dudak büktü.

"Bu sözü daha önce de söyledin."

"Çünkü doğru."

Tam o sırada Aras, Leyla, Kutay, Ezgi, Metin ve Sıla bahçeye geldiler.

Kutay ortamın gergin olduğunu görünce kaşlarını çattı.

"Bir sorun mu var?"

Melisa hemen gülümseyiverdi.

"Yok."

"Sadece sohbet ediyorduk."

Ezgi bana baktı.

"Deniz?"

"İyi misin?"

"İyiyim."

Yine...

Bir yalan daha.

Metin sessizce Teoman'ın yanına geldi.

"Oğlum."

"Derse geç kalacağız."

Teoman'ın gözleri hâlâ bendeydi.

Sanki bir şey söylemek istiyordu.

Ama söyleyemiyordu.

Melisa bu durumu fark edince Teoman'ın koluna girdi.

"Hadi."

"Ders başlıyor."

Teoman istemsizce koluna baktı.

Sonra bana...

Ben ise gözlerimi kaçırdım.

Ders bitiminde herkes okulun kapısına doğru yürüyordu.

Leyla ile ben biraz geride kalmıştık.

Tam kapıdan çıkarken biri omzuma hafifçe çarptı.

Cenk.

"Affedersin."

"Önemli değil."

Yere düşen defterimi benden önce aldı.

"Al."

"Teşekkür ederim."

Defteri uzatırken yüzüme kısa bir süre baktı.

"Bugün..."

Duraksadı.

"...orkideler çok güzel."

Kaşlarım çatıldı.

"Ne?"

Hemen omuz silkti.

"Botanik kulübü okulun girişine orkide koymuş."

"Onu dedim."

Refleksle okul girişine baktım.

Gerçekten de birkaç saksı çiçek vardı.

İçimdeki şüphe bir anlığına dağıldı.

"Ha..."

"Evet."

"Güzelmiş."

Cenk gülümsedi.

"Ben gideyim."

"Hoşça kal Deniz."

"Hoşça kal."

O uzaklaşırken Leyla bana döndü.

"Tanıyor musun bu çocuğu?"

"Çok değil."

"Sence de biraz tuhaf değil mi?"

"Bilmiyorum."

"Belki de sadece sessiz biridir."

Bunu söylerken bile içimde garip bir his vardı.

Ama sebebini bilmiyordum.

Okulun ikinci katındaki pencereden bütün bunları izleyen biri daha vardı.

Hakan.

Ellerini arkasında birleştirmişti.

Aşağıdaki bahçeye bakıyordu.

Teoman...

Deniz...

Melisa...

Hepsi gözünün önündeydi.

Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Tam o sırada yanına Cenk geldi.

"Konuştular."

Hakan gözlerini aşağıdan ayırmadı.

"Beklediğim gibi."

Cenk sessizce sordu:

"Yeni not?"

Hakan birkaç saniye düşündü.

"Henüz değil."

"Biraz özlesin."

"Sonra..."

Gözlerini Deniz'e çevirdi.

"...zambak zamanı gelir."

Cenk başını salladı.

"Anladım."

İkisi de koridordan sessizce uzaklaşırken...

Ben aşağıda arkadaşlarımla birlikte okuldan çıkıyordum.

Hiçbiri beni izleyen iki çift gözün varlığından haberdar değildi.

Ben de değildim.

Ama içimdeki huzursuzluk...

Her geçen gün biraz daha büyüyordu.