6. bölüm / 6
Saha Dışı4.Bölüm
Bölümler 6Şu an: 4.Bölüm
- 1 Giriş953 kelime
- 2 1.BÖLÜM1.414 kelime
- 3 2.BÖLÜM913 kelime
- 4 3.BÖLÜM1.244 kelime
- 5 ALINTI-1175 kelime
- 6 4.Bölüm3.829 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan hayatta en çok yakın hissettiği kişiye güvenirmiş. Ben hayatta en çok silah arkadaşlarıma güvenmiştim. Ya da güvenmek zorunda kalmıştım. Bazen canımı hiç tanımadığım kişilere emanet etmiştim. Şimdi ise hem tanıdığım hem de en çok güvendiğim kişi karşımdaydı. En kötüsü neydi biliyor musunuz? En yakın arkadaşımın, kardeşim dediğim kişinin kafasına silah yaslamıştı.
Bunu sana nasıl yapar! Aynı ekmeği yediniz, aynı anda çatıştınız!
“sen… Sen O’sun.”
Sesim kısık çıkmıştı ama o beni duymuştu. O an kendimden ne kadar iğrendiğimi anlatsam da insanlar bana inanmazdı.
İsmini söylemek istedim. Dilimin ucuna kadar gelen o isim, boğazımda düğümlenip kaldı. Ne kadar zorlasam da tek bir kelime bile çıkaramadım ağzımdan.
O kahkaha… Yıllar sonra onun kahkahasını duyduğum da fark edilmeyecek şekilde bir adım hatta yarım adım arkaya gitmiştim. Yüzümde ki hayal kırıklığını gördüğünde kahkahası daha da şiddetlendi.
“Bakıyorum da beni hemen unutmamışsın.” Dedi alayla. “Sen de haklısın. Sen şehit olan arkadaşlarını unutmazdın. Ama şimdi doğru söyleyecek olursak benim de yüzüm kolay kolay unutulmaz. İstersen birde arkadaşına soralım ne dersin?” dediğinde kafasını dağıtmak istemiştim ama namlunun ucu Defne’nin kafasına yaslamıştı.
Defne’yi bir kurtaralım şu şahısın ağzını burnunu kırmazsam bana da Bilge demesinler.
Cümlesini duyunca ister istemez gülesim gelmişti. Tamam ama gülmek denemezdi ufacıkta olsa kıkırtım duyulmuşu. “Valla ne yalan söyleyeyim senin yüzünü 4 ay içerisinde unuttum. Normal de daha kısa sürerdi lakin her karargah girdiğimde senin yüzünle karşılaşıyordum. Artık bu günden sonra bırak fotoğrafının olmasını ne bir asker ne de bir şehit olarak anılacaksın.”
Yalandı onun yüzünü unutmam en az 1 yılımı almıştı fakat bunu bilmesine gerek yoktu. Normalde şehitlerimizi andığımız şehitler köşesinde bir asker şehit olduğunda 3 ay dururdu lakin onun fotoğrafı neredeyse 2 yıl 5 ay 17 gündür duruyordu.
“Sence ben gerçekten asker olmak istediğimi mi sanıyorsun! Ben her gün azar azar dışarıya bilgi sızdırırken hiçbirinizin ruhu duymadı.” Dışarıdan geçen birinin duyacağı şekilde bağırmıştı. Ben hayattım da her zaman en kırıldığım anın çocukluk arkadaşım Barlas’ın gidişi sayarken, bu anı nasıl tanımlardım bilmiyorum. “Ben her gün nefret ettiğim insanların yanında olmaktan mutlu olduğumu mu zannettin? Sen gerçekten bir zavallısın.”
Evet sayın iç konuklarımız, bugün Bilge Alya Uğurlu hanımefendinin kalbi daha fazla kırılmaya dayanamadığı için istifa etmiştir. Kısacası yeni kalp aranmaktadır.
Defne pür dikkat bizi izliyordu. Onun son cümlesinden sonra konuşamayacağımı anladığı için konuşmaya kendisi devam etmeye başladı.
Ayyy! Defne mi devam edecek? Eğlence başlıyor desene.
“ Amına koyduğumun piçi şerefsiz insan hiç kendi vatanını, ülkesini satar mı? Ülkesini satan şerefsiz desek bile az kalır. Ülken senin namusundur lan!” diye kükrediğinde adını bile anmak istemediğim kişi hiç şaşırmamıştı. Sanırsam ben eve girmeden önce bu küfürlerden daha fazlasını duymuştu.
Valla bence gayet iyi sövüyor kız. Ben beğendim. Bilge bak sana ne diyeceğim sende biraz böyle sövsene he nasıl fikir bence gayet iyi bir fikir.
“küfürlü prenses biraz şu küfürleri azaltsan hiç fena olmaz biliyor musun? Hem bende sana küfürlü prenses demek yerine sadece prenses derim.” Dediğinde resmen bu durumdan keyif alıyordu.
Yahu bir insana küfür edince o kişi nasıl keyif alabilir ki. Hayır yok yani birde Defne adamın 7 ceddine kadar sövdü.
Defne ona öyle bir bakış attı ki, normal şartlarda o bakışın altında insanın birkaç dakika içerisinde vicdan muhasebesi yapması gerekirdi. Fakat karşımdaki adamın yüzünde en ufak bir pişmanlık belirtisi bile yoktu. Defne'nin ettiği onca küfür, söylediği onca ağır söz sanki onun için bir hakaret değil de yıllardır beklediği bir eğlencenin parçasıydı. Hatta bundan keyif aldığını söylemek bile az kalırdı. Gözlerinde garip bir sakinlik vardı.
Beni asıl korkutan da buydu zaten.
Öfkeli insanları anlayabilirdim. Sinirlenen, bağıran, tehdit eden insanları da anlayabilirdim. İnsan öfkelendiğinde ne yapacağını çoğu zaman kendi bile kestiremezdi ama karşımdaki adam öfkeli değildi. Fazlasıyla sakindi ve sakin insanların ne yapacağını kestirmek, çoğu zaman öfkeli insanların ne yapacağını kestirmekten daha zordu. Çünkü öfke kendini belli ederdi, sakinlik ise saklardı.
Defne bir adım öne çıkacak gibi olduğunda istemsizce elimi kaldırıp onu durdurdum. Gözlerini bana çevirdiğinde yüzündeki öfke hâlâ geçmemişti. Beni dinlemek istemediğini o bakışından anlayabiliyordum ama benim de onu susturmaktan başka çarem yoktu. Çünkü karşımdaki insanın elindeki silah hâlâ Defne'nin kafasına doğrultulmuştu ve ben bir kez daha sevdiğim bir insanı gözlerimin önünde kaybetme ihtimalini düşünmeye bile dayanamıyordum.
“Defne,” dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. Bana birkaç saniye baktıktan sonra istemeyerek de olsa geri çekildi. O an içimde garip bir boşluk oluştu. Defne'yi susturmak istemiyordum. Onun susmasını istemek, sanki karşımdaki adamın söylediklerini kabul ediyormuşum gibi hissettiriyordu. Fakat bir yandan da Defne'nin hayatı benim birkaç saniyelik öfkeme bağlıydı. İnsan bazen sevdiği birini korumak için kendi gururunu bile bir kenara bırakabiliyordu. Ben ise Defne'yi koruyabilmek için kendi gururumu değil, yıllardır ayakta tuttuğum bütün duvarları yıkmaya hazır olduğumu fark ediyordum.
“Bakıyorum da hâlâ emir verebiliyorsun,” dediğinde gözlerimi ona çevirdim. Sesindeki alay, yıllar önce duyduğum o tanıdık tonun aynısıydı. Sanki karşımda yıllardır görmediğim bir düşman değil, harp akademisinden beri tanıdığım biri vardı. İşte bu daha da canımı yakıyordu. Çünkü bazı insanlar hayatınızdan çıktığında onların değiştiğini düşünürdünüz. Yıllar geçer, siz onların yüzlerini hatırlarken bile artık aynı insan olmadıklarına kendinizi inandırırdınız.
Ben de öyle yapmıştım.
Onu zihnimde hep aynı yerde bırakmıştım. Karargâhın duvarındaki fotoğrafında, üniformasının içinde, gözlerinde o eski kendinden emin bakışla durmuş hâlde. Şimdi ise karşımdaydı ve yüzüne baktıkça geçmişle bugün birbirine karışıyordu.
“Defne'yi bırak,” dedim. Sesimin titrememesine dikkat etmiştim.
“Bu kadar mı?” diye sordu. Bir insanın bu kadar rahat konuşabilmesi aklımı almıyordu. Karşısında yıllardır öldüğünü sandığı insan duruyordu, elinde silah vardı, Defne'nin hayatı onun parmaklarının arasındaydı ve o hâlâ sanki sıradan bir sohbetin ortasındaymışız gibi konuşuyordu. “Ne istiyorsun?” diye sorduğumda bu kez yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.
“Hiç değişmemişsin,” dedi. Gözlerimi kıstım. “Sen de değişmişsin.” Bu cümleyi söylediğimde yüzündeki ifade birkaç saniyeliğine değişti. Çok küçük bir değişimdi ama gördüm. Çünkü ben onun yüzünü yıllarca hatırlamıştım. İnsan bazen birinin yüzündeki küçücük bir hareketi bile yıllar sonra tanıyabiliyordu. “Öyle mi?” diye sordu. “Eskiden bu kadar iyi yalan söylemezdin,” dediğimde ilk defa gerçekten sustu. İşte o sessizlik, söylediklerimden daha ağırdı.
“Yalan mı?” dedi sonunda. “Öldüğünü söyleyen raporlar vardı,” dedim.
“Ben ölmedim.”
“Bunu görüyorum.”
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum. Çünkü aslında söylemek istediğim bu değildi. Ben onun neden ölmediğini, neden bizi kandırdığını, neden bütün bu yıllar boyunca ortadan kaybolduğunu bilmek istiyordum. Ama sorularımın hiçbirini düzgün bir şekilde soramıyordum. Çünkü karşımdaki kişi yalnızca bir düşman değildi.
O, benim geçmişimdi. Ve insan bazen geçmişine soru sormaya bile korkardı. “Peki sen ne gördün, Bilge?” dediğinde cevap veremedim. Çünkü gördüğüm şeyin ne olduğunu ben de bilmiyordum. Karşımda bir hain vardı. Bunu gözlerimle görüyordum.
Bir silahı vardı ve onu Defne'nin kafasına dayamıştı.
Vatanına ihanet etmişti.
Yıllarca bizimle aynı üniformayı giymiş, aynı sofraya oturmuş, aynı insanlarla görev yapmış ve bütün bunların arkasından başka bir tarafa bilgi sızdırmıştı.
“Sen beni tanımadın, Bilge,” dediğinde gözlerimi ondan ayırmadım. “Tanıdığımı sanmıştım,” dedim.
“İşte sorun da buydu.” Başını hafifçe eğdi. “Sen beni hiç tanımadın.”
O cümle içimde hiç beklemediğim bir yere dokundu. Belki de bütün mesele buydu. Ben onu yıllardır tanıdığımı düşünmüştüm. Hakkında bildiğim her şeyin doğru olduğuna inanmıştım. Sonra bir gün öldüğü söylendi ve ben onun ardından yas tuttum. Şimdi ise karşımda duruyordu ve bana aslında hiçbir zaman onu gerçekten tanımadığımı söylüyordu. İnsanın hayatında bazı cümleler vardır, duyduğunuz anda cevap veremezsiniz çünkü cevap vermek için önce kendinizle yüzleşmeniz gerekir.
Ben de o an kendimle yüzleşmeye başlamıştım.
Defne'nin nefes alışını duyabiliyordum. Çok hafifti ama bu sessizlikte bana fazlasıyla yüksek geliyordu. Adamın silahı hâlâ onun başındaydı. Defne'nin normalde en küçük şeye bile tepki veren hâlinden eser yoktu. Onun da korktuğunu biliyordum. Belki benden daha fazla korkuyordu ama bunu belli etmemek için kendini zor tutuyordu.
İşte bu yüzden ona tekrar baktım ve yalnızca dudaklarımı hareket ettirerek sakin olmasını söyledim. O da gözlerini birkaç saniye üzerimde tuttuktan sonra başını çok hafif salladı. O an içimde bir karar oluştu. Ne olursa olsun Defne'yi buradan çıkaracaktım.
Karşımdaki adamın ne istediğini bilmiyordum, neden geri döndüğünü bilmiyordum, yıllardır neden ölü taklidi yaptığını bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey vardı. Defne'nin başındaki silahın tetiğine onun parmağının ulaşmasına izin vermeyecektim.
Huhu! Kızlar yalnız Barlas’ta şu an bu evin içerisinde. Onu neden çağırmıyoruz da her boku kendimiz çözmeye çağırıyoruz.
“Beni neden çağırdın?” diye sordum. Adamın yüzündeki alaycı ifade bir anda silindi. Birkaç saniye boyunca yalnızca bana baktı. Sonra silahı Defne'nin başından çok az uzaklaştırdı. Bu küçücük hareket bile içimdeki düğümü biraz gevşetmişti ama rahatlamaya hakkım olmadığını biliyordum. “Seni çağırmadım,” dedi. “Sen geldin.” Kaşlarımı çattım. “O zaman neden buradasın?” diye sordum. Birkaç saniye sustu. Sonra bana doğru bir adım attı. “Çünkü senin bilmediğin bazı şeyler var.”
“Ne gibi?”
“Geçmişin hakkında.”
Kalbim hızlandı. Geçmiş kelimesini duyduğum anda çocukluğumun görüntüleri birbiri ardına zihnimden geçmeye başladı. Eski evimiz, annemin sesi, babamın yüzü, ilk kez üniforma giydiğim gün, Barlas'ın bana söylediği sözler, kaybettiğim insanlar ve yıllardır üzerini kapattığımı sandığım bütün o anılar... Geçmişimi yıllardır taşıyordum ama ilk defa geçmişimin benden sakladığı bir şey olabileceğini düşünüyordum.
“Defne'yi bırak,” dedim yeniden.
“Bırakacağım.”
“Karşılığında ne istiyorsun?”
Bu kez hiç beklemeden cevap verdi. “Seni.” Kaşlarım çatıldı.
“Beni zaten karşında görüyorsun.” Başını iki yana salladı. Yüzündeki ifade değişmişti. Artık alay etmiyordu. Artık karşımdaki adamın yüzünde yıllar önce tanıdığım o insanın izlerini görebiliyordum ama bu defa o izler beni rahatlatmak yerine daha fazla korkutuyordu.
“Hayır, Bilge,” dedi. “Ben senden asker Bilge Alya Uğurlu'yu istemiyorum.” Birkaç saniye sustu. Gözlerini gözlerime dikti. “Ben senden geçmişte bıraktığın o küçük kızı istiyorum.”
O cümleyi duyduğum anda nefesim kesildi. Çünkü geçmişimde bıraktığımı sandığım o küçük kızın hâlâ içimde bir yerde yaşadığını biliyordum. Onu yıllarca susturmuş, büyüdükçe üzerine yeni duvarlar örmüş, yaşadığım her acının ardından biraz daha uzağa itmiştim. Fakat şimdi biri gelip o kızdan bahsediyordu. Üstelik bunu bana karşı kullanabileceğini bilecek kadar beni tanıyordu. Bir adım geri çekildim. “Ne istiyorsun benden?” diye sordum. Bu kez sesi çok daha düşüktü. “Gerçeği.” Gözlerimi kıstım.
“Gerçeği zaten biliyorum.”
“Hayır,” dedi. “Sen sana anlatılanı biliyorsun.”
O an içimdeki bütün sesler sustu. Çünkü yıllardır doğru bildiğim her şeyin aslında yalnızca bana anlatılanlardan ibaret olabileceği düşüncesi, karşımdaki adamın elindeki silahtan bile daha korkunçtu. İnsan bir düşmanla savaşabilirdi. Bir mermiye karşı siper alabilirdi. Ama ya bütün hayatını üzerine kurduğu gerçek yanlışsa? O zaman insan nereye saklanırdı?
Adam birkaç saniye boyunca yüzüme baktıktan sonra Defne'ye çevirdi gözlerini. “Onu bırakacağım,” dedi. “Ama önce beni dinleyeceksin.” İçimdeki bütün sinirler gerilmişti.
“Ya dinlemezsem?” diye sordum.
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Dinleyeceksin.”
“Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye sorduğumda cevap vermedi. Sadece Defne'ye baktı. O bakış yeterliydi. Cevabını zaten vermişti. Beni yıllardır tanıyan biri, hâlâ en zayıf noktalarımı biliyordu. Defne benim zayıf noktam değildi. Sevdiğim insanları korumak benim zayıflığım olmuştu. Hayatım boyunca bunu bir güç sanmıştım. Şimdi ise karşımdaki insan bunun ne kadar kolay kullanılabileceğini bana gösteriyordu.
Gözlerimi Defne'ye çevirdim. Onun gözlerinde korkuyu gördüğüm anda kararımı verdim. Ne söyleyecekse söyleyecekti. Hangi gerçeği önüme koyacaksa koyacaktı. Ama bu kez kaçmayacaktım. Çünkü yıllardır öldüğüne inandığım bir adam geri dönmüşse, bunun mutlaka bir sebebi vardı. Ve ben o sebebi öğrenmeden bu odadan çıkmayacaktım.
Adamın gözlerini Defne'den çekip yeniden bana çevirmesiyle odadaki hava bir anda değişmişti. Birkaç saniye önce yalnızca öfkeli olduğumu düşünüyordum ama şimdi hissettiğim şey öfkeden çok daha ağırdı. Çünkü karşımdaki insanın elinde yalnızca bir silah yoktu. Benim hakkımda yıllardır unutmaya çalıştığım ne varsa hepsini kullanabilecek bir geçmişi vardı. Beni çocukluğumdan tanıyordu. Daha doğrusu ben salak gibi herşeyimi ona anlatmıştım. Beni asker olduğum zamandan tanıyordu. En zayıf olduğum anları, en çok kırıldığım yerleri, hangi insanları kaybettiğimde nasıl davrandığımı biliyordu.
Ben ise onun hakkında bildiğim her şeyin yalan olabileceği gerçeğiyle yeni yüzleşiyordum. İnsan birini kaybettiğinde onun hakkında bildiği güzel şeylere tutunurmuş. Ben ise yıllardır ölü sandığım bir insanın aslında beni kandırmış olabileceğini öğreniyordum. Belki de en acısı, onun beni kandırmış olması değildi. En acısı, benim ona inanmış olmamdı.
“Benden ne sakladın?” diye sordum. Sesim bu kez daha kararlı çıkmıştı. İçimdeki korkunun sesime yansımasına izin vermek istemiyordum. O ise sorumu duyduğunda birkaç saniye boyunca cevap vermedi. Sanki söyleyeceği şeyleri kafasında tartıyor, hangisini önce söylemesi gerektiğine karar veriyordu. Sonunda hafifçe başını kaldırıp bana baktı. “Senden hiçbir şey saklamadım.” Kaşlarımı çattım. “Bana yalan söyleme.”
“Yalan söylemiyorum.” Dudaklarının kenarında beliren küçücük gülümseme sinirlerimi daha da bozmuştu. “Sadece senin bilmediğin şeyleri biliyorum.” Bu cümleden nefret etmiştim. Çünkü insanın karşısındaki kişinin kendisinden daha fazla şey bildiğini hissetmesi kadar rahatsız edici çok az şey vardı. Hele ki o insan yıllardır ölü bildiğin biriyse, elindeki bütün doğrular bir anda anlamsızlaşabiliyordu.
Defne, sessizliği daha fazla taşıyamamış olacak ki araya girdi. “Yeter artık. Bilge, bunun ne anlatmaya çalıştığını anlamıyorum ama burada oturup bunun saçmalıklarını dinlemeye devam edeceksek en azından şu silahı kafamdan çeksin.” Adam ona döndü. “Sen gerçekten hiç susmuyor musun?” Defne gözlerini devirdi. “Son gorçokton hoç sosmoyor moson?” Adam birkaç saniye ona baktıktan sonra hafifçe güldü. Defne'nin bu kadar rahat davranabilmesine hayret ediyordum.
Ben onun yerinde olsam muhtemelen çoktan bütün bildiğim duaları sıraya koymuş olurdum. Defne ise hâlâ karşısındaki adama laf yetiştiriyordu. Bazen cesaret ile delilik arasındaki çizginin nerede olduğunu gerçekten merak ediyordum.
“Seninle uğraşamam,” dedi adam.
“Ben de seninle uğraşmak istemiyorum zaten,” diye karşılık verdi Defne. “Ama Bilge'nin başına bela olduğuna göre seni biraz uğraştırmam gerekiyor.” Defne'nin sözleri karşısında istemsizce gözlerimi kapattım.
Defne, lütfen. Hayatımda senden daha cesur bir insan görmedim ama şu an cesaretinin birazını cebine koyup susman gerektiğini anlatmanın bir yolunu bulamıyorum.
“Defne,” dedim.
“Ne?”
“Bir kere de beni dinle.” Bana baktı, sonra derin bir nefes aldı. “Tamam.”
Adamın yüzünde yeniden o alaycı ifade belirdi. “Ne kadar da itaatkârsınız.” Defne yeniden konuşmak için ağzını açtığında ona baktım. O da bakışımı anlayıp sustu. İçimde ona kızmakla teşekkür etmek arasında garip bir duygu oluşmuştu. Çünkü Defne'nin susması onun korktuğu anlamına gelmiyordu. Beni anladığı anlamına geliyordu. Ve bazen insanın yanında yıllardır bulunan birinin tek bir bakıştan ne anlatmak istediğini anlaması, söylenen yüzlerce cümleden daha kıymetliydi. Defne benim için yalnızca silah arkadaşım değildi. O, kötü bir günün sonunda yanına gidip hiçbir şey anlatmadan oturabileceğim insandı. Şimdi onun başına bir şey gelirse, bununla nasıl yaşayacağımı bilmiyordum.
Adam birkaç adım geri çekilip duvarın kenarına yaslandı. Silahı hâlâ elindeydi ama artık Defne'nin başına doğrultmuyordu. Bu küçücük değişiklik bile nefes almamı kolaylaştırmıştı.
“Sana bir soru soracağım,” dedi.
“Sor.”
“Beni ne zamandır unutmuştun?” Sorusunu duyduğum anda yüzüne baktım.
İşte bunu beklemiyordum.
Yıllarca bana en çok sorulan sorulardan biri buydu. “Unuttun mu?” İnsanlar birini kaybettiğinde ondan geriye kalan şeyleri unutmanın ihanet olduğunu düşünürdü. Ben de öyle düşünmüştüm. Fakat şimdi karşımdaki insan bunu benden soruyordu. “Dört ay,” dedim.
Yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. “Gerçekten mi?”
“Öyle söyledim.”
“Yalan söylüyorsun.” Kalbim sıkıştı.
Gözlerimi kaçırmadım. “Nereden biliyorsun?” dedim çünkü bunu bilmesi imkansızdı. Eğer biliyorsa 2,5 yıl boyunca beni izlemiş demekti.
Ayyy! İnşallah bizi izlememiştir. Ay bak ne merak ettim. Şimdi diyelim ki bu şahıs bizi izledi, e biz kaç kere şehir ve tim değiştirdik. Bizimle beraber şehir mi değiştirdi bu. Hayır! Ben böyle bir şey olsun istemiyorum.
“Çünkü seni tanıyorum.”
İşte yine aynı cümle.
Beni tanıyordu. Bunu her söylediğinde içimde bir şey parçalanıyordu. Çünkü ben de onu tanıdığımı sanmıştım. Ama belki de ikimizden biri diğerini gerçekten tanıyordu ve o kişi ben değildim.
“Fotoğrafın hâlâ orada,” dedim sonunda. Bu kez yüzündeki ifade tamamen değişti.
“Nerede?”
Ay nerede olacak gerizekalı. Acaba sen bu zekayla bu yaşa kadar nasıl geldin.
“Şehitler köşesinde.” Birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
“Ne kadar zamandır?” Bu soruyu sorduğunda sesinde ilk kez gerçekten merak vardı.
“2 yıl, 5 ay, 17 gün.”
Defne bile bana dönüp baktı. Ben ise gözlerimi ondan ayırmadım. Bunu neden söylediğimi bilmiyordum. Belki de bilmesini istiyordum. Belki de yıllarca onu unutmadığımı itiraf etmenin başka bir yoluydu. Oysa biraz önce yüzünü dört ay içerisinde unuttuğumu söylemiştim.
Yalan söylemiştim.
Onun yüzünü unutmak bir yana, karargâha her girdiğimde gözlerim istemsizce o fotoğrafı aramıştı. Bazen insan birini hatırlamak istemese bile hafızası ona ihanet ederdi. Benim hafızam da bana her defasında aynı yüzü göstermişti.
“2y ıl, 5 ay, 17 gün...” diye tekrarladı. Sonra kısa bir kahkaha attı ama bu defa kahkahasında biraz önceki alay yoktu.
Buradan bir çıkalım şu herifi Bakırköy’e yatıralım, lütfen. Zaten oradaki doktorlar da bu adam deli siz bunu neden daha önce getirmediniz ki diye bize kızar.
“Demek hâlâ oradayım.”
“Oradasın.”
“Peki neden kaldırmadınız?”
“Çünkü şehitlerimizi kolay kolay unutmayız.”
“Ben şehit değilim.”
“Biliyorum.”
“Hayır, Bilge. Sen şimdi biliyorsun.” Bir an sustu. “Ama yıllarca bilmiyordun.”
Bu cümle yüzüme atılmış bir tokat gibiydi. Çünkü haklıydı. Yıllarca onun öldüğüne inanmıştım. Onun için üzülmüştüm. Onun adına dua etmiştim. Onu kaybettiğimizi düşündüğüm için geceleri uyuyamadığım zamanlar olmuştu. Şimdi ise karşımda duruyor ve bütün bunların aslında onun seçtiği bir hayatın sonucu olduğunu söylüyordu.
“Peki neden?” diye sordum. “Neden ölmedin?”
İlk defa yüzündeki o kendinden emin ifade tamamen kayboldu. Gözlerini yere indirdi. Birkaç saniye sonra yeniden bana baktığında gözlerinde yıllardır görmediğim bir yorgunluk vardı. “Çünkü ölmem gerekiyordu.”
“Ne demek bu?”
“Herkes benim öldüğümü bilmeliydi.”
“Neden?” Cevap vermedi. Ben bir adım ona doğru ilerledim. “Neden?” diye tekrar ettim. “Kimin için çalışıyordun?” Bu soruyu sorduğum anda Defne'nin de dikkat kesildiğini gördüm. Adamın çenesindeki kaslar gerildi. “Bunu öğrenmek istiyorsan önce bana güvenmen gerekiyor.”
İstemeden güldüm. “Sana güvenmek mi?” Sesimdeki öfkeyi saklamaya bile çalışmadım. “Sen arkadaşlarımı hedef gösterdin. Vatanına ihanet ettin. Yıllarca hepimizi kandırdın. Şimdi de karşımda durup senden güvenmemi mi istiyorsun?”
Bazen insanın ağzından çıkan kelimeler kendi kalbine de saplanırdı. Ben de o an söylediklerimin her birini içimde hissediyordum. Çünkü karşımdaki kişi ne kadar düşmanım olursa olsun, bir zamanlar benim için başka bir anlam taşıyordu. Onu tamamen yok saymak istiyordum ama geçmiş, insanın istediği zaman silebildiği bir dosya değildi.
Adam bana doğru birkaç adım attı. Aramızdaki mesafe azaldıkça yüzünü daha net görebiliyordum. Yıllar onu değiştirmişti. Gözlerinin kenarında ince çizgiler oluşmuş, yüzündeki çocukça ifadeden eser kalmamıştı. Ama yine de bazı şeyler aynıydı. Kaşlarını çatma şekli, bir şey söylemeden önce dudaklarını birbirine bastırması, sinirlendiğinde başını hafifçe yana eğmesi... Hepsini hatırlıyordum.
Demek ki insan birini gerçekten unutamıyordu. Sadece onunla yaşamayı öğreniyordu.
“Bana güvenmeni istemiyorum,” dedi sonunda. “Benden nefret etmeni de istemiyorum.”
Lan gerizekalı aptal herif onu istemiyorum bunu istemiyorum. Sen benden ne istiyorsun. Sonra Bilge neden hiçbir şeyi anlamıyor. Acaba hiç biz mi anlatamadıkta bu kız anlamadı diye kendinize sordunuz mu?
Kaşlarımı çattım. “O zaman ne istiyorsun?” Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra gözlerini doğrudan gözlerime dikti. “Benden önce gerçeği dinlemeni istiyorum.” “Sonra?” “Sonra neye inanacağına kendin karar ver.” Bu cümleyle birlikte ilk defa gerçekten sustum. Çünkü karşımdaki adam ilk kez bana bir seçim bırakıyordu. Belki de yıllardır beklediğim şey buydu. Birinin bana ne düşüneceğimi söylemesi değil, gerçeği önüme koymasıydı. Fakat içimdeki başka bir ses hâlâ ona güvenmemem gerektiğini söylüyordu. Belki de bu bir tuzaktı. Belki bütün bunları yalnızca beni kendisine çekmek için söylüyordu. Ama ya söyledikleri doğruysa? Ya yıllardır bildiğim her şey yalnızca bana gösterilen kısmıysa? Ya ben bütün hayatımı yanlış bir hikâyenin üzerine kurduysam?
Adam Defne'ye baktı ve silahını tamamen indirdi. Defne derin bir nefes aldı. Ben ise ilk defa rahatlamak yerine daha fazla gerildim. Çünkü silahın inmesi, tehlikenin bittiği anlamına gelmiyordu.
Bazen asıl tehlike, karşındaki insan silahını indirdiğinde başlardı. “Şimdi,” dedi, “sana neden geri döndüğümü anlatacağım.” Gözlerimi ondan ayırmadan bekledim. “Ama duyacaklarından sonra bana hâlâ düşman gözüyle bakarsan...” Bir an durdu. “Buna da hazırlıklı ol.”
Ben zaten hazırlıklıydım.
En azından öyle olduğumu sanıyordum.
Ama insanın hayatını değiştirecek bir gerçeği duymaya gerçekten hazır olup olmadığını, o gerçek karşısına çıkmadan asla bilemezdi.
Adam birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı. Sanki söyleyeceği cümleyi seçmeye çalışıyordu ama ben onun ne söyleyeceğini beklerken içimde yüzlerce farklı ihtimal çoktan birbirine girmişti. Belki yıllardır sakladığı bir sırrı anlatacaktı, belki neden ihanet ettiğini açıklayacaktı, belki de bütün bunların arkasında benim bilmediğim başka insanlar vardı. Fakat ne söylerse söylesin artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissedebiliyordum. İnsan bazı anlarda geleceğini birkaç saniye önceden hissederdi. Ben de o an tam olarak bunu hissediyordum. Sanki hayatımın şimdiye kadar yazılmış bütün sayfaları önümde duruyor, ben ise birazdan o sayfaların üzerine atılacak tek bir cümlenin hepsini değiştireceğini biliyordum. Keşke bazı gerçekleri hiç öğrenmeseydim, diye düşündüm. Keşke insan bazen bilmediği şeylerle mutlu kalabilseydi. Keşke geçmiş, geçmişte kalmayı gerçekten bilseydi.
“Beni neden öldü bildin?” diye sordu.
Sorusu o kadar beklenmedikti ki birkaç saniye cevap veremedim. “Çünkü herkes öyle söyledi.”
“Herkes kim?”
“Komutanlarım. Arkadaşlarım. Raporlar. Her şey.”
Başını yavaşça salladı. “İşte sorun da burada.” Kaşlarımı çattım. “Neymiş sorun?”
Gözlerini üzerimden çekmeden konuşmaya devam etti. “Sana herkes aynı şeyi söyledi.” Birkaç saniye sustu. “Ama hiçbiri sana o gece gerçekte ne olduğunu anlatmadı.” Kalbimin hızlandığını hissedebiliyordum. “Ne oldu o gece?” diye sordum. Bu kez cevap vermeden önce Defne'ye baktı. Sonra yeniden bana döndü. “Ben ölmedim, Bilge. Öldürüldüm.”
EûzübillâhimineşşeytânirracîmBismillâhirrahmânirrahîm. Oğlum sen şuan öldüldüysen nasıl karşımda duruyorsun. Bugün buradan çarpılmadan çıkarsak şükür edeceğim ya.
O an odadaki bütün sesler kesilmiş gibi oldu. Defne'nin nefesini, dışarıdan gelen en küçük sesi, hatta kendi kalbimin atışını bile duyamıyordum. Sanki beynim onun söylediği cümleyi anlamayı reddediyordu. “Ne?” diyebildim yalnızca.
“Beni öldü göstermek için bir plan yapıldı.”
“Kim tarafından?” “Bunu henüz söylemeyeceğim.” Bir adım öne çıktım. “Bana oyun oynama.”
“Oyun oynamıyorum.”
“O zaman kim?” Sesim yükselmişti. “Kim seni öldü gösterdi?”
Adam yüzüme baktı. Bu kez gözlerinde hiçbir alay yoktu.
“Senin güvendiğin insanlar.” İşte o cümleyle içimde yıllardır sağlam sandığım bir duvar yıkıldı. Güvendiğim insanlar... Bu iki kelime zihnimde dönüp duruyordu. Kimdi? Komutanlarım mı? Birlikte görev yaptığım insanlar mı? Barlas mı? Defne mi? Yoksa yıllardır hiçbir şeyden şüphelenmeden yan yana durduğum başka biri mi?
“Bana isim ver,” dedim.
“Henüz değil.”
“Bana isim ver!”
“Bilge!” Defne'nin sesiyle kendime geldim. Birkaç saniyeliğine kontrolümü kaybettiğimi fark ettim. Adamın karşısında duruyor, cevap almak için neredeyse yalvarıyordum. Oysa ben yalvaran biri değildim. Hele ki karşımdaki insan yıllardır düşman olarak gördüğüm biriyse hiç değildim. Ama konu geçmişim olduğunda bütün kurallar değişiyordu. Çünkü geçmişim yalnızca benim geçmişim değildi. Kaybettiğim insanların, güvendiğim insanların, kardeşim dediğim insanların da geçmişiydi. Ve şimdi biri gelip bütün bunların altında başka bir gerçek olduğunu söylüyordu.
Adam birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra cebinden küçük, eski bir kâğıt çıkardı. Kâğıdı bana doğru uzattı. Elimi uzatıp aldığımda ilk başta ne olduğunu anlayamadım. Üzerinde yalnızca birkaç satır vardı. Fakat en üstteki tarihi gördüğüm anda nefesim kesildi.
29 Eylül 2021.
Tarih.
Gözlerim satırların üzerinde ilerledi. Okudukça parmaklarımın titremeye başladığını hissettim. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden kâğıda baktım. Çünkü o tarih benim için sıradan bir tarih değildi. O gün hayatımın yönünü değiştiren şeylerin başladığı gündü. O gün aldığım kararlar, verdiğim sözler, kaybettiğim insanlar... Hepsi birbirine bağlıydı.
“Bu nereden çıktı?” diye sordum.
“Benden.”
Başımı kaldırdım.
“Bunu neden bana veriyorsun?”
“Çünkü bunu okuduğunda bana inanmayacaksın.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek istiyorsun?”
“Okumaya devam et.”
Kâğıda yeniden baktım. En alttaki satıra geldiğimde gözlerim büyüdü. Çünkü orada benim adım vardı.
Bilge Alya Uğurlu.
Benim adım neden onun ölümünden önce yazılmıştı?
Kâğıdı elimden düşürecek gibi oldum. Parmaklarım uyuşmuştu. Başımı kaldırıp ona baktığımda yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sanki yıllardır beklediği an sonunda gelmişti.
“Bu imkânsız,” diye fısıldadım.
“Değil.”
“Ben o gün orada değildim.”
“Biliyorum.”
“Ben seni tanımıyordum.”
“Biliyordun.”
“Ben...” Sesim boğazımda düğümlendi. “Ben bunu nasıl bilebilirdim?”
Bu kez bana doğru yaklaştı. Sesi neredeyse fısıltı hâline gelmişti.
“Bilemezdin.”
Bir an sustu.
“Çünkü sana hiç anlatmadılar.”
Gözlerimi kapattım.
İşte o an anladım.
Benim yıllardır gerçek sandığım hayat, bana anlatılan kadarıyla sınırlıydı.
Ve ilk kez, kendi hayatımın içinde bile bir yabancı gibi hissettim.
Gözlerimi yeniden açtığımda adam hâlâ karşımdaydı. Defne sessizce beni izliyordu. Elimde tuttuğum kâğıt ise titreyen parmaklarımın arasında duruyordu. Üzerindeki tarih gözümün önünden gitmiyordu.
29 Eylül 2021.
Ve ben o günün yalnızca bir başlangıç olduğunu sanmıştım.
Meğer o gün, yıllar sonra karşıma çıkacak olan en büyük sırrın ilk sayfasıymış.
Bazı insanlar hayatınızdan çıktığında onları kaybettiğinizi sanırsınız.
Oysa bazı insanlar hayatınızdan hiç çıkmaz.
Yalnızca gerçeğin ortaya çıkacağı günü bekler.
Benim geçmişim de o günü beklemişti.
Ve şimdi kapımı çalmıyordu.
İçeri girmişti.
Bölümü nasıl buldunuz?
Sizce Defne'yi kim rehin aldı?
Bir sonra ki bölümde Defne'yi kimin rehin aldığını öğreneceğiz.
5.Bölümde görüşmek üzere. Seviliyorsunuz aşkolarrrrrr
Bölüm etkileşimi
