Ruh-u revan kitap kapağı

13. bölüm / 14

Ruh-u revan

13

Vaveyla Yazarı: Talewind _1234

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: 13

Güneş, konağın görkemli salonuna henüz utangaçça sızarken, atmosfer buz kesmişti. Ayvaz, babası Kerim Vural ve annesi Leyla Hanım’ın karşısında, babadan kalma ağır, oymalı masanın ucunda oturuyordu.Ben ise cam kenarındaki tekli koltukta, bir heykel gibi hareketsiz, elimde soğumuş bir fincanla, ortamın ağırlığını omuzlarımda hissediyordum
.
Kerim Vural, yaşının getirdiği ağırlıkla, siyah takım elbisesi içinde bir kaya gibiydi. Leyla Hanım ise zarafetinin ardına gizlediği keskinliğiyle, her an saldırıya hazır bir nefret bandırıyordu.
Kerim Vural, elindeki kalın cam bardağı masaya bıraktığında çıkan ses, odadaki derin sessizliği paramparça etti. Gözleri doğrudan Ayvaz’ın koyu gözlerine kilitliydi.

"Bana bak Ayvaz. Bu masaya oturduğumdan beri sadece tek bir konuyu düşünüyorum: Patlayan sevkiyatı." Sesi gürültülü değildi ama her kelime, çelikten bir darbe gibi iniyordu. "Yıllardır Vural isminin yanından bile geçmeyen bir leke, senin gözetiminde oldu. 150 milyonluk mal, havaya uçtu. Bu kadar dikkatsiz olmayı nasıl başardın?"

Ayvaz, babasının bakışlarından kaçınmadı. "Leke değil, zarar. Ve evet, sorumlusu benim. Tedarik zincirindeki bir pürüz, tahmin edemediğimiz bir saldırıydı."

"Tahmin edemediğimiz mi?" diye araya girdi Leyla Hanım, iğneleyici bir tınıyla. Bakışları ilk kez Alkım'a kaydı, tepeden tırnağa süzdü. "Yoksa odak noktanın, dikkatini dağıtan, gereksiz meşguliyetleein olması mıydı?"

soluğum kesildi. Parmaklarım fincanın porselenini daha sıkı kavradı. Ayvaz, annesinin imasını anında yakaladı.
"Konuyu saptırma, Anne. Sevkiyat, bu evin içinden birinin hatası yüzünden değil, dışarıdan gelen bir hamleyle patladı. Alkım'ın bu işlerle hiçbir ilgisi yok."

"Öyle mi?" Kerim Vural, kollarını masanın üzerine yasladı ve tehlikeli bir sükûnetle gülümsedi. "Alkım Hanım, babasının kirli çamaşırlarını Çağan denen köpeğe taşımadığını nerden bile bilirsin? düşmanımızın kızı. Ve en önemlisi, can güvenliğimiz için bir tehdit. Sen onu kurtardın diye, o bizim hanemize ait olamaz. Vural isminin yanında yeri olamaz."

Leyla Hanım, Kerim’e katılır bir ifadeyle başını salladı. "Ayvaz, soyadına yakışanı yap. Bırak, babasının bedelini ödesin."

Ayvaz'ın gözlerinde anlık bir fırtına koptu. Hızla yerinden kalktı, sandalyesi geriye doğru savruldu.
"Yeter!" Ayvaz’ın sesi, salonun duvarlarında yankılandı. Leyla Hanım irkildi ama Kerim Vural’ın ifadesi değişmedi.

"Ne yeter, Ayvaz? Gerçekler mi yeter?"

"Bunların bütün sebebi benim, Baba. Onu ben vurdum, onu ben getirdim. Ve benim yanımda ne konuşulacaksa, ne yapılacaksa, sorumlusu benim. Onun hayatı, onun güvenliği, benim sorumluluğumda." Ayvaz, yanıma doğru bir adım attı, ve korurcasına parmakları bileğimi sardı daha yakına çekti bedenimi. "Alkım benim yanımdadır ve kimse, ama kimse ona dokunamaz. Ne düşmanlarım, ne de bu evin herhangi bir üyesi."

Leyla Hanım, şaşkınlıkla Alkım’a baktı. "Bu ne demek oluyor? Sen hayatını, soyadını tehlikeye mi atıyorsun bu kız için?"
Ayvaz, endişeli bakışlarımı yakaladı. Gözlerinde ne bir açıklama, ne de bir özür vardı; sadece sarsılmaz bir kararlılık.
"Bu, benim kararım, Anne. Sevkiyatın bedelini öderim. Ama bu kadının bedeli, tartışmaya kapalıdır."

Kerim Vural, sonunda ayağa kalktı. Yüzünde derin bir hayal kırıklığı vardı. Alkım'ın gözlerinin içine baktı.
"Güzel bir kız, doğru. Ama Vural hanesinin çıkarlarına uygun, kalıcı bir ortak değil. Bunu sana, bu evin beyi olarak değil, bir baba olarak söylüyorum, Ayvaz. Bu hanımefendi, Vural'ların mezarı olacak. Ya onu yolarsın ya da bu sevkiyatın patlamasının sonuçları, sadece parayla sınırlı kalmaz."
Kerim Vural, son sözlerini bir tehdit olarak bırakıp kapıya yöneldi. Leyla Hanım ise tiksinti dolu, soğuk bir bakış atarak arkasını döndü ve eşini takip etti.

Ayvaz, masanın yanına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı, derin bir nefes verdi. Odanın kapısı kapandığında, sessizlik bir kez daha çöktü.
Elimdeki nihayet fincanı masaya bıraktı. Can güvenliği tehdidi—bu tehdit, düşmanlarından değil, Ayvaz'ın kendi ailesinden geliyorduve bu yanlızca benim için edilmemişti. Gözlerim, Ayvaz'a kenetlendi.

"Babasının bedelini ödesin, öyle mi?" sesim, bir fısıltı kadar keskindi. "Tehdit edildim, Ayvaz hatta edildik.Sen aileni karşına aldın banada yeni bir düşman çıktı.Ben yeterince alıştım bu duruma ama senin ailen onlar,Bana gitme izni verecek misin?"

Ayvaz'ın yenilgiyle yere çöken siluetini izledim. O an, Ayvaz'ın cevabını almam gerektiğini biliyordum ama o, sessizliğe gömülmeyi seçti. Benim sorum, Kerim Vural'ın tehditlerinden daha ağırdı; benden beklediği boyun eğmeyi reddetmek anlamına geliyordu.
Cevap vermedi. Gözlerini ellerinin arasından kaldırmadı.
"Gitmek yok, bu kadar." Ayvaz'ın sesi, kapının pervazında durduğunda, odanın boşluğunda yankılandı. Ne bir açıklama, ne bir pazarlık. Benim konuşmama bile izin vermedi. Onun için konu kapanmıştı. Bana sırtını döndü, odasına doğru yürüdü.

Boynumdaki görünmez zincirlerin varlığını bir kez daha hissettim. Gitmek yoktu. Ama kalmak da bir kabullenme değildi.
Ben de odama çekildim. Yatağa bıraktım kendimi. Düşüncelerim beni esir aldı.Babamın adı, Kerim Vural'ın ağzından bir küfür gibi çıkmıştı. Benim kim olduğumu, ne yaptığımı bilmiyorlardı. Bu evde benim için sadece hain tanımım vardı.

Şimdilik Çağan... ona hiçbir şey söylemeyecektim. Kartlarımı açmak için henüz çok erkendi. Önce bu aileden kendimi nasıl koruyacağımı bulmalıydım. Bu, Ayvaz'ın gölgesinde değil, kendi bildiğimle olacaktı.

Sabah oldu. Odadan dışarı adım atmadım. Kahvaltıya inmek, o nefreti ve aşağılamayı kabul etmek demekti. Açtım ama gururum ağır bastı. O masada, bana bakışlarının ağırlığı altında ezilmektense aç kalmayı tercih ederdim.
Camdan dışarıyı seyrederken, siyah bir arabanın bahçeye giriş yapmasıyla tüm ruh halim değişti. Sancar'dı! Gözlerim parladı, yüzümde istemsiz bir gülümseme yayıldı. Dünden beri süren tüm karanlık, yerini anlık bir neşeye bıraktı. Hızla üzerime bir polar geçirdim, koşar adım merdivenleri indim.

Koridorun sonundaki çıkış kapısına ilerlerken, Ayvaz yeniden yolumu kesti. Elinde, bana reva gördüğü o meşum tepsi vardı.

"Alkım, nereye?"

"Hiç, bahçeye biraz hava alacaktım."

"Tamam, önce yemek yemelisin, sonra çıkarsın." Sesinde itaat bekleyen o ton vardı.

"Ben şimdi istemiyorum, sonra yerim."

"Alkım, gelir misin." Bileğimi kavradı. Tam beni geri götürecekken kapı çaldı.
Hizmetli kapıyı açtı. Gözlerim Sancar'a kaydı. Ayvaz merakla gelecek kişiye baktı gelenin Sancar olduğunu gördüğün de hayretle bana baktı.

"Ulan Alkım, insanı deli ediyorsun!" Ayvaz'ın sesi sinir ve hayret doluydu.

"Ya ben ne yaptım şimdi?" dedim masumca.

"Bu herifin bahçede olduğunu biliyordun, ondan mı çıkıyordun?"

"Ne alaka? Hayır." Yalan söyledim. Ayvaz'ın baskınlığına bu anlık mutluluğumu kurban edemezdim.
Ayvaz tepsiyi hışımla kucağıma tutuşturup "Al bakalım, hadi odana," dedi. Omuzlarımdan tutup beni ters yöne çevirip ilerletmeye çalıştı. Başımı arkaya çevirdiğimde Sancar bana göz kırptı. O da Ayvaz'ın bu tavrından rahatsız olmuştu.

"Ya, gitmeyeceğim!" diye direndim.

"Kız, dön önüne, görüşeceğiz seninle! Geç lan sen de bahçeye, geliyorum!" diye homurdandı Ayvaz.

"Emredersin abi," diyen Sancar'ın alaycı sesini duydum.

Omuzlarım düştü, Ayvaz'a öldürücü bakışlar atarak ayağımla yerde ritim tutmaya başladım.
Ayvaz kaşlarını yukarı kaldırıp, memnun bir ifadeyle sordu: "Ne oldu, bir sorun mu vardı?"

"Kıskanç deli," diye fısıldadım.
Arkamı dönüp hızla, elimdeki tepsiyle odama ilerlerken Ayvaz'ın hayret eden konuşmasını duydum:

"Kim? Ben mi? Kızım, ben seni niye kıskanayım!"

"Kes sesini Ayvaz!" Odama geçip kapıyı arkamdan çarptım. Kahvaltımı yaparken, Sancar'ın varlığı ve Ayvaz'ın kıskançlığı, Kerim Vural'ın tehditlerini bile unutturmuştu. Bu, benim için küçük bir zaferdi.

kahvaltımı bitirdim ama midemdeki gerginlik bitmedi. Ayvaz ve Sancar arasındaki o tehlikeli, yanlış anlaşılmış gerilim bahçede devam ederken, ben odamda tıkılı kalmıştım. Bir süre sonra sıkıntıdan patlayacak hale geldim. Dört duvar arasında oturup düşünmek, enerjimi emiyordu.
Ayvaz'ın tehditlerine rağmen, kimseye haber vermeden aşağı indim. Antreden bahçeye çıktığımda, etrafıma bakındım. Ne Ayvaz'ın tehditkâr siluetini ne de Sancar'ın sakin duruşunu görebiliyordum. İkisi de yoktu.

Muhtemelen Ayvaz, Sancar'ı bir yere götürmüş ya da onu konağın dışında bir yerde bırakmıştı. Derin bir nefes aldım; bu kısa süreli yalnızlık bile bir lükstü.
Bahçede amaçsızca dolaşırken, konağın arka tarafında, büyük ağaçların ardına gizlenmiş, kapıları hafif aralık duran, tahtadan küçük bir yapı gözüme ilişti. Bir ardiye ya da depo gibi duruyordu. Merakımı dizginleyemedim. Ayvaz'ın ve ailesinin sakladığı her şey, benim için potansiyel bir bilgi kaynağıydı.

Kapıyı ittim, içeriye sızdım. İçerisi nemli, toz kokuyordu. Bir sürü eski bahçe aleti, örtülmüş mobilyalar... Sonra gözüm, bir rafa takıldı. Rafta, tozla kaplanmış birkaç madalya ve iki parlak, altın kupa vardı.
Yavaşça yaklaştım. Kupaları inceledim. Ağır ve ciddi görünüyorlardı; üzerinde bir takımın adı ve tarih kazılıydı. Madalyalar da öyleydi; birincilik ve ikincilik için alınmışlardı. Gözlerim istemsizce kısıldı. Bunlar Ayvaz'a ait olmalıydı. Benim tanıdığım, bu kadar katı ve kontrollü bir iş adamı, bir zamanlar takım sporları yapan, rekabetçi, kupalar kazanan bir genç miydi? Bu, onun gizlediği, bambaşka bir kimliğiydi.

Elimi tozlardan korumaya çalışarak etrafı daha dikkatli inceledim. Köşede, diğer eşyalara yaslanmış eski, kalın bir çerçeveye denk geldim. Çerçeveyi alıp tozu silktiğimde, fotoğraf ortaya çıktı.
Fotoğraf eskiydi, renkleri solmuştu. Kalabalık bir grup, hepsi aynı formaları giymiş, yeşil bir sahada, maçtan hemen önce poz vermişlerdi. On beş, belki yirmi kişi.
Hemen aralarından Ayvaz'ı ayırt ettim. Bu kolaydı ama aynı zamanda şaşırtıcıydı. Saçları daha uzundu, yüzü daha yuvarlak, gözlerinin içindeki o sert, hesapçı ifade henüz tam oturmamıştı. Gençti. Çok genç. Beden dilinde bile şimdiki o aşılmaz duvar yoktu. Büyük ihtimalle henüz on altı yaşında olmalıydı.

Gülüyordu.

Bunu fark ettiğimde nefesim kesildi. Benim tanıdığım Ayvaz nadiren, zoraki gülüyordu. Ama buradaki genç adamın gülüşü samimi, içten ve kaygısızdı. Omuzları yanındaki arkadaşına yaslanmış, elinde madalyası parlıyordu.

Ayvaz'ın gençliğini gördüğüm o fotoğrafı inceledikten hemen sonra, arkamda bir hareket hissettim.
Ardından birinin adımlaması ile fotoğrafı aceleyle yerine geri bırakıp gelene baktım; içten bir tebessümle yaklaşan Akgün'den başkası değildi.
"Ne o alkım hanım keşifte misiniz?" diye sordu, sesi yargılayıcı değil, neşeliydi.
Yüzümde istemsiz bir mutlulukla gülümsedim. Akgün'e doğru adımlayıp karşısında dikildim. Bu adama karşı olan tutumum, bana olan içtenliğindendi. Konağın sertliğinde, o beni ben olarak kabul eden kişiydi .

"Akgün seni gördüğüme nasıl mutlu oldum bilemezsin," dedim, sesimdeki samimiyet gerçekti. "Çok sıkılmıştım bu koca evde. Duvarlar üzerime üzerime geliyor." Sonlara doğru üzülmüş gibi yalandan bir ifade takınıp dudaklarımı büzdüm. Akgün bu halime daha çok gülünce, "Anlaşıldı efendim, o zaman sizi mutlu etmek bizim görevimiz" dedi. İşte bu yüzden onu seviyordum; sadece benim mutluluğumu düşünüyordu.

"Gerçekten mi? Ne yapacağız peki?" diye sordum hevesle.

Akgün arka taraflara doğru gittiğinde, elinde bir topla geri döndü. Göz kırpıp çıkışa doğru ilerledi. Arkasından ben de minik adımlarla hızlıca ilerledim. Bahçenin ön kısmına geldiğimizde Akgün, böğürür gibi bir sesle "LAN DEMİR!" diye bağırdı.
Demir koşarak gelirken, ayağına ayakkabısını giymeye çalışmış, ardından düşüp kalkıp yanımıza gelmişti. Bu durum Akgün'le bana kahkaha attırırken, Demir endişe içinde etrafı inceleyip korkuyla sordu: "LAN NOLDU LAN BASILDIK MI?"

Gülmekten konuşamıyordum. Akgün onun panik haline daha da gülerek cevap verdi: "He Demir basıldık, topla adamlarını maç yapıyoruz."

"Senin ben kafanı sikiyim Akgün, aklımı aldın oğlum," diye homurdandı Demir.

"Tamam be oğlum, adrenalin oldu fena mı?"

Hâlâ homurdanmaya devam eden Demir ile Akgün, diğer adamlardan birkaçını daha çağırdığında şimdi sıra takımlara ayrılmaktaydı ama ufak bir sorunumuz vardı.

"Ee beyler, ufak bir sorunumuz var?" dedim Akgün kaşlarını çatarak. Demir gözlerini kısıp tek kaşını kaldırdı.

"Neymiş o?"

"Kesin bilmiyordur da top oynamasını," diye konuştu Demir, ters bir şekilde. Onun bu alaycı tavrına sinir olup hırsla konuştum.

"Tabii ki biliyorum ama futbol bilmiyorum, suç mu?"

"Ben bu kadınla aynı takımda olmam," dedi Demir.

"Akgün, ben de Demir'le aynı takımda olmak istemiyorum, dışlayalım şunu,"
diye laf attım.

"Tamam, çözeceğiz şimdi. Demir, sen karşı takımın kaptanı ol, ben de kendi takımımı kuracağım."

Demir kabul etti: "Kabul, başlıyorum. Arda'yı alıyorum."

"Alkım Hanım benimle," dedi Akgün.

"İyi oldu aldığın, kesinlikle almazdım," diye iğneledi Demir.

"Demir, senin saçını başını yolarım!"

"Lan bir durun, Demir seç."

"Tamam, Behçet'i alıyorum."

"İyi, Mustafa bizle."

Bu şekilde takımlara ayrıldığımızda, kaleleri belirlemiş, takımlar ayrılmıştı. Kendi aralarında kimin nerede duracağına karar verirken, benim ortada durmama karar verilmişti.

"Hiç korkacak bir şey yok, sadece ben sürekli çevrenizde olacağım. Gelen topu bana atsanız, gerisini hallederiz."

Akgün gerekli bilgileri sıralarken, ben her şeyi anlıyormuş gibi yapıyordum lakin hiçbir şey anlamadan sadece gülümsüyordum. Akgün bunu fark ettiğinde o da içten bir kahkaha attı. Mustafa merakla bana, ben ise merakla Mustafa'ya baktığımda, Akgün'ün sesi duyuldu: "Hiçbir şey anlamadın değil mi aslında?"
Dudaklarımı büküp olumluca başımı salladım. Mustafa ve takım gülmeye başladıklarında, gülüşleri duydukları ses ile kesildi.

"Allah muhabbetinizi arttırsın arkadaşlar, ne oluyor?"

Gelen Sancar'dı. Sonlara doğru bana sorgulayıcı bir bakış atmıştı. Bu kadar erkeğin arasında kız kardeşini görmek mi germişti acaba? Ben ise heyecanla ellerimi çırpıp koşarak Sancar'a giderek kolundan çekerek ortaya getirdim.

"Maç yapıyoruz! Hadi sen de bizle oyna!"

Diğerleri bu durumdan memnun değilken, benim için sustukları belliydi. Sancar hafif bir tebessümle: "Eee hadi madem. Yalnız bu konuda iyiyim haberiniz olsun beyler," dedi. Üzerindeki ceketi çıkardığında, siyah dar tişörtü bütün vücudunu sergiler biçimdeydi. Ceketini bir kenara bırakıp yeniden yanıma geldi.

Duydukları ses ile herkes hazır ola geçerken, benim için eğlence yeni başlıyordu.

Adımları yavaşça yaklaşan Ayvaz'dı.

"Demek maç yapıyoruz. Ee, hadi o zaman başlayalım."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18