12. bölüm · Ruh-u revan

12

Talewind _1234

Sancılar içinde kıvranırken bir ayağımla yerde ritim tutuyordum. Henüz ortalık sakinleştiği anda Sancar'a gelen haber, Ayvaz ve Çağan'ın delirmiş bir şekilde buraya geldikleriydi. Babam konusunda Sancar ile neredeyse evde savaşa dönen tartışmamızda zorda olsa galip gelen ben olmuştum. Babamı yere serdiğinde silahıyla hedef almış, onu korumak için ikisinin arasına geçtiğimde ikisinden birini kaybetme korkusuyla ağlayarak yalvarmıştım: "Nolur, yapma... Şans ver ona, bir şeyleri iyileştirebilmesi için..." En sonunda dayanamamış, indirmişti silahını. "SANA DUA ETSİN O OROSPU ÇOCUĞU, SANİYE DÜŞÜNMEZ SIKARDIM KAFASINA!" Gözlerim kızarmış bir şekilde, iç çekişlerimle dinledim onu. Volta atıp deli gibi dönerken öfkeli bir boğadan daha tehlikeliydi. Evdeki her şeyi kırıp dökmeye başladığında ise kimse korkusundan yaklaşamamış, sakinleşmesini beklemişti. Geçirdiği yumrukla ayna çatlamıştı. Bugün o kadar fazla şey yaşamıştım ki, daha fazla olanlara karşı sakin kalamıyordum. Duyduğum sese korkuyla ellerimi kulaklarıma kapatıp gözyaşlarım yanaklarımı süslerken hıçkırıklarım arttı. Onun benden korkmaya devam ettiğimi görmesiyle aniden çekip sarılmıştı. "Senin tek bir gözyaşına alamayacağım can, yakamayacağım şey yok, miniğim. Yeter ki sen mutlu ol, üzülme, ağlama..."
Affedemiyorum ve bu olanları sindiremiyorum!
İkimiz de sakinleştiğimizde Ayvaz'dan haber geldi, Sancar ise ona ayak uydurmam gerektiğini ve bir süre daha Sancar olması gerektiğini söyledi. Sorgulamadım ama onaylamadım da. Tek istediğim, bugün bir an önce daha fazla sorun çıkmadan bitmesiydi. İçimdeki endişeyle karışık heyecanla ellerimi dizime vurup ayaklandım.
"ZAHİROĞLU!!!"
Kükremeyi andıran bağırışla korkuyla bakışlarım cama çevrildi. Gelmişti, onun sesiydi. Sakince ayaklanan Cihan Bey adımlarını dışarıya yöneltti. Bakışları beni bulan Sancar saçlarımı okşayıp başımdan öpmüş, ardından "Sakin ol, bir sorun çıkmayacak," diyerek teselli verip çıkışa yöneltti.
Adımlarım kapıya yaklaştıkça gerilmiş, hatta kalp çarpıntım artmıştı. Derince nefes çekip kapıdan çıktığımda dışarıya adım attım. Karşımda darmaduman olmuş bir Çağan, gözlerinden alevler saçan bir adet Ayvaz karşılamıştı beni.
"Benim yanımdaki kadını hangi yürekle çatın altına alırsın!" Konuşurken dişlerinin arasından konuştuğunda Cihan Bey'in adamları toplanmaya başladı.
"Önce sakin ol evlat, buyur misafirimiz ol."
"Bana bak ihtiyar dengesiz adam, benim sabrımı sınama." Cihan Bey'in adamları etraflarını sardığında Behram, Akgün ve Demir hazır beklerken diğerleri emir bekliyordu.
"Sakin olun gencolar, çata pata gelmedik. Almamız gerekeni alıp çıkacağız değil mi, Cihan Bey?" Tek kaşını kaldırıp gülümsedi. Konuşmalarında gizli tehditlerle Çağan da dahil olduğunda, Sancar bir adım öne çıktı. Ellerini önünde birleştirip yüzünü yere eğdi.
Ayvaz fırlayıp yakasına yapıştı, gözlerini belertip bakarken çenesi seğiriyordu. Sancar ise başını kesinlikle kaldırmamış, karşılık vermemişti. "Sen kim oluyorsun lan! Bana bak, bana! AMINA KOYDUĞUM!" dedikten sonra yumruk attığında nedense yine de karşılık vermeyip başı yana düşmüştü. Bir yumruk daha elmacık kemiğine indirdiğinde daha fazla dayanamamış, koşup Ayvaz'ın koluna yapışmıştım.
"Yapma, bırak artık onun bir suçu yok."
Ayvaz aniden yönünü bana çevirdi, bileklerimi kavradı ardından bütün vücudumu süzdüğünde sanki bir hasar testi yapıyordu. Endişe dolu bakışlarla gözlerime baktığında: "İyi misin? Bir şeyin var mı?" Parmakları yanaklarımı kavradığında içeride bir yerlerde o küçük kızın kırıkları canımı yakmıştı. Hüzünlü bakışlarımla olumsuz anlamda başımı salladım. Parmakları hafif hareketlerle okşamaya başladı. Hiçbir tepki vermezken sakin adımlarla ondan uzaklaştım. Yaptığıma anlam veremezken yüzündeki eli havada asılı kaldı, iç çekip elini indirirken dudaklarından dökülen fısıltısını sadece ben duymuştum: "Özür dilerim, özür dilerim. Ben düşüncesiz şerefsizin tekiyim, çok özür dilerim."
Endişeli bakışların yerini korku ve hüzün aldı. Ona kızdığımı düşünüyor ya da onu sorumlu tuttuğumu sanıyordu. Halbuki bana yaşattıkları bunca şey arasında bu, söz konusu dahi olamazdı. Hepsinin yüzüne tek tek bakıyorken kimi endişeli, kimi mahcuptu. Verdikleri onca zararı görmüyorlarken, başka birinde tutsak olmam ya da ölmüş olma ihtimalim onları bu duruma sokuyordu. Hissizdim. Onların yüzlerindeki ya da bana yansıttıkları duygular gereksizdi çünkü hepsi birbirine oyun oynayan yalancılardı. Hiçbirinin gerçek yüzü bunlar değildi!
Geri çekildiğimde sertçe yutkundu, ardından yeniden Sancar'a dönüp bakışlarını kıstı. "Neler olduğunu hemen şimdi anlat ya da köpeği olduğun adam bile alamaz seni elimden."
"Siz gittiğiniz sıralarda Cihan Bey'den bir telefon aldım. Davette olacak olan baskınla alakalı. Tam sizin yanınıza gelmek üzereydim ki, içeride büyük bir kaos çıktı. O sırada ilk görevim, Cihan Bey'in isteği üzerine Alkım Hanım'ı oradan en ufak bir yara almadan çıkartmaktı."
"Ee evlat, sence yanlış bir karar mıydı? Sen oradan bir şekilde çıkardın ama Alkım'ı yara almadan oradan çıkarabilir miydin?"
Sessizlik hüküm sürdü, ortamın kasvetiyle gerildim. Sancar olumlu anlamda başını salladı sakince, ardından başını hafif eğip Ayvaz'a yandan bir bakış attı. Karanlık ses tonuyla cümleleri beni bile ürpertti: "Eyvallah, sen üstüne düşeni yap. Yap zaten de, konu benden önce gelen olduğunda hesabını veremeyeceğin şeylerden önce sonuçlarını iyice düşün."
Sertçe yutkundum, kaskatı kesildiğimde koluma dolanan parmaklarla bakışlarımı çevirdim. Yanıma gelen kişiyle tuttuğum soluğu bıraktım, rahat bir nefes almamı sağladı. Çağan'ın her zamanki vurdumduymaz halinden eser yoktu. Biraz endişe haliyle yüzüme bakarken, bakışlarında aynı anda bir sürü duygu barındırıyordu; en yoğunu korku ve mahcubiyetti. Yüzümün her detayını incelerken gördüğü her neyse, sertçe yutkunmasına sebep oldu. Yanağıma götürdüğü eli usulca ne ara döküldüğünü bilmediğim gözyaşlarımı sildi.
"İyi misin, Alkım?"
Sorusuyla kırgınlığım en derinden sarstı bedenimi. Babamın iki gündür Sancar'la olmasına rağmen hırsları uğruna bana tek bir kelime etmemiş, oyundan çekileceğimden korkmuştu. Kimin kaçırdığını ya da nerede olduğunu bilmiyordu ama bana gece boyu bu konuyu hiç açmadı. Tek kelime etmeden duygularımı yansıtmak gözlerime kalmıştı. Sessizce onayladım. Yüzümdeki bakışlarında ne olduğunu anlayamadığı belliydi.
"Bir sorun mu var?" Gözlerini sıkıca kapattı, derin nefesle tekrar açtığında: "Korkudan aklım gitti kızım, sana bir şey oldu diye." Gözlerimi kaçırdım. Olanları sindiremiyordum bir türlü. Kolumu parmakları arasından kopardım, bir adım uzaklaştığımda Ayvaz'ın Cihan Bey ile hararetli konuştuklarını gördüm.
Cihan Bey Ayvaz'ın koluna iki kere dokunduğunda, arkasını dönüp bana doğru ilerledi. Karşıma dikildiğinde: "Eve geçelim mi?" demişti. Anlık bakışın ardından sırtımı dönüp hepsini geride bırakırken şok içinde baktıklarına emindim. Çocuklara ilerledim, yanlarında durduğumda:
"Durum nedir beyler, iyi misiniz?"
"Ufak tefek hasarlar dışında büyük bir şey yok, Alkım Hanım." diyen Demir'di. Ardından Behram konuşmaya dahil oldu. "Önceden planlanmış olduğu çok açık, araştırıyoruz ama neredeyse kim olduğuna emin gibiyiz, netleştirmeye çalışıyoruz." Anladığımı belirten bir mırıltı çıkardım. Bu işin sonunda Sancar'ın zarar görmesini istemiyordum.
"İyisiniz değil mi, Alkım Hanım? Canınızı sıkacak herhangi bir şey olduysa söylemeniz yeterli." Ters bakışları aynı zamanda Sancar'a kitlenmiş şekilde konuşan Akgün olmuştu. Ciğerlerime derince bir nefes çekip duruşumu dikleştirdim.
"Sorun yok, merak etmeyin. Akgün ve Demir, adamları toplayın. Behram sen de Çağan'ı eve götür. Bugünlük bu kadar macera yeter, eve geçiyoruz."
Cümlemi tamamladığımda ikiletmeden onayladılar, ardından arabaya ilerlemeye başladım. Koşar adım peşimden gelip kapımı açan Akgün oldu. Ön koltuğa kurulup kapıyı kapattım. Yeterince geri planda kalmış olduğumdan artık kontrolün iplerini elime alma zamanıydı.
Her ikisi de adamlarına işaret verip arabalarına yerleştiler. Çağan'ın gitmeden önce yüzüme bakan ifadesinde hem şaşkınlık hem hayranlık barındırıyordu. Sol tarafımdaki kapı açılıp kapandığında yerine kuruldu. Gaz pedalına asılıp yola koyulduk. Gecenin karanlığında sessiz bir yolculuk geçirirken ikimiz de tek kelime konuşamıyorduk. Geçen huzursuz edici sessizliği bozan Ayvaz olmuştu.
"Sen iyi misin? Sana kötü hissettirecek bir şey yapmadılar değil mi?"
Sessizlikle karşılık bulmuştu. Derince iç çekip sinirle parmaklarını direksiyona daha sıkı sardı. Dudaklarını kemirirken yandan bir bakış attı. Sanırım sinirlenmişti, neyse fark etmez, uğraşmak istemiyorum ve yeterince yorgunum. Biraz anlayışlı olsa ölmez, değil mi?
"Tekrar etmeyi sevmem, Alkım."
Yine tümüyle sessizlik aldı. Cevap vermeye ya da tartışmaya niyetim yoktu. Bakışlarım akıp giden yolu izlerken ıssız bir yerde ilerliyorduk. Aniden sağa çekilen arabanın şokunu atlatamadan yapılan frenle öne savruldum. Başımı torpido gözüne çarptığım gibi sızısıyla elimi alnıma götürüp ovuşturdum. Ardından sinirle yönümü Ayvaz'a çevirdim. Kendisi zaten bana bakıyordu.
"Sen ne yapıyorsun ya?"
"Seninle konuştuğum zaman cevap vermen gerektiğini ne zaman anlayacaksın?"
"Konuşmak istemiyorum."
"Ben konuşursam cevap vereceksin."
Ellerimi yüzüme götürüp sinirle oflamıştım. Bu adam beni anca kanser edebilirdi. Kafamda milyon tane sorun dönerken, artık hangisine yetişeceğimi, kime güvenebileceğimi bile anlayamıyorken sonu görünmeyen bir karanlıkta bir başına bırakılmış gibiydim. Nereye baksam, hangi yolu denesem çıkışı bulamıyordum.
"Sen ne istiyorsun ya, söylesene?" Yeniden yönelttiği soruyla afalladım, lanet olsun bu adamın derdi neydi? Ayrıca soruya bakar mısınız? Ben ne isteyebilirim? Özgürlüğümü, biraz huzur ve babamın canıyla tehdit edilmediğim bir hayat. Daha ne olsun...
"Ne saçmalıyorsun Ayvaz."
"O piç neden seni bu eve getirdi?"
Sinirle koltuğa yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum, bakışlarımı camdan dışarıya doğru yönelttiğimde sessizliğimi korudum. Aniden direksiyona geçirilen darbe ile hızla hareket etmeye başlamıştı. Hesap sormak istiyorsa o kişi ben değildim.
"Sana milyon sefer anlatmayacağım, Alkım. Ben bir şey sorduysam bana cevap ver!" Sinirine karşı yine de sessizliğimi korudum. Her seferinde birilerinin beni tehdit etmesinden, korkutarak sindirmesinden bıktım. Ne halleri varsa görsün, sadece biraz huzurla aldığım nefes istiyorum. Bunu bile çok görüyorlar.
"Lan, o it onca adam arasından tek bir fiske yemeden çıktı ve tek derdi sendin, öyle mi?" Yandan bir bakış atıp onun aksine sakinliğimi korudum. Onun da aklını karıştıran şeyler vardı ama cevapları henüz ben bile bilmiyorken ona nasıl açıklardım?
"Evet, duydun, Cihan Bey emir vermiş, görevi buydu yani. Bunu daha detaylı nasıl anlatabilirim?"
"LAN DELİRTME BENİ! Niye etrafında dönüp duruyor bu lavuk? O Zahiroğlu ne konuştu seninle?" Sadece omuz silktim, dışarıyı izlemeye devam ettim. Kendisi cevap almamasına rağmen konuşmaya devam etti. "Bir de giderken 'yine gel kızımlar' falan... Şu işler bir bitsin..." Sinirle başını salladı, tek eli direksiyondayken bir kolunu cama yaslayıp dudaklarını dişledi. Ona sadece gözlerimi devirip önüme döndüm.
"Ayvaz, yeter. İnsanlık yaptılar. Ayrıca onlar olmasaydı ölebilirdim."
"Saçma sapan konuşma. Kimse bunu yapmaya cesaret edemez."
"Öyle mi? O dibinden ayrılmıyor dediğin adam kurtardı beni. O olmasaydı, o karmaşa içinde biri bana silah doğrultmaya cesaret etti ama Sancar kurtardı beni."
"Bunu yapanları bulacağım, sen merak etme. Ayrıca o Sancar'ı da s.kerim, kahramanlığını da."
"AYY YETER, ÇEK SAĞA, ÇEK! İNİCEM BEN!" Sabır kotamın son demini de harcadığımda öfkeyle patlamıştım. Saniyelik şok ifadeyle baktı önüne dönüp sabır dileyen ifadeyle beni umursamadan yoluna devam etti: "Saçmalama."
"AYVAZ, ÇEK SAĞA DEDİM!"
Öfkeyle bağırmam onu daha fazla sinirlendirmiş olmalı ki aniden sağa çekip arabayı durdurdu. Olduğum yöne uzanıp kapıyı açtığında eliyle işaret etmişti: "E hadi in o zaman." Anlık şaşkınlıkla bakışlarına karşılık verdim. Yaşadığım duraklama ile kısa süreli kenetlenen bakışlarla kapıdan dışarı adım atmamla kesildi. Arabadan inip sertçe kapıyı kapattığımda hiç durmadan ilerlemeye başladım. Issız ve tenha bu yolda ne halt edeceğim hakkında bir fikrim yoktu. Kollarımı göğsümde kavuşturup ilerlerken, sert kapı sesi ardından adım seslerini işitmemle adımlarımı hızlandırdım.
"Hayır, nereye gidebilirsin sanki?"
Ardımdan gelen ayak sesleri de hızlanırken bileğimden tutulup çekildiğimde aniden havalanıp omzuna atmasıyla baş aşağı omzunda sarkmıştım. Yumruğumu sırtına geçirdim, çeliktenmiş gibi işlemediği halde bir tane daha savurdum.
"İndir beni, ben binmem bu arabaya."
Salına salına ilerleyip arabanın yanına geldiğimizde kapıyı açtı: "He hee, ondan kavga istiyorsan istediğin kadar evde edebiliriz. Şimdi kes sesini." Arabanın koltuğuna fırlattığında üzerime kapıyı kapattı. Ardından ilerleyip yerine kurulup sessiz yolculuğumuzda sakince eve varmayı bekledim. Lanet olsun, bu adamla anlaşmak neden bu kadar zor olmalı ki!
Sabah olmak üzereydi ve gözüme gram uyku girmiyordu. Yatağımdan ayaklanıp camın önündeki salıncağa ilerleyip üstüne kuruldum. Eve geldiğimizde tek kelime etmeden odama kapatmıştım kendimi. Üstünden iki saat geçmesine rağmen hala uyuyamamıştım.
Şehrin ışıkları sokakları aydınlatırken, manzaram sunduğu güzellik içimdeki sıkıntıları azaltmaya yetmiyordu. Yaşadıklarımın ağırlığıyla omuzlarım çökmüş, gözlerimdeki parıltının yerini soğuk ve fırtınalı havalar esir almıştı. Yıllar sonra yaşadığını öğrendiğim kardeşime bile sevinecek ne dermanım ne de fırsatım olmamıştı.
Kapı hafifçe tıklatıldığında bakışlarım yönünü çevirdim. Kapı önce hafif aralandı, ardından aralıktan başını uzatan Ayvaz içeriyi tarayıp göz gezdirdiğinde beni buldu bakışları. "Gelebilir miyim?"
Olumlu anlamda başımı sallayıp bakışlarım yine camdan dışarıyı bulmuştu. Sakince adımlayıp içeri girdi, karşıma dikildi. "Uyumamışsın?"
"Hım, evet, uyku tutmadı."
"Ben de. Bak biliyorum, Alkım, bugün üstüne çok geldim. Zaten yeterince korkmuşken bir de ben öyle yapınca sinirlendin tabii. Öküzlük ettim."
"Gerçekten mi? Benim doğrularım diye diretmeyecek misin?"
"Kızım, şurada bir centilmenlik yapıp özür mahiyetinde bir konuşma yapıyoruz, laf sokmadan duramıyor musun sen?"
"Tamam, Ayvaz."
Ağaçların arasında gezinen esintiyle dallar salınırken yapraklar dökülüyordu. Saniyeler sonra cama düşen yağmur damlalarıyla görüş alanım bulanıklaştı. Birbiri ardına dökülen damlalar devam edip kendine bir yol çizerek ilerliyordu.
Aldığı derin nefesi işittim. Bir kıpırtı ardından önümde diz çökmüştü. "Bana ne olduğunu anlatmalısın, iyi olmadığını görüyorum." Kırık yanımdaki acı boğazımda yumru olmuş, yutkunmamı engelliyordu. Bakışlarım onu bulduğunda ne gördüğünü bilmiyordum, ben bile bu karmaşanın içinde hapsolmuşken ondan anlamasını bekleyemezdim.
"İyi olmadığımı görüyorsan neden bunu yapıyorsun bana? Neden gitmem için izin vermiyorsun?" Gözleri yüzümü esir almıştı, neydi o gözlerindeki? Hayal kırıklığı mı? "Gitmek mi?"
"Evet, gitmek. Beni buraya, bu eve hapsediyorsun. Yaşadığın bu hayata... Neden yapıyorsun bunu? Başkalarının hatalarının bedelini niye ben ödemek zorundayım?"
Bir yutkunuş geçti, ademelması usulca süzüldüğünde yanlış bir şey yapmış gibi gözlerimi kaçırdım. "Bedel ödemek, bu mu sence? Bu yerde, bu evde benimle olmak mı? Sana bir bedel ödetmek isteseydim ya canını alır ya da bir yerinden sakat bırakırdım ve daha nicelerini yapabilirdim. Bilmem, farkında mısın?"
"Beni vuran sen değil miydin? O yarayla kan içinde o harabede beni bırakıp çekip giden sen değil miydin? Bir paçavra gibi önüne atılan, babasının canıyla her fırsatta tehdit edilen ben değil miydim? Söylesene, Ayvaz!" Sonlara doğru çatlayan sesim kısılmış, gözlerim yaşarmıştı. Ağlama durumuna geldiğimde artık tutamıyordum kendimi.
"Ben böyle olsun istemezdim. Seni nasıl iyileştirebilirim bilmiyorum?"
"Tek bir şey var: Gitmeme izin ver."
Sözcüğümle dumura uğradığında ayağa kalkıp iki adım geriledi. "Olmaz." Gözyaşlarım arttığında ellerimi yüzüme kapatıp şiddetli hıçkırıklarımla ağlamaya devam ettim. Bir süre sonra parmakları ellerime sarıldığında yüzümden çekti, yavaşça. Parmakları yanaklarımı kavradı, usulca gözyaşlarımı sildi. Ellerine kapanan parmaklarımı usulca uzaklaştırdı yüzümden. Nedenini sorgulamadı, karşı da çıkmadı lakin gözlerinde gördüğüm kırgınlık yerini korudu.
"Ağlama."
"Ben iyileşmek istiyorum."
Ellerimi kavradı, ayaklandım. Kendine çekip sarıldığında yüzümü göğsüne sakladım. Ağlamalarım yerini hıçkırıklara bıraktığında her an kaybedecekmişçesine sarılmaya devam ediyordu. Bir elim usulca sol göğsündeki yerini aldı. Parmaklarımın altında kalp atışlarını hissetmek içimdeki kasvetle yanan kor ateşe su gibi serpildi.
Bu doğru değildi. Bana böyle bakması, beni bu kadar düşünmesi doğru değildi. Özellikle yerinden fırlayacak gibi atan bu kalbimin derdi neydi? İçimde bir kıpırtı oluşurken ılık bir hisle ona çekiliyordum. Kalbim delice şeyler düşlerken, beynim bütün bunlara karşı çıkıp nefretini hala koruyordu.
Sakince geri çekildi, gözyaşlarımı silmek için uzanmıştı. Tek tek özenle parmakları yüzümde gezindi. Ellerinin altında hassas bir biblo varmışçasına narindi parmaklarının hareketleri. Göğsümdeki elimi parmakları arasına hapsedip derin, merhamet besleyen bakışlarla yüzümü inceliyordu. Kazanan mantığım olduğunda önce ellerimi kurtardım parmaklarının arasından, ayağa kalktığımda onunla arama hatırı sayılır bir mesafe eklediğimde dümdüz bakışlarımın karşısında hoşnutsuzluğu elle tutulur vaziyetteydi. Bu kadar kolay değildi hiçbir şey. Öncelikle aklımdaki soruların cevaplarına ihtiyacım vardı. Henüz bu oyunda hangi rolü üstlendiğimi bilmeden adım atamazdım.
Yatağıma doğru ilerledim, ardımdan o da sessizce yanıma geldi, iyi olduğumdan emin olmak istiyor gibiydi. Benim için yorganı açtı, omuzlarımdan baskı yaparak yatağa oturmamı sağladı. İstediğini yerine getirip yatağıma oturdum, bacaklarımı uzattım. Önce yorganı özenle üzerime örttü, ayakucuna oturup sessizce bir süre öylece durduk.
"Her şeyi düzelteceğim, inan bana." İnsanı cezbeden fısıltı döküldü dudaklarından. Kısık bakışları aklımı başımdan almaya yetiyordu. Dilimi yutmuş gibi tek kelime edememiştim. Şaşkınlığıma derin bir tebessüm peydah aldı dudaklarında: "Hadi uyuyalım, güzelim. Neredeyse sabah oldu."
"Güzelim?"
"Evet."
"Kim?"
Oflamayla yüzünü buruşturdu, parmağını iki kaşımın ortasına bastırıp uzanmamı sağlarken sinirli homurtusu kıkırdamamı sağladı. "Kes sesini, uyu hadi."
'Gerçek mi bunlar, Yarabbim?'
Derin sessizlik kapı tıklatılmasıyla bölündü. Bakışlarım kapıyı bulurken Ayvaz da merakla bakıyordu. "Abim, rahatsız ediyorum ama bir mazeretim olacaktı." diyen Demir'di. Kaşlarım çatılıp Ayvaz'a baktığımda dudak büktü: "Söyle Demir."
"Abi, büyük bey ve büyük hanım az önce mülke giriş yaptılar."
Gözleri irice açılan Ayvaz'a bakarken soru dalgası sardı bedenimi. Neler oluyor bu aşağılık yerde? Ayvaz bir elini yüzüne kapatırken gözlerini yumdu, sertçe nefes verirken stresli bir hali vardı. "Onlar kim?"
"Annem ve babam..."