11. bölüm · Ruh-u revan

11

Talewind _1234

7 Aralık 2000

Camı aşındıran yağmur damlaları bir bir dökülürken, gecenin şiddetli fırtınası, savrulan güçlü ve kudretli ağaca bile boyun eğdirecek kadar sertti. Başını cama yaslamış, bir an olsun dinmeyen gözyaşları ile dışarıyı izlerken, minik oğlundan haber bekliyordu Birsen. Geldiklerinden beri hiçbir doktor veya hemşire açıklama yapmamış, yüreğindeki yangına kimse su serpmemişti.

Minik Aybars için bütün doktorlar çırpınırken, artık onun gücü kalmamış gibi kendinden geçmişti. Etrafındaki karmaşadan uzak, huzursuzluğun en derin uykusunu çekiyordu. Yoğun bakım kapıları açıldı. Koşuşturan bir hemşire telaşlıydı. Daha fazla dayanamayan Birsen, koşarak vardı. Hemşirenin ellerini avuçları arasına sıkıştırarak hıçkırıklarını umursamadan konuştu:

"Allah için bir şey söyleyin, hemşire hanım. Bir şey de, iyi olacak de, yavrunu alacaksın kollarına de! Nolursun..."

Sonlara doğru dizlerindeki derman da tükendi. Görenin yüreğini dağlayan haykırışlarıyla düştü dizlerinin üzerine.
"Hanımefendi iyi misiniz? Hemen tekerlekli sandalye buraya!"
Yüreğindeki zehir gibi yakan acıyı döktü gözyaşlarından. Tükendiğini hissetti Birsen. Gözleri karardı, sesler uğuldarken yutkundu derince. Her şey karanlığa gömülmeden önce son gördüğü, Selim'in beline sarılan kolları olmuştu.

Saatler geçiyor, sabah şafak sökmek üzereydi. Birsen sakinleştiricilerle ayakta duruyor, Selim karısına destek olurken, küçük Alkım'a yabancı kol kanat germiş, her şeyi ile ilgilenmişti. Bebeklerin durumuna üzülmüş, arkasını dönüp çekip gidememişti.
Kucağında koridorda turlayan yabancının yanına vardı Selim, dikkatle süzdü. Yoğun bakım kapısına döndü.
"Ölecek. Yaşaması büyük şans olur. Son getirdiğimiz doktor da bir tedaviden bahsetti. Çok paraydı. Yurt dışında tedavi dediler. Ben de gidip kumar oynadım. Amacım parayı tamamlayıp çekilmekti ama ben elimde avucumda olanı da kaybettim..."

"Ailenize düşkün biri gibi durmuyorsunuz Selim Bey. Ben eşinizi akşam vakti bir başına yağmurda buldum. Evladınız can çekişirken neredeydiniz?"

Duydukları ile sinir damarlarını parçalayacak kadar arttığında kaşları çatıldı. Yönünü yabancıya dönüp konuşmak üzereydi ki, kapılar bir kez daha açıldı.
Doktor yorgun haliyle çıkış yaptığında maskesini çıkardı. Umutsuz bir iç çekişle üzgün bakışlarını Selim'e çevirdi.
"Geçmiş olsun Selim Bey, öncelikle. Aybars'ın durumu şimdilik stabil diyebiliriz. Tedavi konusunda hala ısrarcıyız, çünkü günden güne Aybars'ı kaybetme ihtimalimiz yükseliyor. Ne kadar erken o kadar iyi. Şu anda cihaza bağlı, saat başı sizi bilgilendireceğiz."

"Tedavi edilecek. Gereken işlemlere başlayın."
Yabancıdan yükselen ses ile Selim yönünü çevirdi, sorgulayan bakışlarla. Doktor yabancıyı onayladığında gitmişti.
"Karşılığında ne istiyorsun?" Duyduklarını sindirmek için vakit yoktu doğru muydu?
Şaşkınlıkla ayaklandı.

* 🔥 *

Ne kadar tepkisizliğimi korumaya çalışsam da ona olan endişemi gözlerimden anlıyordu. Karşısına geçip babamı inceledim bir süre, üstü kan içinde, yüzünde yaralar ve morluklar ile doluydu. Ayakta bile zor durduğu anlaşılıyordu. Ona olan merhametimden nefret ettim. Bir kez daha bir insanı hem sevip hem de ölesiye nefret duymanın karşılığı gibiydik.
"Baba..."
İçimdeki fırtına sesime yansımış, acizliğimi vurgularcasına titrek ve acınasıydı. Gözlerim puslandı. Bizi bu duruma getiren kendisi olmasına rağmen, yine de yanında olmam için tek bir sebep verseydi ben yine onun yanında duracak kadar saftım.

"Şu adama baba deme, sana yaptığı her şeyden haberim var!"
Ani bir hareketle yönümü Aybars'a çevirdim. Keskin adımlarla yaklaştım, karşısında dikildiğimde yüzüne baktım. Sinirle birlikte savurduğum tokatla yüzü yana düşerken kımıldamamıştı yerinden. Bir süre durdu, konuşmadan karşılık vermeden. Konuşmamı duyması ile gözlerini tekrar yüzüme çevirdi.

"SEN Mİ YAPTIN BUNU? NEDEN YAPIYORSUNUZ? NE İSTİYORSUNUZ!!!"

Öfkem, endişem ve korkularım vücudumu esir alırken, gözlerimden ardı ardına dökülen gözyaşlarım hiç yardımcı olmuyordu. Yumruklarımı göğsüne indirmeye başladım. Birbiri ardına kanayan, iyileşmeye bile yüz tutmamış yaralarıma yenileri eklenirken kime güveneceğimi bilemiyordum.

"NEDEN BÖYLE OLUYOR? BUNLARI NEDEN YAŞATIYORSUNUZ BANA!"

Kaldıramadığım yüklerin altında ezilmişken, iç çekişlerim can çığrışlarıma karıştı. Katran karası olmuş umuduma bir kibrit çöpüyle tuzla buz olmuştu. Ellerim göğsünde kaldığında dudaklarımdan dökülen fısıltılar "Neden..." Ağlamalarım şiddetlendi, nefes alışverişlerim hızlanırken öfkem yerini kırgınlığıma teslim etti. Bileklerimden kavrayıp kendine çektiğinde kemiklerimi kıracak kadar sıkıca sarıldı. Sancar, kendime gelmemi beklemiş, uzaklaşmamı bekliyordu.
Kendimi toparlayıp geriye adımladım, hepsinin yüzüne sırasıyla baktım. Buradan gitmeliyim, bu yüzleşmeye hazır değilim. Duruşumu dikleştirdim, kaşlarımı çatıp kafamı hafifçe olumsuzca salladım:

"Hiçbirinizi ne görmek ne de anlatacaklarınızı duymak istiyorum."

Madem yaşıyordu, neden bir kez olsun gelmemişti? Annem gibi beni kimsesizliğe mahkûm etmişti, herkes gibi tek bıraktı. "Haberim var... sana yaptığı her şeyden haberim var!" demişti. Nasıl kıyabilmişti? Ölümden bile dönmüşken, nasıl olur da o adamların elinde kurban olmama izin vermişti?

Cihan Bey karşındaki koltuğa oturmam için işaret verdi. Düz bir şekilde yüzüne bakarken hiç kımıldamamam ile yanıma gelen Sancar, elini belime sarıp benimle birlikte koltuğa ilerletip oturmamı sağladı. Dikkatli bakışlarımı Cihan Bey'de durdurduğumda, anlatacakları herhangi bir şey bile benim için değersizdi. Önce diğer yarım, küçük kardeşimi kaybetmiş, ardından annem de beni bırakıp gitmişti. Şimdi ise yanımda kardeşim olduğunu söyleyen adam, karşımızda salonun merkezinde bir sandalyeye oturtulmuş babamı vardı. Cihan Bey'in dikkatle anlatacaklarını beklerken duruşuna keskinlik kattı, bakışları netlik içinde derince nefes verdi:

"İki binli yılların Aralık ayında, anneniz Birsen ile yol ortasında karşılaştım. Yağmur altında perişan bir halde, iki yavrusu ile bir yere yetişmeye çalışıyordu. Çok kötü durumdaydı. Yardıma muhtaçtı, ben de gerekeni yaptım, aldım onu arabama. 'Hastaneye,' dedi, götürdüm. Meğer küçük oğlunun yaşaması için çırpınıyormuş. Aybars, böbrek yetmezliği ile doğmuş, fakat hiçbir tedavi ile tam anlamıyla iyileşmemişti. O gece anneniz ayakta bile duramayacak kadar kötüleşmişti."
Derince iç çekip gözlerini kaçırdı. Hatırladıkları onun için de zor olmalı ki, saniyelik gözlerini kapatıp açtığında üzüntü ile karışık sesi böldü:
"Doktor, yaşamasının zor olduğunu, bu şekilde devam ederse Aybars'ı kaybedeceğimizi söyledi."
Dik duruşu ile bize döndü. Ben ve Sancar arasında mekik dokuyan bakışları kırgınlık barındırıyordu. Anlatacakları karşısında onu yargılamamızdan korkuyordu.
"Sizin için yanlış olabilir ama ben o zamanlar aldığım en doğru kararlardan birisi Aybars'ı evlatlık edinmemdi."
Çenemin titremeleri ile gözlerimde aşina olduğum yaşlar birikti, dudaklarımı dişledim. Duyduklarımı sindirmem bu kadar zorken, bakışlarım Sancar'a döndü. Bunca zaman babası olarak gördüğü adamın gerçekte babası olmaması onu nasıl bir duruma, nasıl hislere sürüklemişti? Her an gözlerimden dökülecekmiş gibi duran yaşlarla bütün üzüntümle baktım.

Gözlerinde binbir çeşit duygu barındırıyorken, en belirgin olanı merhametti. Savunmasız bir çocuk gibi endişeliydi. Masum bir gülümseme ile bir eli yanağımı kavradı, başparmağı ile okşarken tutunamayan gözyaşlarım süzülmeye başladı.
"Yapma, gözünü seveyim. Ben bunca çabayı seni böyle görmek için vermedim, ağlama..."
Onun da titreyen sesi ile sol yanım paramparça oldu. Babama döndüm, bir cevap bekledim. Bunun olmasına izin vermezdi, değil mi? Benim babam bu kadar kalpsiz değildi! "Bir şey söyle" dercesine çırpınıyordum.Darma dağınık hali ile bir kaç saniye düşündü omuzları düşerken titrek bir nefes ile buruk sesini işitmiştik;

"O zamanlar tedavi ediliyordu ama yetmedi. Biz ona yetemedik. Zamanla daha kötü oldu. Yurt dışında tedavi edilirse yaşardı. Doktorlar çok pahalı ama yaşama şansının çok yüksek olduğunu söyledi. Elimde avucumda ne varsa çıkardım, üçte birini bile karşılamazdı. Kumar oynadım. Kazanırım sandım. O masada elimde avucumda olanı da kaybettim. O gece fenalaştı, sarhoştum, sızıp kalmışım. Kendime geldiğimde hemen hastaneye koştum."

Kendini açıklama gereği duymuş gibi babam dahil olmuştu konuşmaya. Neden bu kadar canım yanıyor? Konuşurken yaralarından dolayı zorlanıyor, kesik kesik öksürüyordu. Sesi kısık, bir o kadar acizdi. Bacağına yasladığı elini yumruk yapmış bir şekilde dinleyen Aybars dişlerini kırabilecek kadar sıkıyordu.
"Doktor az zamanı kaldığını, bir an önce tedavi edilmesi gerektiğini söyledi. İyi olsun istedim! yaşasın istedim!" Çenesi titrerken sesi çatlamıştı. Anlık ayağa fırlayacak duruma gelen Sancar'ın elinden tuttum. Gözlerini sıkıca kapattı, elimi avucunun içine hapsettiğinde sertçe yutkundu.

"Zahiroğlu tedavi ettireceğini ama karşılığında Aybars'ı evlatlık istediğini söyledi."
Duyduklarımın şokunu üzerimden atamazken bir yenisi ekleniyordu. Nasıl hissetmem gerektiğini çözemiyordum. Şaşkınlık içinde Cihan Bey'e bakarken, sadece savunmasız, en çaresiz andan faydalanan şerefsizden başkası değildi gözümde.

"Bizim Sevda ile bir çocuğumuz olmuyordu. Çok uzun zaman bunun için tedavisini görsek bile olmadı. Bu soyadın devamı için ailem tarafından çokça baskıya maruz kaldım. Benden sonra bir veliaht istiyorlardı."

"Ve siz de bu durumu fırsat bilip savunmasız bir bebeği aldınız! İki kardeşi ayırdınız. Bir evladı annesinden aldınız, öyle mi!"

Bağırışım içeride yankılanırken, ayaklanıp parmaklarımı saçlarıma daldırdım. Yerinden hiddetle fırlayıp babamın boğazına yapışan Aybars'ı görmemle korkuyla çığlık atmıştım. Babamın boğazındaki parmaklar nefes almasını zorlarken hiçbir şekilde karşılık vermiyor, sesini dahi çıkarmıyordu.

Bu yanlıştı, tek suçlu olarak onu görüyordu!

Ayağa kaldırıp boğazından duvara çarptığında, nefes alamadığı için rengi solmaya başlayan babam kendini korumaya gerek duymuyor, karşılık dahi vermiyordu. Sancar'ın ellerine yapışıp engel olmaya çalışıyordum. Çabalarım işe yaramazken gözlerinde gördüğüm saf nefret barındırıyordu.

"Senin babalık değerlerini sikeyim, sen adam mısın lan!"

Parmaklarını koparmaya çalıştıkça daha çok sararken korkudan ağlamaya başladım.
"Yapma Sancar... Lütfen, babam,babamız o bizim..."
Gözlerindeki alevler tenimi yakarken bana olan bakışlarda acıma yoktu. Burada acı çekenin sadece kendisi olarak görüyordu, lakin ben yaşadıklarım için kimseye kin duymamıştım.
Öldüğünü düşündüğüm kardeşim bile yıllarca beni görmezden gelmişti...

"O NE SANA, NE BANA BABALIK YAPMADI ALKIM!"

Sinirden bütün damarları şişmiş, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi, elleri ise titriyordu. Bütün kin ve nefretini kusarken, burada onun gibi benim de masum olduğumu unutuyordu.

"Yapma!nolursun bırak onu!"

"SANA NELER YAPTIĞINI BİLMİYOR MUYUM SANIYORSUN? BENİ GEÇTİM AMA SIRF SANA BUNLARI YAŞATTIĞI İÇİN BİLE ONU ÖLDÜREBİLİRİM!"

Duygularım, hislerim talan olmuş, doğru yolu görmezken kor ateşler içinde bir saniye olsun vicdan ya da merhametinden eser yoktu. Onda ki nefret birini öldürdüğünde sönmezdi.
"Tamam, bunları hallederiz artık. Sen varsın yanımda, biz birbirimize yeteriz."
Yumuşatmaya çalıştığım her şey ters tepki veriyorken, babamın boğazını yakalayıp yere savurdu. Yüzüne doğru attığı tekmeyle düştü. Burnundan kan boşalan babam ile hıçkırıklar ve titremeler sardı dört bir yanımı. Bu kadar acımasız olmamalıydı. Onu ailesinden koparan sadece babası değil, baba olarak gördüğü Cihan da zor durumdaki bir aileden faydalanmıştı.

Belinden çıkardığı silahın namlusu babamı hedef aldığında, yerde yatan babamın yanına çöktüm. Elimi sanki onu koruyabilecekmiş gibi önünde kaldırdım.
"Yapma... Nolursun! Ne yapmış olursa olsun babamız o Sancar, bizi bir de bununla sınama, bana bunu yapma!"
Dermanım kalmamış, konuşurken kesik kesik nefesler alıyor, hıçkırıklarım şiddetli ağlamaya dönüşüyordu. Kaldıramadığım yüklerin altında kan revandım.

"SENİ O ADAMA ÖLDÜRME İHTİMALİNE RAĞMEN BIRAKIP GİTTİ! UYAN ALKIM, BİZİM HİÇBİR ZAMAN BABAMIZ OLMADI!"

Kükremeyi andıran bağırışı ile korkuyla sindim. Babamı kollarımın arasında sardığımda kendinden geçmek üzere olduğunu gördüm.
"Baba, kendine gel... Baba!"

Ayvaz Vural'dan devam:
Silahı kaldırıp bir tanesini indirdiğimde, silaha davranana hamle yapıp eline tekme savurdum. Elindeki düşünce tekme atıp uzaklaştırdığımda, aralarından birine daha sıkmıştım. Elime yediğim darbeyle savrulup düşen silahı bıraktım.
Öne fırlayıp şahdamarına doğru indirdiğim darbe ile savruldu. Sırtımdan yediğim tekmeyle sendelerken, yan dönüp dirseğimi karın boşluğuna geçirip ensesinden kavradım. Dizimi suratına çarptığımda Çağan da adamın dizine arkadan tekme savurup dizlerinin üzerine düşürmüştü. Ensesinden yakaladığı adamın yüzünü defalarca yere vurdu. Kan içinde kalan adamı yere fırlatıp aldığı silahıyla bana döndü. Namluyu kaldırıp ateşlediğinde bakışlarım ardıma çevrildi. Beni vurmaya hazırlanan elemanı indirmişti.

Burnunuma aldığım darbeyle geriye savruldum. İleriye atılıp yumruğumu savurup yüzüne geçirdim. Toparlanmasına izin vermeden tekmeyle düşürdüğümde burnuna attığım yumrukla bayılmıştı.
Etrafımızı saran adamlar bir bir azalırken, yorgun düştüğümüz anda silahlar patlamaya başladı. Bir bir elemanları indiren adamlarımın geldiğini anladım.
Hamle yapmaya hazırlananın alnında açılan delik ile yere düştüğünü gördüm. Akgün elemanı indirmişti. Silahı ile yaklaştı. Çağan'ı ise dizlerinin üstüne düşürmüş, boğazına sarılmışlardı. Yandan saldıran adama tokadı yapıştırırken, ayağımın dibindeki silaha tekmeyi savurdum. Çağan'ın önünde duran silahı kavrayıp elemanın çenesine ateşledi. Boşluğuma inen yumruk ile eğildim, silah sesi ardından tekme savruldu. Adam yıkılmıştı.

"İyi misin abi?" diyen Behram'ın omzuna iki defa dokundum, olumlu anlamda başımı salladım. Çağan'a döndüğümde Demir kolunun altına girmiş, hafif sersemlemiş görünüyordu. Toparlandığımızda telaş içinde Akgün dikildi karşıma:
"Abi, bir problem var. Alkım hanımı aldılar."
Bu cümle, aldığım darbelerin en ağırıydı. Avuçlarımı yüzüme çarptığımda sinirle haykırmıştım:
"NE DEMEK ALDILAR LAN!"