2. bölüm / 6
Puslu GökkuşaklarıBirinci Bölüm Solmuş Papatya
Bölümler 6Şu an: Birinci Bölüm Solmuş Papatya
“Karanlık bir bedeni esir aldığında o beden ışığı değil ebedi karanlığı arzular.”
2025 18 Kasım Gece yarısı…
Soğuk izbe bir sokaktaydım. Rüzgarın uğultusu sıvaları çatlamış duvarlara çarpıyordu. Sokak lambaları yanmıyordu. Zaten ihtiyacım olduğunda hiçbir ışık açılmamıştı. Bu sokaklara da gelip kimse yakmazdı o lambaları ama herkes o lambadan gelecek olan soğuk ışığa mecburdu. Karanlığa alışık olduğum için artık buda benim için bir dert değildi. Terliyordum. Üzerimde incecik bir hırkadan başka bir şey yoktu ama terliyordum. Gözlerim yanıyor kulaklarım uğulduyordu. Kalbim göğsümü dövüyor ,her atışında nefes alışlarım hızlanıyordu. İyi değildim… Keskin o kadar içme demişti ama birden fazla hap yutmuştum.
Beynimin içindeki sesler susmak bilmiyordu. Susmalılardı… Sanki kafamın içinde birden fazla kişi vardı ve hepsi aynı anda “senin suçun!” diye bağırıyordu. Acı çekiyordum… Öyle bir acı ki hiçbir merhem yarama iyi gelmiyordu. Geçmiyordu da… Kalbime bir bıçak saplanmış ve o bıçak çevriliyordu. Kulaklarım çınlamaya başladığında ellerimi kulaklarıma bastırdım sanki kapatırsam her şey susacak gibiydi. Susmadı… Daha çok arttı sesler, bozuk bir plak gibi yankılanıyordu. “Sen yaptın! Senin suçundu! Beceremedin!” yanaklarımdan akan yaşlarla beraber midem alt üst oldu. “Sus…” diye mırıldandım ama sesler her geçen saniye daha da arttı. Karanlık olan sokak artık kapkaranlıktı . Gözlerime perde çekilmiş gibiydi hiçbir şey görmüyordum ama duyuyordum. Bağırışlar… Ellerimle başıma vurdum. Artık yaşayamıyordum. “SUS!” Diye haykırdım bom boş sokakta. Birileri varsa bile umurumda değildi. Ben artık ölmek istiyordum… Fazlaydım. “Seni hiç affetmeyecek!” Sesler tekrar tekrar yankılandı kafamın içinde ama sesler birbirine girdikçe daha sert vurdum kafama. “YETER!” nefes alamamaya başladığımda başım soğuk kaldırım taşına çarptı. Yaşam fazlaydı bana… Ben yaşamamalıydım…
Bir sokak lambası yandı. Kesik kesik ışıkları sokağa çarptı. Altında küçük bir kız çocuğu… Kumral saçları iki yandan örülmüş ,beyaz elbisesi kana bulanmış… “Çok yalnızım…” dedi küskün bir sesle. Zaman akışını yavaşlatmış gibiydi. Ölüyordum… Sonunda hak ettiğim sonu buluyordum. “Gitme…” yalvarış doluydu sesim. Gitmemeliydi… Ben onu çok özlüyordum… “Gideceğim… Abla ben gidiyorum-” sonra ise sokak lambası hızla uzaklaştı… kalkamıyordum. Koşamıyordum ben biricik kardeşime ulaşamıyordum. “ Ekin!” diye haykırdım ciğerlerim yanıyordu “Gitme Ekin! Ne olur?!” sokak lambası gözden kayboldu ciğerlerim yandı nefes alışlarım neredeyse durdu. Uzaktan bir siren sesi duydum.
Bana değildi… Bana kimse yardıma gelmezdi neden gelsinlerdiki ? Kimse başında bela almak istemezdi. Sokak kızıydım ben belaydım, yaralıydım, kanatırdım, güzelde değildim. Masum hiç değildim. Sokak kızıydım ben kimsenin kalbine girememiş sevdiklerimin canını yakan bir belaydım. Kim niye sevsindi ki beni? Kimse sevmesindi beni… Ben öldürüyordum sevdiklerimi. Ben Hazen Esin bir sokak kızı… Sevmemeyi öğrenmiş sevilmemeyi ezberlemiş bir kız çocuğu. Masumluktan uzak kirliliğe yakın…
***
Kulaklarımı devamlı ritmik bir bip sesi delip geçiyordu. Neredeydim ben? Göz kapaklarım birbirine yapışmış gibiydi. Açamıyordum. Yumuşaktı… Sıcaktı da. Belki de ölmüştüm. Arafta olmalıydım. Uyanmalıydım onu görmeme az kalmıştı. Gözlerimi zorlayıp açtığımda ilk gördüğüm şey gözlerimi delip geçen florasan ışıktı. Hastane miydi burası? Başımı çevirdiğimde ise gördüğüm iki kişi vardı. Biri genç bir kızdı. Saçları açık kumraldı sanırsam, kahverengi gözleri sevecen bir şekilde bana bakıyordu. Üzerinde lila bir hemşire önlüğü vardı.
Diğeri ise benden en fazla birkaç yaş büyük biriydi. Kıvırcık kahverengi saçları vardı ela gözleri yüzümde geziniyordu. Yanaklarında çilleri vardı. Mavi hemşire kıyafetinin içinde çok yakışıklı görünüyordu. “Günaydın…” insanın içinde garip bir his uyandıran ses tonu vardı. Gözlerim ikisinin üzerinde gezerken başımı çevirdim. Hastaneleri sevmiyordum. Kokusu bile kötüydü. Ölü gibiydi duvarlar. Bembeyaz… Yaşam vaat etmiyordu bu renk. Kefeni andırıyordu . “Aymadı gün.” Diye tersleyip avuçlarımı yüzüme bastırdım. Kolumdaki serumun borusu çok rahatsız ediciydi. Gün benim için aymamalıydı . Ölmeliydim artık .
Azrail bu işi neden uzatıyordu ki?
Günahlarımı taşıyamıyordum ne olurdu sanki bir can fazla alsa?
“Ama güneş ışığı çok güzel Hazen-” Genç kızın sanki küçük bir çocukla konuşurmuş gibi beni avutmaya çalışması sinirlerimi bozuyordu. Hasta değildim ben! Deli de değildim! “Çıkın.” Dedim buz gibi bir sesle. Buraya hapis olacaktım. Beni hastaneye hapis edeceklerdi. “Ama biraz hava alsaydın konuşsaydık-“ içimde derin bir öfke vardı neye olduğunu bilmiyordum. Belki hayata , belki kendime , belki Azrail’e … “ÇIK!” diye bağırdığımda odada bir sessizlik oldu sonra ise adım seslerini duydum. Kapı kapandı . Hızlı nefesler alıyordum, kalbim ritmini bulamıyordu . Zaten hiç bulamamıştı .
“Kamer ben… Senden sorumlu olan hemşireyim.” Yine konuştu o … Dinginleştiren bir sesi vardı. “Sende çık.” Dedim güçsüzce. Öfkem beni tüketiyordu. Kendi kendimi tüketiyordum. “Burası Papatya Bağımlılıktan kurtulma Kliniği. Dün gece getirildin.” Cevap vermedim. Tahmin ettiğimin aksine hastanede değildim. Bu yüzden daha önceki seferlerin aksine kaçamazdım. Cevap bekledi ama gelmeyince devam etti konuşmaya. “Üç gündür komadasın.” Dediğinde kaşlarımı çattım. Üç gün komada mı kalmıştım ? Anlamsız bakışlarımdan sorumu anlamış olacak ki “ Yani öyleymiş, Bir süre buradasın. Senin azmine ve çabana göre bu süre uzayabilir de ama kısalabilir de .” diyerek kafamdaki sorulara cevap verdi. Keşke kısalan şey ömrüm olsaydı.
Ellerimi yüzümden çekip Kamer e baktım. Yargılayan yada ayıplayan bakışları yoktu. Daha çok anlamaya çalışır şekilde bakıyordu bana. “Bana bak hemşire çocuk ben bu misafirliği istemiyorum.” Ben mahalleye dönmek istiyordum. Söylediğim şeyle derin bir nefes aldı. Ellerini önlüğün cebine sokup omuzunu indirip kaldırdı. “Buna ben karar veremem Hazen. Ama iyileşmene yardım ederim.” Derken yatağa doğru temkinli bir adım attı. “Acıkmadın mı sen? Çok güzel yemekler var burada.” Hevesle bana bakarken gözlerimi devirip gözlerimi gözlerinden çekip tavana baktım. Klinik veya her neyse.
Sağlık kurumlarındaki yemekler ne kadar güzel olabilirdi ki? Tuzsuz,kuru ve zevksiz. Sanki bundan daha güzelini yemiştim de yemek beğenmiyordum. Annen çok güzel sigara böreği yapardı Hazen… Yediğim şeyler kısıtlıydı. Uzun zamandır sıcak yemek yemiyordum. “İstemez.” Diye mırıldanıp örtüyü üzerime çektiğimde derin sıkıntılı bir nefes aldı. Hiçbir şey istemiyordum.
Ben tedavisi olmayan bir hastaydım. Aynı zamanda bulaşıcı, çaresi olmayan ölümcül bir hastalık…
Bir süre cevap vermedi. Sadece nefes alışlarını duydum ardındansa adım seslerini. Kapının kapanmasıyla derin bir nefes aldım. Gitmişti. Pes etmiş olmalıydı. Burada çok uzun kalamazdım. Bir yolunu bulup Kılıç ve Bade ye ulaşmalıydım. Onlar beni bu yerden kurtarırlardı. Örtüyü iyice kafama çekip gözlerimi yumdum. En azından sıcaktı. Katlanılabilir bir sebepti. Vücudum yorgunluğa ve alışık olmadığım bu sıcaklıkla biraz olsun gevşedi. Sıcacıktı… Hastanelerin aksine soğuk ölüm veren bir yer değildi. Ama pek bir farkı da yoktu
Serum damlalarını dinledim bir süre sonra kalp ritmime odaklandım. Çocukken de severdim bunu. Yada sevmeye mahkumdum. Evde sıkıldığımda hep bir şeye odaklanır onu dinlerdim. Bazen bir saat bazen mutfaktan gelen tıkırtılar bazen radyonun cızırtısı bazen… Onun kıkırtısı kulaklarımda yankılandığında sertçe yutkundum. Boğazım o kadar kuruydu ki yutkunduğumda canımı yakmıştı. Su içmek istiyordum ama buradaki kimseye bir bardak su için yalvaramazdım. Yemekte istemiyordum. Bu iğrenç yerden çıkmak istiyordum. Örtünün altında rahat nefes alamadığım için örtüyü üzerimden tekmeleyerek attım. Kaçabilirdim belki de… Keskin klinikten kaçmak imkansız gibi demişti ama… Deneyebilirdim.
En fazla ne olabilirdi ki? Yatakta dikleşip bacaklarımı aşağıya sarkıttım. Çıplak ayaklarım buz gibi mermere değdiğinde parmaklarımdan omurgama kadar gelen bir ürperti yayıldı vücuduma. Serumu çıkartmak için elimi uzattığım an kapı açıldı. Kamer. Elinde tepsiyle bana bakıyordu. Pekte şaşırmışa benzemiyordu. Kaçmaya çalışacağımı tahmin etmiş olmalıydı. -Ki gelmeseydi kaçardım. “Hazen yatağa yatar mısın lütfen?” dedi ılımlı bir sesle . Ayağıyla kapıyı kapatıp tepsiyi tekerlekli masaya bıraktı. Çorbanın dumanı havada dalgalanıyordu. “Tuvalet nerde?” diye sorduğumda sorgularcasına bana baktı “Ne yapacaksın?” “Dans etmeyi planlıyorum.” Dudağımda sevimsiz bir gülümsemeyle ona bakıyordum. O ise gıcıklığına söylediğim şeyi anlamamış hatta ciddiye almış şekilde bakıyordu bana. “İşiycem! Çişim geldi nerde tuvalet?” kulakları kızardığında arkamdaki kapıyı gösterdi başıyla. Serum askılığını çekip içeri girdim . Oha! Odada tuvalet vardı. Bir iyi bir kötü haberdi bu. Kaçamazdım. İkincisi gece de sıçabilirdim. Temiz bir koku vardı duş vardı lavabo ve klozet.
İşimi bitirdikten sonra elimi yıkayıp tuvaletten çıktım. Birkaç gün daha duş almazsam turşuya dönebilirdim. Kamer sandalyeye oturmuş bana bakıyordu. “Ne bakıyorsun öyle yıkadım elimi.” Derken askılığı bırakıp yatağa çıktım. Yemek yemeyecektim. Önüme koyduğu masaya bakmadan yorganı çektim üzerime. “Vitaminlerini içmen lazım. Biraz çorba içersen vitamin vereceğim.” Elimi havaya boş ver dercesine sallayıp ona sırtımı döndüm . “İyi nöbetler.” Diye homurdandığımda “Beş kaşık yesen? Günlerdir serumla besliyorlar seni . Hasta olacaksın.” Söylediği şeyin beni üzeceğini mi sanıyordu? Aksine işime gelirdi. “Kaç güne giderim ?” cehennemi kast ediyordum ama anlamadı. “Dedim ya sana bağlı. Tedaviyi kabul edip uygularsan bir ay en fazla. Ama senin durumun farklı iki ayda olabilir.” Benim farkım neydi ki? Arkamı dönüp ona baktım “Ne farkım var öbürkilerden?” dediğimde arkasını yaslandı . “Komaya girdin üstelik bu ilk krizin değil. Zayıfsın, iyi beslenmiyorsun ve duvarlısın.” Gözlerindeki neşe yada merhamet her neyse gitmiş bir sis bulutu gelmişti yerine. Ama söyledikleri aşırı farklı değildi. Bildiğim bir şeydi. “Eeee?” dedim umursamaz bir sesle “O şeyi içmesen ölür müsün?” “Ölmem.” Sahiden ölmüyordum. Amacım oydu ama beceremiyordum. “Gel kabul et tedaviyi. Hiçbir şeye zorlamam seni. O şeyleri içmezsen sana her gün hediye alırım.” Beni avutmaya çalışmasıyla burnumdan nefes vererek güldüm. Gözlerinde öyle bir umut vardı ki… “Zorlama hemşire çocuk. Sokak serserileriyle de çok pazarlık yapma.” Alayla yüzüne bakarken yüzüne bir gülümseme yayıldı. “Eğer tedaviyi kabul eder ve bir daha o şeyi içmezsen en yakın zamanda seni çıkarttırırım.”
***
İlahi bakış açısı mahalle
İzbe bir sokaktaki eski rutubetli binanın bir dairesindeydiler. Keskin salonun ortasında volta atıyordu. Hazen dört gündür ortalıkta yoktu. Kimse bulamıyordu. En son birden daha fazla hap adlığını biliyorlardı. Kılıç diğerlerine göre fazlasıyla suskun ve hareketsizdi. Aralarında en büyükleriydi. Elindeki bira şişesini açalı saatler olmuştu ama tek bir yudum alamamıştı. Oysaki kafasındaki kötü düşünceleri silmek için açmıştı. Üstünde sigara yanıkları olan yırtık sarı koltukta Bade yatıyordu. Yine içmişti. Pek iyi sayılmazdı gözleri kızarmıştı. Boş bakışlar atıyordu etrafa. “Ya bir şey yaptıysa?” Keskin yürümeyi bırakmış Kılıç’a bakıyordu. Tek bir cevap istiyordu ama cevap gelmedi.
Odadaki üç kişide Hazen’in ölümü arzuladığını biliyordu. Bu yüzden de bu kadar endişeliydiler çünkü daha önce bunu denemişti. Kılıçtan cevap gelmediğinde keskin sertçe yutkundu. “Abi… Ya bu sefer becerdiyse?” korkuyla doluydu sesi. Hazen’e hiçbiri sevgisini göstermiyordu çünkü Hazenin sevgiyle ilgili problemleri vardı ama bu odadaki herkes özellikle de Keskin Hazen için canını bile verirdi. “Yapsa duymaz mıydık sence?” Kılıç saatler sonra ilk kez konuşmuştu. Birasından büyük bir yudum alıp çürük masaya bıraktı . “Akıllı ol keskin. Ölse duyardık. Üstelik hiçbir yerde yok.” Bir süre sustular. Tek bir ihtimal kalıyordu geriye…
“Kriz geçirmiştir.” Dedi Bade dünyanın en normal şeyini söyler gibi. Hasta olmuştur der gibi… Kılıç onu uyarmıştı birden fazla alma demişti ama aldıysa… Hastaneye bile kaldırılmış olabilirdi. “Kaç tane içti?” Keskine delici bakışlar atarken sandalyeden kalkıp ona doğru yürüdü. Keskin gözlerini kaçırdı önce bir süre konuşamadı. Gözlerini sokağa çevirdi. Birkaç sarhoş kaldırımda uyuyordu. “KESKİN!” Kılıcın bağırmasıyla Keskin gözlerini yumdu . Durduramamıştı…" on iki... On iki tane içti abi.” Odayı derin bir sessizlik kapladı . Kılıç sandalyesine çöktü Keskinse dışarıyı izledi. İkisi de uyarmıştı ama Hazen yaşayan bir ölüydü. Umursamıyordu. Ölümü istiyordu. Keskin birkaç kez odadan gelen ölüm dualarını yakarışlarını duymuştu. “Belki hastanededir?” diye sordu Bade.
Hazen daha önce de götürülmüştü hastaneye ama hep kaçmıştı. Kılıç yine susuyordu. Keskin derin bir iç çekti. “Abi belki ailesini aramışlardır sen sorsan?” ne diyecekti Kılıç? ‘Ben kızınızın alkolik arkadaşıyım, kızınız dört gündür yok haberiniz var mı’ mı? Kendi kızlarını sokağa atan bir aileye tek bir şey sormazdı.
Birkaç saat geçmiş ihtimaller tartışılmıştı. Kılıç ikinci şişeyi açmış ama dokunmamıştı. Telefonu çaldığında ondan önce keskin baktı ekrana . Yabancı bir numaraydı. “Abi belki o-“ keskin cümlesini bitiremeden Kılıç aramayı cevapladı.
“Alo?” beklediği ses yabancı biriydi ama tam tersi olmuştu. “ Kılıç abi… Ben yakalandım.” Sıkılmış bir ses tonuyla konuşmuştu Hazen. Kılıç o sesi tekrar duyduğu için şükrederken “Klinik mi?” diye sordu. Bir süre cevap gelmedi sonra Hazen in alaylı gülüşünü duydu.Kırık… Gülüşüne her şeyi saklamaya çalışıyordu. Sanıyordu ki bütün acılarını gülüşüne saklayabilirdi. Ama Keskin ve Bade anlamasa da Kılıç gülüşünün altındaki her kırık camı görüyordu. “Abi… Alın beni. Boğulurum burada.” Gözlerini yumdu kılıç . Çıkamazdı Hazen ordan. En azından bırakmadıkça… “İyileş abim.” “Olmaz abi.” “Olur kızım…” “Ama-“ izin vermedi Kılıç. Bir ama daha istemiyordu. “Aması yok. Yeterince kirlendin temizlen. Kabul et tedaviyi.” Hazen yeterince yaralıydı . Bu gidişle, genç haliyle unutulacak ve gidecekti. Yaşamalıydı
. Hayat ona yaşam vaat ettikçe Hazen inatla ölüme koşuyordu. Kılıç artık buna dayanamıyordu. Keskin merakla ona baktığında başını çevirdi kılıç . Hazenden cevap gelmediği için yineledi. “Kabul et Hazen. Artık hap içmeni istemiyorum.” Hazenden yine cevap gelmedi. Sonunda yorgun bir ses geldi Hazenden. “Abi susmuyorlar. Yaşamak istemiyorum ısrar etme…” kaşlarını çattı Kılıç önce sonra “İtiraz yok.” Dedi net bir sesle. “Kabul edeceksin Hazen. Bu eve tedaviyi yarılamış ve hapı bırakmış biri olarak geleceksin.” Dedikten hemen sonra telefonu kapattı.
Sırtını dönmüştü belki ona ama bütün kirliliğe rağmen onun yaşamasını istiyordu. On üç yaşındaydı Hazenle tanıştığında. Uyuşturucu satan serserilerin elinden almıştı onu. Bunca zaman izin vermişti. Kimse temiz değildi zaten. Bade bir gün almazsa krizler geçiriyordu, keskin günde en az üç bira içmezse kendine gelemiyordu. Kılıçta çok farksız değildi. Öfke problemlerini alkolle bastırmaya çalışıyordu . Ama Hazen öyle değildi. Herkes bu illetlere kafasını dağıtmak kendini bastırmak için başvururken Hazen ölüme yaklaşmak için yapıyordu.
“İyi mi ?” Keskin’in sorusuyla düşüncelerden sıyrıldı Kılıç . Birkaç saniye sonra başını salladı sadece. İyi olacağı bir yerdeydi. İyi olmak zorundaydı .
“Olacak…” diye mırıldandı belli belirsiz. Bade gür bir kahkaha attığında ikisinin de gözleri koltuktaki genç kıza döndü. Kumral saçları koltuğa yayılmıştı üstünde eski püskü bir kot ve tişört vardı. Tavana bakıyordu. Boşluğa. “Neye gülüyorsun?” Keskin bu durumu yadırgamak yerine sanki normal bir şeymiş gibi bakıyordu Badeye. “Size.” Dedi bade kısaca.
“Neden?” Kılıç Keskin in aksine duygusuzca bakıyordu Badeye. “Dört gündür bir polise gitmediğiniz kaldı.” İyi değildi . Hapların etkisiyle böyle konuşuyordu. Keskin cevap vermek yerine sırtını duvara yasladı. Cevap vermek iyi değildi çünkü kendinde değildi. “Kaç tane içti bu?” Kılıç Badeye neredeyse tiksinerek bakıyordu. Bade kendinde değildi ama kıskançtı. Kıskançlığı her kafada her anda belli oluyordu. Ama Kılıç anlamıyordu. Hazende kıskanacağı ne vardı? Bade de olmayan ama Hazende olan ne vardı? Hazen’e bu evdeki kimse sevgisini bile gösteremiyordu .
Hazen sevmekten ve sevilmekten korkuyordu. Hazen sevilmemek için her şeyi yapardı…
Kılıç Badeye biraz daha dayanamayıp sandalyesinden kalkıp balkona çıktı.
Karanlık geceyi izledi bir süre. Sokak lambalarının altında yatan ayyaşları dinledi. Evin en büyüğüydü. Hepsini korumak istiyordu. Biliyordu. Hiçbiri sağlıklı yada temiz değildi. Ama yaraları vardı. Yaraları saracak kimse olmayınca insan başka şeyleri kedine şifa bellerdi.
Bu şifa bazen de masum görünen zehirler olurdu. Yargılanıyorlardı hatta aileler onlardan çocukları uzak tutuyordu. Haklılardı kendilerince. Yaptıklarının sığındıklarının yanlış olduğunu Kılıçta biliyordu . Ama yaraları iyileştirmesi gerekenler yarayı asıl açanlar olunca insan sığınacak bir yer arıyordu. Kim İsterdi ki ailesinden ayrılmayı? Kılıç mermer zemine oturup bir sigara yaktı kendine. Gri dumanı havaya üflerken kalbi sıkıntıyla atıyordu. On üç yaşından beri şu pis sokaktaydı. Her bakımdan çöplük olan bu yer onu olgunlaştırmış ama şifayı ararken bulduğu zehir onu esir almıştı. Alkol… Bu sokakta çoğu kişi bir yarayı kapatmaya çalışıyordu.
Kılıçsa alkolle annesinin beyazdan kırmızıya dönen elbisesini unutmaya çalışıyordu. ‘Annesine hep beyaz giy anne .’ derken kefeni kast etmemişti.
***
Kılıç abinin beni çıkarmayacağını dün akşam telefonda söylediklerinden anlamış ve umudumu kesmiştim. Gelmeyeceklerdi. Kamer’in teklifini kabul etmek zorunda kalmıştım. Bu durumdan hoşnut olmasam da başka bir seçeneğim yoktu. Beni hiçbir şeye zorlamayacağına söz vermişti. Sabah hasta bakıcıların getirdiği kahvaltıya dokunmamıştım öylece tepside duruyorlardı. Duş almam gerekiyordu ama kıyafetlerimde pisti . Duştan çıkınca giyecek tek bir şeyim yoktu. Üstelik damarlarımda arzulanan yasaklı madde beni delirtecekti. Eksikliğini fazlasıyla hissediyordum. Her gün yada iki günde bir içiyordum normalde ama üç gün komada kalmıştım aynı zamanda iki gündür de uyanıktım. Yani beş gündür almıyordum ve vücudum arzulamaya başlamıştı.
Kapının açılmasıyla gözlerim oraya döndü. Kamer elinde poşetle içeri girerken bana neşeyle gülümsedi. “Günaydın.” Sabah sabah niye mutluydu ki? Umursamazca omuz silkip yastığa biraz daha gömdüm kafamı “Aymadı gün.” Dedim ağzımın içinden. Gözleri bir an dondu ama hemen toparladı. “Perdeleri açabilir miyim?” Odada ki tüm camlar ve perdeler kapalıydı. İstemiyordum tek bir ışık bile. “hayır.” Bu konu tartışmaya kapalıydı . Konuşmadı ısrarda etmedi. Göz ucuyla izliyordum onu. Elindeki poşeti sandalyeye bırakıp tekerlekli masayı çekti önüme
“İyileşmek için çabalayacağına söz verdin.” Öyle bir söz vermemiştim! “Söz falan vermedim hemşire çocuk.” “Verdin!” söylediği şeyle hızla yatakta dikleştim. İnatla bana bakıyordu. Ben öyle bir söz kesinlikle vermemiştim! “Hayal mi görüyorsun oğlum sen? Tedaviyi kabul etmek zorunda kaldım.” Söylediklerimle beraber kaşlarını çattı kollarını göğsünde bağladı “Anlaşmamızı hatırla. İyileşmen ve o illeti bir daha içmezsen seni en kısa sürede çıkarırım dedim ve sende tedaviyi kabul ettin.” Söylediklerinde söz verdiğim kısmın mantığını çözmeye çalışırken tekerlekli masayı önüme çekti “Azda olsa yemelisin. İlaçlarını vereceğim.” Çabalayacağıma dair bir söz verdiğimi hatırlamıyordum. Kaşlarım hafifçe çatıldı “Yemeyeceğim.” Kararlılıkla ona baktım. Bir süre öylece bana baktı sonrasında derin bir nefes aldı. “Neden bu kadar zorsun?” sorduğu soruyla burnumdan nefes vererek güldüm. “Sen neden bu kadar ısrarcısın?”
