6. bölüm / 6
Puslu GökkuşaklarıBeşinci Bölüm Yağmurlu Akşam
Bölümler 6Şu an: Beşinci Bölüm Yağmurlu Akşam
“Hava karanlık diye yağmura küsmektense sonrasında belirecek gökkuşağında mutluluğu aramak .”
Kamer
Klinikten yeni çıkmıştım. Bu aralar evi çok boşlamıştım. Güneş her ne kadar üzülse de bana belli etmemeye çalışıyordu. Bunun farkındaydım. Otobüsten indiğim gibi ilk işim markete girmek olmuştu. Güneş birkaç şey istemişti. Gözlerim ürünlerle dolu raflarda geziyordu ama aklımı kaplayan tek bir şey vardı. Hazen’in bana olan son bakışı… Çok terslediği kaba davrandığı olmuştu ama hiçbiri bunun kadar beni üzmemiş ve hatta utandırmamıştı.
Haklıydı ben ona tedaviyle alakalı her şeyi olabildiğince şeffaf bir şekilde anlatmıştım. Bir tek psikoloğu söyleyememiştim. İstemeyeceğini biliyordum defalarca da Erkan hocaya söylemiştim. Ama dinlememişti. Bana küsmüştü şimdide. Konuşmaya çalışmıştım ama… Ama dinlemediğini biliyordum. Başını ağrıtmamak içinse çıkmıştım. Kendim daha yemek yememişken onun yemek yiyip yemediğini merak ediyordum. Elime geçen bir paket makarnayı aldım önce sonra ise birkaç atıştırmalık. Güneşe beslenme hazırlamakta bile zorlanıyordum. Birkaç gündür cüzdanına hep para koymuştum. Baran abi sağ olsun staj maaşımın dışında bana sağladığı bursla fazlasıyla rahat ediyorduk. O olmasa buralara gelemezdim. Şansıma hiç sıra yoktu ki hızla alacaklarımı almış ve çıkmıştım. Hava fazlasıyla soğumuştu. Esen rüzgar üstümde ki kalın montta rağmen tüm tenimi ürpertmeye yetiyordu. Yağmur yağacaktı belli ki.
Hava bile Hazen gibiydi. En ufak şey bile aklıma onu getiriyordu. Garipti. Hem de çok garip. Sarı apartmanı görünce adımlarım hızlandı. Eve gelmek fazlasıyla içimi ferahlatmıştı. Apartman kapısını ittiğimde çıkan gıcırtıyla yüzüm buruştu. Yağlanması lazımdı. Kapıyı kapatıp hızlı adımlarla bir kat yukarı çıktım. Dairemin kapısına geldiğimde cebimden anahtarımı çıkarıp açtım.
Güneş bazen erken uyuyordu uyuduysa ses yapmak istemiyordum. Ama beklediğimin aksine salonunu abajuru açıktı ve televizyonda Korece konuşma sesleri geliyordu. Güneş yüksek ihtimalle dizi izliyordu. Sıcak bir kahve kokusu burnuma geldiği sırada montumu çıkarıp çantamı ve poşeti yere bıraktım.
Klinikte giydiğim herhangi bir kıyafetle oturmazdım normalde ama canım sıkkındı . Evimiz çok büyük değildi iki artı birdi ama bize yetiyordu. Aslına bakılırsa İstanbul’un en işlek yerindeydi ve kirası pahalıydı ama ben ödemiyordum. Salona girdiğimde gördüğüm manzarayla dudaklarım kıvrıldı.
Güneş yere bağdaş kurmuş televizyona bakıyordu. Kumral saçları ıslaktı. Her zamanki gibi. Geldiğimi fark etmemişti. “Abisinin güzeli?” dememle başını çevirdi. Gözlerindeki mutluluk sanki kat ve kat artmıştı. “ ABİ!” heyecanlı bağırışıyla yerden kalkıp hızla belime sarıldı.
Özlemiştim. Hem de fazlasıyla. Ona vakit ayıramadığım için çok kızıyordum kendime ama yetişemiyordum. “Geciktin yine.” Şikayetçi sesiyle daha da sıkı sarıldım çenemi başına dayamıştım. “ Özür dilerim birtanem.” Dedim içten bir sesle. “Yemek yedin mi? Ne yapayım sana-“ cümlem araya girmesiyle yarım kaldı. “Yedim! Sana da ayırdım .” yorgunluk yeni yeni üstüme düşüyordu. “O zaman sen hazırlasan ben bi, duşa girsem?” rica edercesine baktığımda başını salladı. “Tamamm!”
Alnına dudaklarımı bastırdım kısacık bir teşekkür gibi sonra ise arka odaya yürüdüm.
***
Duştan çıkmıştım. Üstümde pijamalarım vardı. Mavi polar pijamaları çok seviyordum yumuşak oluyordu. Fazlasıyla rahat. Koridordan geçip salona girdiğimde yemek kokusu burnuma geldi. Salonla mutfak birleşikti. Salondaki yuvarlak masada Güneşin hazırladığı yemekler vardı. Tavuklu makarna… Güneş çok güzel yapardı , ben öğretmiştim. “Çıktın mı abii?” diyen sesiyle “Çıktım!” diye seslendim.
Mutfaktan tabak sesleri geliyordu ahşap beyaz sandalyeyi çekip oturdum. Çatalı alıp makarnadan bir lokma attım ağzıma. Güneş heyecanla yanıma oturduğunda gözlerim ona döndü. Kumral saçlarını aceleyle toparlayıp elini çenesine dayadı. “Eee abi?” imalı bakışlarıyla çatalı bırakıp ona baktım. Hazenden ona bahsetmiştim. Fazlasıyla meraklı olduğundan her gelişimde soruyordu. Dertli bir nefes alıp arkama yaslandım. “Küstü bana.” Diye mırıldandım.
“Ne demek küstü abi? Kız zaten seninle barışık mıydı?” anlam verememiş sesi kalbimde bir sızı yaratmıştı. Ne zaman barışmıştı ki…
Gözleri buz gibiydi öyle soğuktu ki bazen tek bir bakışıyla tüm sıcaklığımı alıyordu. Bazense öyle kırgın öyle kırık bakıyordu ki ona olan sevgim ve hatta iyileştirme isteğim artıyordu. Çünkü ne zaman bana karşı kaba olsa kliniğe geldiği ilk gün ailesini aradığımda duyduklarım geliyordu. Sevilmeyiş değildi yaşadığı, hiç var olmamaktı… Bu yüzden bana isterse küfür bile edebilirdi ben ondan vazgeçmeyecektim. İyileşecekti ama bu sefer benimle arkadaşlık bile kurmak istemeyecekti belki de. “Abi.. Noldu? Hazen abla tedaviyi mi istemedi yoksa?” dilimi damağıma bastırıp hayır dercesine bir ses çıkarttım. “Onu istemeden de olsa zorladım ve kırıldı.”
Bana olan son bakışından beri içimdeki bir fırtına kopuyordu. Güneş açacak gibi de değildi o fırtınanın sonu. “Neye zorladın abi?” Güneşin sesiyle başımı kaldırdım. Ona daha fazla anlatamazdım zaten hazen den pekte haz etmiyordu ama beni bu kadar mutlu ve heyecanlı gördüğü içinde oda heyecanlanıyordu.
“Boş ver Güneşim. Sen bunu bırak ta okulu anlat.” Dememle ofladı ders konusuna gelince kaçıyordu genelde. Başımı devam et dercesine salladığımda arkasına yaslandı. Dudakları aralandı ama konuşamadan kapı çaldı. İnce tiz zil sesi evde yankılandığında Güneş doğruldu ama elimle onu durdurup ben ayağa kalktım. Bu saatte kim gelirdi ki? Salondan çıkıp hole gelince kapıyı açtım.
Ama kesinlikle Baran abiyi göreceğimi düşünmemiştim. Görmeyeli baya olmuştu öyle çok ki geçen ay evlenmişti ama düğününe bile gidememiştim. Üzerinde her zamanki gibi en ufak kırışıklık olmayan takım elbisesi vardı. Lacivert takımı gözlerinin koyu maviliğini daha da belirginleşmişti. Ellerinde ise deri eldivenleri vardı. Baran abinin temizlik takıntısı vardı. Bunu meyhanede çalıştığım zaman fark etmiştim. “Abi?” soru sorarcasına çıkan sesimle dudakları kıvrıldı belli belirsiz. “İçeri almayacak mısın ?” ayıplarcasına çıkan sesiyle hızla toparlandım. “estağfurullah abi.” Deyip kapıyı ardına kadar açtığımda eğilip rugan ayakkabısının bağcığını açıp içeri girdi. Her şeyim zaten Baran abi sayesinde vardı. Mesleğim, hayatım ve evim. O olmasaydı ben var olamazdım
Gözleri evin içinde gezdi salona giderken. Yüksek ihtimalle bir eksik var mı diye bakıyordu. Güneşte kalkmıştı ayağa onu görünce . Güneş oldum olası ondan çekinirdi. Baran abi ünlü bir iş insanı Türkiye’nin ve hatta dünyanın en zengin sayılı insanlarındandı. “Hoş geldin Baran abi.” Güneşin çekingen sesiyle Baran abinin bakışları ona döndü “Hoş bulduk.” Dedi dümdüz bir sesle gözleri karanlık bir denizi andırıyordu. Ne düşündüğünü belli etmezdi yada bir sıcaklık göremezdik. En azından nadirdi. Güneş odasına giderken Baran abi kendini rahatça koltuğa bıraktı bende karşısına oturdum. “Nasılsın abi?” dememle başını salladı ‘eyvallah’ dercesine “İyi. Asıl sen nasılsın koçum?” bakışları hep sertti Baran abinin. İnsan istemeden karşısında titrerdi “İyi abi senin sayende…” dememle başını sallamakla yetindi. Sessizlik oldu birkaç saniye, sessizlikten rahatsız olmuş “Abi gelemedim kusura bakma hayırlı olsun…” diye mırıldanmıştım. Bu konuda gerçekten mahcuptum. Baran abi benim için en önemli günlerde yanımdaydı. Gelemese adamlarından biri gelirdi yada çelenk gönderttirdi . Gözleri mahcup sesimle bana döndü tekrar. Magazin sayfasında boy boy fotoğraflarını görmüştüm. Eşi de Türkiye'nin en büyük lojistik şirketiydi havalimanları ve otogarları vardı. Bildiğim kadarıyla onlarında yeraltı bağlantıları vardı. “Eyvallah darısı senin başına.” Sesi gırtlağından sert bir tınıda gelmişti. Mutlu muydu? Gerçi anlamam imkansızdı. Ama yüzünde en ufak bir belirti bile yoktu. “Geçiyordum bir uğrayayım dedim var mı bir yaramazlık?” dediğinde başımı sallamakla yetindim. “Yok abi sağ olasın…” “Varsa tek telefonuna bakar biliyorsun.”
***
İlahi bakış açısı gece yarısı mahalle
Karanlık çökmüştü sokaklara. Sokak lambaları da pek aydınlatmıyordu. Bade sersem adımlarıyla Arnavut kaldırımda yürüyordu Gözlerinden akan yaşların farkında değildi. Mor elbisesi buruş buruştu. Eski paltosu rüzgarla savruluyordu. Bacakları her adımda titriyordu. Aynı kalbi gibi… Dudağı patlamıştı. Kolunda, bacaklarında ve hatta boynunda morluklar vardı. Gözlerinin önüne annesinin o oda saatlerce ağladığı gün gelmişti. Zaman değişmiş ama aynı an tekerrür etmişti. Zamanında bunları yapan Gülsüm Han’dı… Herkesin bildiği adıyla Candan.
Şimdiyse Badeydi bunları yaşayan. Birkaç gündür takıldığı adamdan dayak yiyen ve annesine söylenen kelimeyi kendisi için söyleten. Fahişe… Tüm bu yaptıkları Keskin ona aşık olsun diyeydi. Annesi ona “Erkekler gönlü bol açık kadınları sever. Sende beni gibi gönlü açık ol.” demişti, gönlü açık olmak çok farklı söylenmişti. Bade sadece Keskin onu sevsin, kıskansın diye çabalıyordu. Doğrusu bu değil miydi? Bade apartmanın önüne geldiğinde nefes alırken bile artık canı yanıyordu. Sevilmek istemişti. Annesi erkekler benim gibi olursan seni sever demişti. Nerde hata yapmıştı?
Ozan, Caner, Utku,kerem… Ve dahası, Bade onlara ne isterlerse düşünmeden vermişti. Kafası güzeldi çoğu zaman genelde eve gelirken her şeyi hatırlıyordu ama pekte umurunda değildi. Zar zor merdivenleri çıkarıp derisi soyulmaya başlamış olan çantasından eli titreye titreye çıkardı anahtarını. Zar zor yerine sokup kapıyı açtığında sıcaklık vurdu yüzüne.
İlk kez fark ediyordu. Sıcaktı… Botlarını bile çıkaramadan titreye titreye dresuar’a tutundu. Topukluları sert tıkırtılar çıkarmıştı.
Keskinse uyanıktı. Odadan duymuştu. Ama çıkmayacağına söz vermişti kendi kendine. Gurursuz değildi. Kendine içinden sürekli tekrar ediyordu. Çıkma, Keskin. Yapma, Keskin. Görme, Keskin.
Bade zar zor ellerini çekip duvara tutuna tutuna odasına yürümeye çalıştı ama dizleri kaldırmadı sonunda. Dizleri sert parkeye vurduğunda acısını hissetmemişti. Bedeninde ki acı daya büyüktü. Keskinse duyduğu sesle kaşlarını çatmıştı. Bade düşmezdi ki… En azından fazla madde içmezse. Fazla içmediğine emindi. Kendine hakim olmaya çalışsa da duramadı kapıyı aralandığında görmeyi beklediği manzara dağınık olan bir Badeydi.
Ama gördüğü manzara morluklar içerisindeki Badeydi. Önce kaşları kalkmış sonra çatılmıştı. Kalbine düşen korla gözleri karardı. Kalbinde bir yangın başladı ve tüm bedenini sardı. “Bade…”ismi bir yakarış edasıyla dudaklarından koparken Bade başını kaldırıp koyu kahverengi gözlerine baktı. Yanan yangını gördü. Tek kelime edemedi. Keskinse tek bir soru soramadı.
Gözleri önce patlamış dudağına gitti. Sonra ise morluklar içindeki boynuna gitti. Dizlerindeki yer yer kızarıklıkları gördü. Paltosundan dolayı başka bir morluk varsa göremedi ama gördükleri yetmişti. Hızlı adımlarla önüne diz çöktüğünde Bade acınası haldeydi. Dudaklarında ise acı, gerçekten acı bir gülümseme vardı.
“Hangi piç yaptı bunu?” sesi kısıktı ama fazlasıyla sert çıkmıştı . Badeyse sadece baktı. Uzun uzun… “Keskin, söylesene ben fahişe miyim?” Keskin sevdiği kızın dudaklarından dökülen kelimeyle bir koz daha akıttı kalbine. Ciğerleri öyle bir yandı ki kurşun yemeyi yeğlerdi. Çünkü Bade ona sadece bir soru sormamıştı. Bade ona kaçtığı gerçekliği kendi dudaklarıyla söylemişti. Birkaç saat önce Kılıcı söylemesin diye yalvardığı kelimeyi duymak kabullenmesine neden olmuştu. ‘hayır’ diyemedi yalan olurdu. ‘evet’ diyemedi yakan olurdu. Cevap veremedi ama sırtını dönüp te gidemedi. Tek kelime edemeden Badeyi kucağına alıp sessizce odasına götürdü. Eski ahşap yatağın üstündeki yorganı güçlükle çekip Badeyi yatırdı . Boğazındaki tüm yumruları yutmaya çalışırken üstünü örttü Badenin.
“Soruma cevap vermeyecek misin?” hafif çatallanmış sarhoş tınıdaki sesi duymazdan gelmeye çalıştı keskin. “Ozan dediğin lavuk mu yaptı?” demeyi tercih etti Keskin. Canı yanmıştı. Canının parçası olan kızı bu hale getireni kendi elleriyle benzetmek istiyordu. Bade cevap vermek yerine alaylı ama bir o kadar acı dolu bir kıkırtı çıkarttı ama kıkırtısı inlemeyle karıştı. Acı her zerresine yayılmıştı. “Çok mu acıyor?” Keskin dayanamayıp sormuştu. Cevap olarak ise acıyla parlayan gözlerle karşılaşmıştı. “Hastaneye gidelim mi? Götüreyim mi?” dediğinde Bade koluna sarılmayı tercih etti cevap vermektense. “Yanımda kal.” O iki kelime yaktı kavurdu Keskin’i . Bir kez daha yenik düştü aşkına yanına uzandı ve bir kez daha göğsüne yattı bade. Başkasının kollarından gelip keskine dayandı. Acısını geçirsin diye Keskine yaslandı.
Kılıçsa birkaç saat sonra uyanıp ikisini kapı aralığından görmüştü. Badeyi gördüğü halle kaşları çatılmış içini bir öfke kaplamıştı. Ama tek öfkesi gördüğü izler değil, Keskine yaşattığı acı da vardı o öfkede. İkisi de uyuyordu ama uyandıklarında yanan Keskin, yakan Bade olacaktı. Çünkü Bade unutmayı severdi, Keskinse yaşanılan her dakikayı kendine ömür biçerdi.
Keskin birkaç saat sonra gözlerini açmıştı. Göğsüne tünemiş Badeyi görünce bir an kalbi hızlanmış ama sonra kollarındaki morlukları görünce tekrar yanmıştı içindeki öfke kırıntıları. Çok kızgındı bunu yapanı bulup aynısını yaşatmak ve hatta öldürmek geçiyordu içinden ama ona bunu yapmasına izin veren Badeydi. Bade görünenin aksine güçlüydü bunu Keskin çok iyi biliyordu. İstese Bade durdurabilirdi yada bir şekilde bu hale gelmeden kurtulurdu ama neden… Neden yapmamıştı? Keskin içinde bunu sorguluyordu.
Bade yüzünden bütün gerçeklik yüzüne vurmuştu. Aşkı artık onun tutunduğu bir dal değil ellerini kanatan bir yara, canını yakan bir bıçak misali kalbindeydi. Badeyi uyandırmamaya çalışarak yataktan kalkıp gözlerini yumdu. Eczaneye gidip ilaç, krem her ne varsa alması lazımdı. İçinden defalarca bu duruma söverek odadan çıktı. Üstündeki pijamasından kurtulup siyah kotunu ve rastgele bir tişörtü giydi sonra ise montunu alıp kapıya yürüdü.
Kılıçsa dudaklarında sigarasıyla salonda onu izliyordu. Keskin bu bakışları hissetti ama dönemedi arkasını, bakamadı . İlk kez utandı. Kılıcın haklı çıkmasından utandı. Kendine söylediği yalanlardan utandı. Badeye o kelimeyle hitap edildiğinde veya iması yapıldığında kavga çıkarttığı için utandı. Haksız olduğunu bile bile yapmıştı bunları çünkü kabullenmektense görmemek istemişti. Her gece gelene kadar bekleyip sonra onunla ilgilendiği için ilk kez utandı. Bade dün gece ona bütün gerçekliğini vurmuştu. O çocuk demişti yüksek ihtimalle yoksa Bade bu kelimeyi bile üstüne alınmazdı. Belki de Bade de kendini görmüştü bu yüzden ondan onay istemişti. Ama veremezdi Keskin.
Dudaklarından o kelime çıkıp Badeyi vuramazdı. Sevdiği kıza kim ‘fahişe’ diyebilirdi ki?
Apartmandan çıkıp eczaneye doğru yürüdü. Pek uzak sayılmazdı. Bu yüzden kısa sürmüştü ama başını kaldıramamıştı Keskin. Sanki başını kaldırdığında ayıplayan ve hatta kınayan bakışlar gelecekti.
Eczaneye girdiğinde orta yaşlardaki gözlüklü kadınla göz göze geldi. Dışardan fazlasıyla sert duruyordu. İçindeki utançla öfkesi birleşmişti. Dışına vuran yüz ifadesine yansıyan öfkesi içinde utançla sarılıydı. “Buyur delikanlı ne baktın?” ince sesle Keskin bir an yutkundu sonra ise arkadaki raflara baktı. “Morluklara ve ağrıya iyi gelen bir krem, ilaç…” ne biliyim dercesine omuz silkti devamında.
Badeye iyi gelecek bir şey olsa yeterdi. “Nasıl bir morluk ve kim için?” Soru hiç beklemediği bir yerdendi. Çünkü o morlukların sadece elle olamayacağını biliyordu ama emin değildi. “Kız arkadaşım, dövülmüş onun için…” Kadının sorgulayan tavırlarıyla rahatsız olmuştu. Dışardan görünen sert mizacı yüzünden kadın o birinin o olduğunu düşünmüştü. “Ben yapmadım . Öyle bakmayı keserseniz sevinirim.” Kadın daha fazla uzatmamış hala suçlayıcı bakışlar atarken bir krem ve bir ağrı kesici vermişti.
Kendini eve zar zor atmıştı. İçeri girdiğinde her ne kadar göz göze bile gelmek istemese de Kılıçla burun buruna gelmişti. Kılıcın kızgın kara gözleriyle, keskinin tüm duygularla dalgalanan deniz gözleri çarpıştı. “Yetmedi mi lan?” Kılıcın tükürürcesine sorduğu soruyla Keskin cevap vermek yerine başını çevirdi. Kılıçsa yargılayan ve hatta artık küçümseyen bakışlar atıyordu Keskine.
Bilerek ve hatta isteyerek gerçeklikten kaçmasına izin veremezdi. Keskinse boyası soyulmuş duvarı izlerken Hazen’i istedi. Kız kardeşini yanında istedi. Çünkü Hazen bu evde onu yargılamayan tek kişiydi. “Sana soruyorum! Yetmedi mi çektirdiğin kendi kendine?!” Kılıcın sesi evin tam ortasına bomba gibi düşmüştü ama Keskinin tam sınır hattında patlamıştı o bomba.
“YETMEDİ!” bakmaktan kaçındığı kara gözlere baktı Keskin. İlk kez Kılıca bağırmış , ilk kez ona kusarcasına bakıyordu. “Yetmedi! Yetmiyor abi! Anlayamazsın! İÇİMDEKİ YANGINI AN-LA-YA-MAZSIN!” kelimeler öyle hızlı dökülmüştü ki dudaklarından keskin soluklanmak zorunda kalmıştı. Kılıçsa gözlerinde şaşkınlıkla ona bakıyordu. İkide bu çıkışı beklemiyordu. Ama kimse içindekini sonsuza kadar saklayamazdı bir gün olsun dökülürdü her şey. Bir bir ortaya saçılırdı her sır, her yara, her iz. Gözleri kızarmış yalar göz pınarlarına kadar gelmişti. Düşmesin diye uğraştı ama en sonunda pes etmişlikle baktı Kılıca ve bu bakış Kılıcı yerle bir etti . Gözlerinden ikisi de birbirini anladı. Kılıç yapma dercesine eğdi başını ama Keskin durmadı artık güçsüzdü. Artık, dayanamıyordu. “Yetmedi abi. Yetmiyor. Onu sevdiğim dakikalarda yetmiyor…” bir an soluklanıp başını çevirdi. Sonra ise tekrar Kılıca baktı. Tükenmiş dolu bakışlarıyla. “Dövmüş lan! Dövmüş abi dövmüş! Benim dokunurken çekindiğim o tenin anasını bellemiş puşt!” öfkesi her kelimeyle harmanlanırken Kılıç dayanamayıp başını çevirdi. Çenesi sıkılmıştı. Yumruklarını sıktığının farkında değildi .
“Benim! Benim o mutlu olsun diye kabul ettiğim tüm zırvalıklar boşmuş abi! Yetti! Bu aşk, bu sevgi öldürüyor beni! O kıza lan-“ söylemek hiç kolay değildi. Bu yüzden birkaç saniye duraklaması ve hatta sakinleşmesi gerekmişti. Gözlerini kapatmış nefesini düzenlemeye çalışmıştı ama pekte becerememişti. “Benim sevdiğim kıza abi fahişe demiş lan…” Kılıç duyduğu kelimeyle başını hızla Keskine döndürmüştü.
İkisi de biliyordu. Keskin kabul etmese o kelime dudaklarından dökülmezdi. Kılıç konuşmak için dudaklarını araladı ama keskin yanından hızla geçip Badenin odasına yürüdü. İlaçları verip çıkacaktı.
Kılıç kendine geldiğinde yüzünü sıvazladı Keskinse komodine eczane poşetini bırakıp odadan çıktı. Odaya bakmamıştı ve hatta Badeye de. Ama biliyordu . Bade her şeyi duymuştu.
Birkaç saat sonra
Keskin evden çıkalı oldukça olmuştu. Öylece deniz kenarında kayalıklarda içiyordu. Kafası bir güzel olmuştu. Ceketinin şapkasını başına örtmüştü. Aldığı büyük rakı şişesinin dibine gelmişti. Ayağa bile kalkamayacak haldeydi. Gözlerinden akan yaşın farkında değildi. Olsa da silemezdi zaten. Hazene ihtiyacı vardı. Bunu tüm ilikleriyle hissediyordu.
Yargılanmamaya, beceriksizce tesellilere… Ziyarete gitmek istiyordu bir kez olsun görmek ama bilmiyordu. Kardeşim dediği kızın hangi klinikte bile olduğunu bilmiyordu. Buda canını yakan bir unsurdu.
Hazen sevilmekten korksa da ‘ölüm getiririm sevmeyin beni.’ Dese de keskin en içinden biliyordu ki Hazen’in de konuşacak birine ihtiyacı vardı. Gerçi Kılıcın söylediği hemşire çocukta ilgiliydi.
Hazen klinikte olmasaydı şuan onunla içerdi. Evde olsa o saçma sapan kelimeleriyle savunurdu onu. Ve hatta Badeden bile korurdu. Defalarca kez yapmıştı bu yüzden Keskin gözlerini yumdu. Acısını göğsüne gömdü gözünden düşen yaşlarla . Yarası sızladı, ama dikti yarasını ama tutmazdı bu dikiş, elbet kalacaktı bu günlerden bir iz…
Kılıç salondaki koltuğa çökmüş birasını yudumluyordu. Keskin gittikten sonra kendine çok kızmıştı. Susmalıydı kendi canından öte olduğu kardeşinin yaralarını kanatmamalıydı. Bekliyordu. Keskin geçte olsa hep eve gelirdi .Özür dilemek için kılıç onu bekliyordu.
Badeyse her şeydi duymuştu. Yarım yamalakta olsa. Ama onun için hiçbir şey ifade etmiyordu şuan. Keskin in bıraktığı kremi sürüp ilacı içmişti. Ama çıkamamıştı odadan. Yorganı üzerine çekmişti. Dizlerini karnına kadar getirmişti. Vücudu bir depremde gibi titrerken duvara boş bakışlar atıyordu. Ne hüzün, ne öfke , ne nefret hiçbiri değildi. Kafasının içinde o anlara dönüyordu. Kafasında sürekli ‘fahişe’ kelimesi dönüyordu.
Ruhu çekilmişti sanki dün gece. Annesine döndüğünü yeni fark ediyordu. Annesine söylenen o kelime bir damga gibi tekrar onu bulmuştu. ‘fahişenin kızı.’ çiz üstünü, ‘fahişenin ta kendisi.”
***
Kamer
Sabah erkenden kalkmıştım. Özenle hazırlanmıştım. Çantamda iki tane gofret vardı. Hazen için koymuştum. Belki çikolata bağımlılığı onu daha çok çekerdi. Otobüsten inmiş Kliniğe yürüyordum. Durağın yanındaki simitçiden de simit ve üçgen peynir almıştım.
Hazen kliniğin yemeklerini sevmiyordu. Hem de… Bana küstü bu yüzden belki barışırdı. Kliniğin önüne geldiğimde bir an durup binaya baktım. Beyaz duvarları tertemizdi. Bahçesindeki ağaçlar rüzgarla sallanıyordu. Arka bahçesi daha da güzeldi. Hazen e göstermek istiyordu ama Hazen daha perdeleri bile açtırmamıştı. Derin bir nefes alıp içeri girdim. Güvenlik Hüseyin abiye başımla selam verip ilaç kokan koridorda diğer hemşirelerin, bağımlıların arasında yürüdüm.
Sevimle karşılaşmak istemediğim için hızlı adımlarla merdivenlere yönelmiştim. Sevim’i seviyordum. Okuldan arkadaşımdı ama Hazen konusunda önyargılıydı bu yüzden beni de yargılıyordu. Hazen’in bir daha benle konuşmak isteyip istemeyeceğini bile bilmiyordum bu yüzden yeterince üzgündüm. Birde onun sözleriyle üzülmek istemiyordum.
İkinci kata geldiğim gibi koşarcasına Hazen’in odasının önüne geldim. 59.Oda Ne diyecektim girince? Kızgın mıydı hala? Gözlerimi yumdum yavaşça. Özür dilemeliydim. Ona söyleseydim böyle olmazdı. Hem Zehra Hocaya da mahcup olmuştum. Herkes Hazenin konuşmayı red ettiğini biliyordu ben tedaviyi kabul edince onu da eder diye düşünmüştüm ama… İstemeyeceğini düşünememiştim bu yüzdende haklıydı her konudan. Onu zorlamayacağıma söz verip kendim zorlamıştım…
Hazen
Gözlerim karşımdaki perdeleri kapalı penceredeydi. Kamer henüz gelmemişti zaten daha saat çok erkendi. Ama gelse bile konuşmayı düşünmüyordum. Yalancının önde gideniydi. Ne halt edecekti benim geçmişimi? Onu ne ilgilendirirdi? O yarım yamalak beyninde her ne düşündüyse faka basmıştı. Kaçacaktım ben. Bir şekilde kaçacaktım.
Daha fazla bu ilaç kokan sözde hayata döndürme yerinde kalmayacaktım. Kapının aralanmasıyla gözlerimi yumdum. Yüksek ihtimalle nöbetçi hemşire gelmişti. Serum borusunu düzeltmek yada kontrol etmek için. Göğsüm her nefes çekişimde canımı yakarken o çekingen ses ulaştı kulaklarıma , “Günaydın…” Kamer. Çekiniyor muydu? Oysaki dün gayet cüretkardı. Başımı çevirmedim cevapta vermedim çünkü ona verecek kelimem yoktu. O camdan kalbi duyacaklarıyla kırılabilirdi. Sadece birkaç kelimeyle onu darmaduman edebilirdim ama yapmayacaktım. Bunu istemiyordum.
“Dün seni zorlamak için yapmadım… Gerçekten. Aklımdan çıkmış Hazen! Yemin ederim seni üzecek hiçbir şey yapmam, yapmam ben!” kendini savunan ve hatta neredeyse çaresizlikle yanan cümlelerinden birkaç kelimesi kaşlarımı çatmama neden olmuştu. Neden beni üzmek en son isteyeceği şeydi? Beni zaten üzemezdi ama neden böyle söylemişti? Başımı kaldırıp başımı yana eğip ona baktım sorgularcasına. Gözlerimiz değdiğinde yutkunması bir olmuştu. Bana bağlanmış mıydı?
“Ne zırvalıyorsun lan sen?” fısıltı gibi çıkan sesimle başını eğdi. Kulakları her saniye kızarırken ademelması sertçe hareket etti. “Özür dilerim… Affet beni-.” “Sen kimsin ki ben seni affedeceğim?!” Sesim odanın duvarlarına çarparken hızla doğruldum. Ne zannediyordu? Onunla arkadaş olacağımı falan mı? Gözleri sözlerimle donarken mantığım yada kalbim her ne sikim varsa kontrolü kaybetti. Tek bir şey dizginleri tutuyordu oda… kopartmıştı. “Sen ne sandın?! Arkadaş falan olduğumuzu mu?! Kamer sen sadece hemşiresin! Ötesi değil dahası yok oğlum! Ben buradan siktir olup gittiğimde seni bir daha görmeyeceğim!” nefes nefese kalmıştım. Kamerse şaşkınlık ve hatta kırgınlık dolu bakışlarıyla bana bakıyordu. Söylediklerim kafama yeni dank ederken acı bir gülümseme belirdi dudaklarında, siktir ben onu üzdüm! “Simit sever misin?” söylediklerimi duymamış ve hatta sanki gururunu ezmemişim gibi soru sorduğunda yutkundum. İçimde kopan fırtınayı ona savurmuş onun tüm çiçek bahçelerini selle götürmüştüm sanki. Böyle bakması ve hala arkasını dönüp gidememesi göğsümde büyük bir sızı yaratıyordu ve hatta kendimden daha da nefret ediyordum. “Perdeleri açsana.” Derken yorganı geri üstüme çekip yattım.
Ne yiyecek ne içecek halim vardı. İçimde bir yerde gezen tüm bedenimi saran bir his vardı. Kötü bir şey olacaktı yada olmuştu.
Birkaç saat sonra,
Konuşmuyorduk. Her zamanki sandalyesinde oturuyordu. Bense yatıyordum. Perdeleri açtığı için oda biraz olsun aydınlıktı. Akşam üstü ne kadar aydınlık olabilirse… Tekerlekli sehpaya gofret, simit ve üçgen peynir koymuştu. Bu üçünü lisede sürekli kendime kantinden alırdım. Lise yıllarımdan da pek haz etmezdim. Bu yüzden beni o yıllara götüreceğini bildiğim için yememiştim. Ben yemediğim için Kamerde kendine aldığı simidi yememişti. Çocuk gibiydi. İstemiyorum dememden anlamıyordu . Ama sabahtan beridir de buradaydı acıkmama ihtimali yoktu. “Neyin inadını veriyorsun? Al şunları ve zıkkımlan.” Sesim olabildiğince sert çıkmıştı. Ama ben şuan ona küfür de etsem umursamıyordu. “Sen yemezsem yemeyeceğim.” Bıkkınlıkla nefes verip sehpayı ittirdim. “Çocuk musun sen? Okumuş etmişsin olgun olsana!” “Asıl sen olgun olsana! Mız mız kız çocukları gibisin!” Söylediği şeyle dudaklarım kıvrıldı. Mız mız… “Mızmızlanma Ekin!” ben değil hep Ekindi mızmızlanan. “Yemek yemelisin neden anlamak istemiyorsun?!” kamerin bağırışıyla “Yapma bunu!” diye bağırdım. Bu çıkışımı bekliyor olacak ki baktı sadece.
Beni düşünmesini istemiyordum sanki hiç bilmediğim bir denizde yüzüyordum ve tüm bildiğim şeyleri unutuyordum. Üstelik bu deniz benim yüzmeyi öğrendiğim dalgalı insanı yutan cinsten değil sakin temiz dibi görünen denizlerdendi.
İnsan ummadığı yerden vurulurdu ve ben bu denizde boğulmaktan korkmaya başlamıştım. “Yapma Kamer! Anlamıyor musun oğlum sen?! Düşünme beni! Düşünme! Ölecek olsam elini uzatma bana bırak gebereyim!” “Ne demek düşünme?! Hazen yapamam-.” “Kendi kız kardeşimi öldürdüm ben! Seni de öldürürüm uzak dur benden!” sesimin yalvarırcasına çıktığını yeni fark ediyordum. Kamer kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Nefret edecekti… Şimdi benden nefret edecek ve hatta belkide başka hemşire gönderecekti. Başımı eğip ellerimle yüzümü kapadım.
Bir süre sustu sonra ise yatağın kenarı çöktü. “Gerçekten bir katil olsaydın ben senin gözlerinde acı görmezdim. Her gece kız kardeşine yalvarışlarını da duymazdım…”
Zaman durdu. Gözlerim şaşkınlığın verdiği bir donuklukla ona bakarken göğsümde sert bir rüzgar etti adeta yada fırtınanın etkisiyle kayalıklara vuran dalgalar gibi sertti. Kurşun yemeği tercih ederdim bunu duymaksa. “Katil. Değilsin. Hazen.” Her kelimeyi beynime ve kalbime işlemek istercesine bastıra bastıra söylemişti. Dudaklarımda tek kelime edemedim. Katildim ben… Annem katil demezdi yoksa… Benden utanmaz ve hatta nefret etmezdi belki de.
Derler ki, Allah, neye çok bağlanır, onu sever ve onsuz yaşayamayacağını düşünürsen onu elinden alırmış.
Ve ben bunu en acı şekilde öğrenmiştim. Her şeyimi kaybederek. “NAPTIN SEN?!” Kulaklarımda annemin acı içindeki haykırışı yankılandığında nefes alamadım. Sanki biri nefes almamı engelliyordu. Ciğerlerim yandığında acıyla gözlerimi kapattım. “Hazen…?” “Sus.” Bıçak gibi kesmişti sesim sanki ortamı. “Sus! Bi bok bildiğin yok senin! Ne biliyorsun?! Anca konuşursu-“ “Senin kendini öldürmene izin vermeyeceğim!” Bağırışı ile tüm sesim kesildi. Ne? Bunu kolayca söylemişti ama ben zaten yıllar önce bir ocak akşamı ölmüştüm ve o bunu bilmiyordu. Kamer kontrol edemediğim her şeydi. Sevilmekten kaçarken beni yakalayan bir eldi. Kaçamıyordum. Ölüm getireceğimi biliyordum. Çünkü annem lanetini üzerime salmıştı. “Senin sevgin ölüm! Kimi seversen sev ölecek! Sen ölüm getiren birisin!”
Bu yüzden kimseyi sevmiyor yada sevilmeme izin vermiyordum. Çünkü kimi sevsem ölmüş, kim beni sevse ölmüştü. Annem haklıydı. Bir kişinin daha ölmesine izin vermeyecektim. “Çık dışarı.” Sessizlik. Çıkmayacağını biliyordum. “Hazen-“ “Çık. Dışarı. Bir daha da sakın, sakın arkadaşız sanma. Buradan çıkacağım ve o gün senden kurtulduğum için keyif birası içeceğim.” Sözlerim canını yakabilirdi ama bu onun iyiliği içindi.
Kamer söylediklerimden hemen sonra çıkmıştı. Gözlerinde ki hüznü görmemek elde değildi. Tek kelime etmeden yatıyordum. Sürekli kendimle çelişiyordum. Bir adım atmak istiyordum ama gerçekler beni üç adım geriye çekiyordu. Kamer için en iyisi buydu. Onun gibi bir safı üzmek istemiyordum. En azından beni iyileştirebileceğine inandığı için…
Ama kamer bilmiyordu, bazı yaralar geçmezdi. Ne kadar çabalarsa çabalasın ölmüş birine yaşam vaat edemezdi.
Saatlerce camı izledim. Kapalı havayı yağmurun cama çarpışını ve kalbimin çarpıntısını… Kimse girmedi odama . Ölmek için güzel bir gündü. Yağmurlu bir günde ölmek istiyordum .
İlahi bakış açısı Kamer
Keyfi birası… Hazen in söylediği bir şey ilk kez bu kadar canını yakmıştı. Ama yine de Hazen in sert bakışlarının altında yutkunduğunu ve hatta pişmanlığın üstüne çöktüğünü görmüştü. Göğsünde bir acı vardı. Bu acı kalbini sıkıştırıyor göz yaşlarını hızlandırıyordu. Çatıya çıkmış soğuk havanın altında ağlıyordu.
Sessizce. Kırgınlığın tüm hallerini yaşayarak ağlıyordu. Hazene olan sevgisinin tek bir nedeni yoktu. Aslında onun bu kaba, argolu sokak hallerini bile seviyordu. Çillerini ve hatta gözlerindeki düzlüğü, gece yarıları dudaklarından kopan yalvarışları ve tüm kalbiyle inanıyordu. Hazen, o kaba saba kız bu hallerinden uzaklaşacaktı.
Kara bulutlar havayı kapatırken Kamerin neşesini de üzerine çekmişti. Sessiz sedasız yanaklarından süzülen göz yaşları betona çarptı. Her zaman ki gibi sessiz. Ağlasa da kızsa da vazgeçemiyordu. Sevgi… Sevgisi her şeyden büyüktü, kendine olan saygısından bile.
Çatının ağır kapısı açılmıştı o esnada. Kamer gözlerindeki yaşları silemeden yağmur başlamış gizlemişti yaşlarını. Sevim’se görmemişti ağladığını. “Neden buradasın serseri kızla takılmayı tercih ederdin normalde.” Kızgınlığını yargılayıcı sesine gizlemişti. Kamere iki yıldır aşıktı ve Kamer bunu biliyordu. Son birkaç haftadır farkındaydı ama onu kırmamak içim körmüş gibi yapıyordu. “Yalnız kalmak istedim.” Diyerek kestirip attı. Yavaşça çöktüğü yerden kalktığında Sevim iğrenerek yüzünü buruşturdu. “Yemek yememiş Ece Hoca senden konuşmanı istiyor.” Dediğinde cevap vermek yerine başını salladı Kamer. Konuşurdu paramparça olsa bile…
Alt kata inmesi çok uzun sürmemiş kendini toparlayıp odaya girmişti. Hazen bıraktığından farksız değildi. Boş bakışları penceredeydi. Sanki ruhu çekilmişti. Boğazını temizledi hafifçe sonra tekerlekli sehpadaki tepsiyi işaret etti çenesiyle. “Yemen gerekiyor.” Dedi tek düze bir sesle ama aldığı cevap beklemediği yerden gelmişti. “Beni bahçeye çıkarır mısın hemşire çocuk?”
