8. bölüm · Prenses Ada ( Tahtın Gölgesinde)

XHANTE-VİCDANIN GÖZYAŞLARI

Türk Dostoyevski

Xhante tüccar bir ailenin iki kızından biriydi. Babasına yardım etmek için arada limana gelirdi. Yine böyle bir günde şehrin yukarısındaki evine gitmek için limandan yukarı doğru yürümeye başladı. Yukarı doğru giderken bir ağlama sesi duydu. Bebek o kadar şiddetli ağlıyordu ki ne olduğunu merak etti. Ağlamanın geldiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Ses şehrin surlarına yakın alt kesimin yaşadığı bir mahalleden geliyordu. Mahalleye yaklaştıkça bunun bir bebek ağlaması olduğunu anladı. Mahalleye girince mahalledekiler kıyafetlerine bakarak onun bir soylu olduğunu anladılar.Xhante genç bir kızdı. Sıkıca örülmüş kestane rengi saçları vardı. Gözleri açık kahverengiydi. Üzerinde ketenden yapılmış lavanta rengi chiton(uzun tunik) vardı. Başındaki zetin dalı motifli taç, boynundaki iki yılanın birbirine dolandığı kolye ve kafasındaki aslan figürlü yüzük altından yapılmıştı. Mahalledekilerin de gözü bunlardaydı.
Şehrin bu kısmına pek soylular gelmediği için şaşırmışlardı. Bir yandan da sahip olduklarıyla onlara nispet yaparmış gibi mahallede dolaştığı için ona öfkeyle bakıyorlardı. Kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Xhante bunları görmezden gelip kalabalığın olduğu yere doğru gitti. Kalabalık iki yana ayrılarak ona yol açtı. Bebek hala ağlıyordu. Açlıktan yüzü çökmüş annesi sallayarak onu avutmaya çalışıyordu. Annenin üzerinde eski bir giysi vardı. Sağ göğsü açıktı. Açlıktan vucüdündaki kemikler sayılıyordu. Gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü. Xhante annenin durumunu görünce acıdı. Anneye bebek niye ağlıyor diye sordu. Kadıncağız öfkeyle “Aç, bebek neden ağlar başka” dedi. Sonra gözleri doldu “ Sütüm gelmiyor.” dedi ve ağlamaya başladı. Kalabalığın arasından yaşlı bir kadın “Yavrucak açlıktan kendini besleyemiyor ki. Çocuğu nasıl beslesin. Biz elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz ama bizde de yok ki. Etimiz ne budumuz ne?” diye söze karıştı. Xhante daha önce farkında olmadığı bu insanların durumunu görünce yüreği parçalandı. Söyleyecek bir şey bulamadı.

Kalabalıktan orta yaşlı bir adam söze karıştı. “Siz gibi soylular bolluk için yüzerken, burada insanlar açlıktan ölüyor.” dedi. Bu adam şehrin önemli filozoflarından Heliodoros’du. Heliodoros soylu olmasına rağmen soylulardan uzaklamış kızıyla beraber küçük bir evde yaşıyordu. Karısı onu şehre gelen zengin bir tüccarla aldatmıştı. Kızını da bırakıp tüccarla Atina’ya kaçmıştı. Kızı Callista’yla kalan Heliodoros küçük bir evde yaşamaya başlamışlardı.

Kalabalıktakiler hemen ona karşı çıktı. “Bir soyluyla nasıl böyle konuşabilirsin. Sen kimsin ki bir soyluyu suçlayabilirsin.” dedi. Biri de ekledi “ Ancak sokaklarda dolaşıp düşünürsün.” Heliodoros sakinlikle “ Ben en azından düşünüyorum. Siz ne yapıyorsunuz. Gördüğünüz, duyduğunuz tüm bilgileri sorgulamadan direkt kabul ediyorsunuz.” dedi.
Bir adam gülerek “ Karın bile seni terk edip gitti. Senin söylediklerine kim ciddiye alır.Böyle büyük laflar edeceğine karına sahip çıksaydın.” Kalabalıkta gülüşmeler duyuldu. Heliodoros sinirlendi. “Açlıktan ölürken bile bana birilerini savunuyorsunuz. Sizin bu durumda olmanızın nedeni kim?” dedi öfkeyle. Eliyle hala ağlamakta olan bebeği gösterdi. “ Bu bebek niye açlıktan ağlarken, soylular neden gösteriş içinde yaşıyor. Bu size doğru geliyor mu?” Kalabalıkta biri “ Tanrılar onları öyle yarattı. Sen Tanrılardan saha çok şey mi biliyorsun, kafir adam.”dedi. Son bir ikna çabasıyla “ Tanrıların gerçekten böyle bir dünya yarattığını düşünüyorsunuz. Tanrılar bir tarafın bolluk içinde yüzmesini, bir tarafın açlıktan ölmesini mi istedi. Eğer öyleyse Tanrı gerçekten ona ibadet edilmeyi hak ediyor mu?” Etrafındaki kalabalığa baktı. Heliodoros onlara hiçbir şey anlatamayacağını anladı. Içlerinde şüphe etmeye dair hiçbir şey yoktu. Bildiklerinden şüphe etmeyenlere asla yeni bir bilgi öğretemezsiniz. Çünkü bildiklerinden şüphe etmeyen birinin yeni bir bilgiye ihtiyacı yoktur.

Heliodros yenilgiyi kabullendi. Sitemle “Ben sizin hakkınızı savunuyorum. Niye bana karşı çıkıyorsunuz. Yalan mı söylüyorum.” dedi. Yine birisi cevap verdi “Sana mı düştü bizim hakkımızı savunmak. Sen kimsin ki bizim hakkımızı savunuyorsun. Biz kendi hakkımızı savunuruz istersek. Sana kalmadı hakkımızı savunmak.” Heliodoros arkasına döndü kısık sesle “Ne haliniz varsa görün” dedi ve oradan uzaklaştı.

Politika ve dinin bir araya geldiği yönetim anlayışı olabileceklerin en kötü kombinasyonudur. Çünkü fakir halkı dinle dizginlenir, bu durum karşısında sesini çıkaranların da dinsiz olduğu söylenilerek halka düşman edilir. Halk, bir süre sonra kendini savunanları dinsiz olarak görmeye ve nefret etmeye başlar, kendini sömürenleri dindar ve kurtarıcısı olarak görür. Bu durum içinden çıkılması oldukça zor bir paradoks haline gelir. Kendini sömürenlere isyan etmek, zamanla Tanrı'ya isyan etmekle eş değer haline gelir. Böylelikle halk, baştakilerin kararlarını sorgulamadan itaat etmek zorunda bırakılır.

Mahallenin ileri gelenlerinden biri olduğu belli olan yaşlı kadın “Yüce Tanrıçamız Demeter onu açlıktan öldürmez. O ki merhametlidir, aç olan halkını doyurur. Belki de onu kızdıracak bir günah işledik. O yüzden bize sırt çevirdi. Toplanıp ona adak adamalı ve bizi affetmesi için kurban kesmeliyiz.” dedi. Kalabalıktan birileri “Bir şeyimiz kalmadı ki nasıl adak adayıp kurban keseceğiz. Çocuklarımızı nasıl besleyeceğiz onu düşünüyoruz.” diye karşı çıktı. Yaşlı kadın güven verici bir sesle “ Tanrılar büyüktür. Onun da bir yolunu buluruz.”

Xhante bu sahneyi ağzını açmadan dinledi. Daha önce farkına bile varmadığı bu insanların konuşmaları onu çok etkiledi. Sanki birileri kollarını ve bacaklarını tutmuş gibi hareket edemiyordu. Üzerindeki sahip olduğu tüm değerli eşyalar birden ağırlaşmaya başladı. Kafasındaki taç, boynundaki kolye, parmağındaki yüzük, üstündeki para hepsi birden ağırlaşarak onu boğmaya başladı. Artık onları kaldıramıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Üstünde ne kadar değerli eşya varsa hamile kadının önüne atmaya başladı. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlayarak yukarıya evine doğru koşmaya başladı. Mahalledekiler kızın arkasından baka kaldılar. Bir eliyle bebeğini sallayan kadın önündeki eşyalara baktı. Önünde kolye, taç, yüzük ve bir para kesesi(babası eve götürmesi için vermişti.) vardı. Çevresindeki insanlarla göz göze geldi. Onlar zayıf kadına bakıp eşyaları almaları gerektiği işaret ediyorlardı. Para kesesiyle yüzüğü aldı. Geriye kalanları kalabalığa doğru fırlattı. Bunlarla koyun alalım. Tanrıların bizi bağışlaması için kurban keselim dedi. Güvenilir biri koyun almak için kolye ve taçı aldı. Yaşlı kadın haklı çıkmıştı. Tanrılar onları aç bırakmamıştı. Insanların yüzünde karınlarının doyacağını bilmenin gülümsemesi vardı. Heliodoros’un söylediklerini birçoğu çoktan unutmuşlardı.