9. bölüm · Prenses Ada ( Tahtın Gölgesinde)

HELİODOROS’UN KAYBOLUŞU

Türk Dostoyevski

“ Giordana Bruno, prof. Engin Arık, savunma sanayimizde çalışırken bir takım sebeplerle evinde ölü bulunan Türk mühendislerimiz ve saymadığım yüzlerce bilim şehidi anısına saygıyla.”

Heliodoros’un konuşmasını izleyen kişiler arasında Sofokles adında bir genç erkek vardı. Bu genç konuşmayı diğer insanlara oranla daha büyük bir öfkeyle izledi. Dinine sıkı sıkıya bağlı olan bu genç Heliodoros’un konuşmasından sonra elini kolunu sallayarak gitmesini kendine yediremedi. Onun bir bedel ödemesi gerektiğini düşünüyordu. Tanrılarla alay etmenin bir bedeli olmalıydı. Diğerleri bunu aldırmıyordu, işlerinin başına dönmüşlerdi bile. Diğerleri onun kadar güçlü değildi. Her ne kadar dindar gözükse de yozlaşmışlardı. Bunu o yapmalıydı. Gidip, onu muhafızlara ihbar edecekti.

Insanlar kendilerini diğer insanlardan farklı ve özel olduğuna inanırlar. Bu aslında çevremizde gördüğümüz bir sürü insandan kendimizi ayırmaya çalışma çabasıdır. Çünkü içten içe diğer insanlarla benzer olduğumuzu biliriz. Bu bizim için büyük bir kaygı kaynağıdır. Bütün insanlarla aynı olmak insanın önemsizliğini fark etmesine neden olur. Kişisel gelişim kitapları da günümüzde bu durumu besler. Ama bence bu yanlıştır. Her insan özel değildir. Her insan yalnızca farklıdır. Özel olmak farklı bir şeyler yapmak gerekir. Yoksa aynı işi yapan iki işçinin yer değişikliğinde bir farklılık ortaya çıkmıyorsa özel olma durumu falan yoktur. Hümanist kuram günümüzde biraz da çarpıtılarak insanların egolarını tatmin etme aracı olmuştur. Tabi anlayışın günümüzde hakim olmasında kapitalist düzenin etkisi de vardır. Kapitalist düzen ürettikleri malları başka nasıl satabilir ki. Sen özelsin yada en iyisine layıksın gibi laflarla insanları manipüle ederek müşterilerine mal satmaktadır. Tüm bunların sonucunda günümüzde kendini çok önemli sanan kendini beğenmiş insan tipleri çıkmaktadır. Bence insan evrendeki önemsizliğini kabullenip, yaklaşık yetmiş yıllık hayatını sessizce yaşamalıdır. Ölüm geldiğinde de bütün korkularına rağmen ona gülümseyerek kucak açmalıdır.

Sofokles mahalleden çıkıp ara sokaklara girdi. Şehir merkezine doğru yürümeye başladı. Kenar mahallerden saraya doğru ilerlerken evler yenileşmeye ve büyükleşmeye başlıyordu. Kenar mahallelerdeki tek odalı eski evler yerini avlulu ve çok odalı evlere bırakıyordu. Gözlerinde gençliğinin vermiş olduğu ateş vardı. Dindar bir ailede büyüdüğü için doğru ve yanlış onun için keskindi. Insanlar gençken inandıklarına tutkuyla bağlıdırlar. Bunun en büyük nedenlerinden biri özellikle genç erkeklerin atamadığı cinsel enerjileri, enerjinin başka alanlara kaymasına neden olmasıdır. . Eğer bu kişi fiziksel olarak yorucu bir işte çalışıyorsa ya da sosyal hayatın içinde aktifse biriken enerjiyi atabilir. Eğer bu alanlarda ise aktif değilse enerji bilişsel alana yönelir. Bilişsel alanda diğer alanlar gibi fiziksel olarak bir hareket gerektirecek eylem gerektirmediği için enerjinin kullanımı daha yoğun olur. Bu da normal insana göre daha katı kurallar ve inançlar geliştirilmesine neden olur. Bu da fanatizme ve katı ahlakçılığa neden olabilir. Bu nedenlerden dolayı genç Sofokles kendinden emin şekilde saraya ilerliyordu. Onun için olay gayet basitti. Bir adam Tanrılara hakaret etmişti ve cezasını çekmeliydi.

Şehrin belli bölümlerinde küçük muhafız kulübeleri vardı. Bu kulübeler kireç taşından yapılmış, tek odalı yapılardı. Genelde binaların bitişiğine yapılırdı. Sofoklesin gittiiği agoranın güneyindeki kulübeydi. Agoraya yaklaştıkça insanların konuşmaları arttı. Sofokles etrafına bakmadan ve konuşulanları umursamadan doğruca kulübeye doğru ilerliyordu. Agoranın güneyindeki muhafız kulübesine geldi. Iki mıhafız sıcaktan bunaldıkları için kulübenin önünde oturmaktaydı. Birisi kulübenin ortasındaki kapının sağında, birisi solunda oturmaktaydı. Sırtlarını kulübenin duvarına dayadıkları için bir yandan etrafı izliyorlardı. Arada birbirlerine dönüp bir şeyler anlatmaktaydılar. Başlarındaki deriden yapılmış miğferi ve mızraklarını ayaklarının yanına koymuşlardı. Giydikleri bronzla desteklenmiş deriden yapılmış zırh onları bunaltıyordu. Bel kemerlerinde kısa kılıç asılıydı.

Muhafızlar Sofokles’i görünce ne var der gibi bir hareket yaptı. Insanların saçma sorularına maruz kaldıkları için yine böyle bir olay olacağını düşündüklerinden dolayı rahattılar. Sofokles çok önemli bir sır verir gibi edayla onlara yaklaştı “Bir ihbarda bulunacaktım” dedi. Muhafızlar ayağa kalktı. Meşeden yapılmış kapıyı ittiler ve içeri girdiler. Kulübenin ortasında meşeden yapılmış ağır masa vardı. Masanın üstünde birkaç tomar papirüs ve mürekkep vardı. Sağ tarafta duvara yaslanmış şarap testileri vardı. Sol tarafta mızraklar, kılıçlar gibi ekipmanlar dayalıydı. Odanın en ucunda ise küçük bir uyuma sediri vardı.

Odaya girer girmez muhafızlardan biri “ Kimi ihbar edeceksin?” diye sordu. Sofokles kendinden emin bir sesle “ Filozof Heliodoros “ dedi. Muhafızlardan biri masanın başına geçti. Önüne papirüs ve mürekkep koydu. Papirüse bir şeyler yazdı. Öbür muhafız “Suçu ne “ diye sordu. Sofokles, Heliodoros’un konuşmasını hatırlayınca yüzü ekşidi ve öfkelendi. “Suçu Tanrılara hakaret etmek, toplumun değerlerini ayaklar altına almak.” biraz durduktan sonra ekledi “ Eğer onu engellemezseniz sapkın düşüncelerini topluma yayacak.” dedi. Masanın başındaki muhafız tekrar papirüse bir şeyler yazdı. M uhafız yarım gülümsemeyle “Teşekkür ederiz. “ dedi. Sofokles istediği yanıtı alamadığı için “Bir şeyler yapacaksınız değil mi? Onun öylece gezmesine izin vermeyin.” diyerek muhafızların gözlerine baktı. Masadan kalkan muhafız Sofokles’in kolunu tuttu bir yandan onu kapıya doğru götürürken bir yandan da “ Bundan sonrası bizim işimiz. Sen yapman gerekeni yaptın. Tanrılara hakaret edenler asla cezasının kalmaz bunu unutma” dedi. Sofokles’i dışarı çıkardı. Tekrar içeri girdiğinde arkadaşına sorduğu ilk soru “ Ne zaman alıyoruz.” oldu.

Heliodoros ve Callista beraber pazara gitmişlerdi. Birkaç şey alıp evlerine doğru yürüyorlardı. Halikarnasos Mozelesinin yanından geçerlerken biraz yavaşladılar. Heliodoros görkemli yapının tepesine doğru baktı. Mozele üç katlı mermer yapıdan oluşuyordu. En alt kısım büyük taş bloktan oluşuyordu. Ikinci kısım ise ion tarzı sutünlardan oluyordu. En üst kat ise piramidi andırıyordu. Çatının zirvesinde dört atın çektiği Mausolos’un heykeli vardı. Mozelenin duvarlarında savaşlar ve mitolojik hikayelerin kabartmaları bulunuyordu. Kırk metrelik bu yapı mimari olarak döneminin sınırlarını zorluyordu. Heliodoros kızına döndü “Döneminin sınırlarını aşan dünyadaki yegane iki şey sanat ve felsefedir. Bunu sakın unutma.” dedi.

Evlerine doğru ilerlerlemeye başladılar. Az yürümüşlerdi ki muhafızlar etraflarını sardı. Callista muhafızlarının beden dilinden kötü bir şey olacağını anladı. Öfkeyle “ Ne oluyor, ne istiyorsunuz bizden” dedi. Heliodoros muhafızların neden geldiklerini hemen anladığı için ses çıkarmıyordu. Muhafızlardan en iri yarı olanı “Heliodoros hakkında şikayetler var. Bizimle geleceksin.”dedi sert bir şekilde. Callista babasının elini tuttu ağlamaklı bir sesle “ Ne oluyor baba, senden ne istiyorlar” dedi. Piksandros’un tahtı ele geçirmesinden sonra muhafızlar halk tarafından korkulan bir meslek haline gelmişti. Halk arasında muhafızların uğradığı ailenin gün yüzü göremeyeceğine dair inanç gelişmişti. Muhafızlar tarafından alınan insanlar ya geri gelmiyordu ya da asla eskisi gibi olamıyorlardı.

Heliodoros kızını sakinleştirmeye çalıştı. Callista ağlamaya başladı. Heliodoros elini kızının yüzüne götürdü, gözyaşlarını sildi. Kızına sarıldı. Onurlu bir şekilde "Haksızlıklar karşısında ses çıkarmadan yaşamak ölmekten daha kötüdür. Şunu unutma kızım, haksızlıkların karşısında olmayan herkes, o düzenin yanındadır. Ben böyle yaşamaktansa ölmeyi yeğlerim. Çünkü bazen asıl mesele nasıl yaşadığın değil, nasıl öldüğündür. " dedi. Callista hıçkırılıklara boğuldu. Hıçkırarak ağladığı için kesik kesik “Ben sensin ne yaparım.”dedi. Aynı sert muhafız “ Hadi sizi beklemeyeceğiz. Ayrılın artık.” dedi sertçe. Muhafızlardan ikisi Heliodoros’un koluna girdi. Onu sürükleyerek götürmeye başladı. Muhafızlardan biri de Callista’yı tuttu. Heliodoros son bir çabayla kızına doğru baktı. Her ne kadar dik durmaya çalışsa da onun da sesi titriyordu “ Bu belki de beni son görüşün. Ama hayata küsme. Ne olursa olsun yaşa. Yaşadıkça dayanılamaz sandığın acıların artık o kadar acıtmadığını göreceksin” dedi. Callista’nın çığlıkları eşliğinde Heliodoros’u götürdüler.

Heliodoros uzaklaştıktan sonra Callista’yı tutan muhafız onu bıraktı. Callista dizlerinin üzerine çöktü, ağlamaya devam etti. Çevreden ona acıyan insanlar yanına geldi, onu teselli etmeye çalıştı. Bazıları ise Heliodoros’un konuşmalarını başkalarından abartılı şekilde duydukları için hak ettiğini düşünüyorlardı. Onlar çevreden izlemekle yetiniyordu. Calista’ya yardıma gelenler arasında Xhante de vardı. Tesadüf oradan geçerken kenar mahallede gördüğü adamı tanımıştı. Muhafızlar etrafını sarınca ne olduğunu merak etmiş onları duyabileceği kadar yaklaşmış, tüm konuşmaları duymuştu.

O mahalledeki yaşadıkları onu değiştirmişti. Daha önce farkında olmadığı yada görmek istemediği olaylar artık onun için önemli hale gelmişti. Ailesiyle ilgili de şimdiye kadar görmediği detaylar fark ediyordu. Daha önce çok sevdiği babasından uzaklaşmıştı. Daha önceden onu başarılı bir tüccar olarak görürken, şimdi ise sadece parayı düşünen bir adam olarak görüyordu. O kadar zengin olmalarına rağmen babası mahallede bıraktığı para kesesi yüzünden ona kızmıştı. Annesine yaşadıklarını anlattığına onun gibi o insanların haline üzüleceğini sanmıştı. Ama annesi oradaki insanları umursamamış, eşyalarını onlara verdiği için kızmıştı. Küçük kardeşi ise onu anlamayacak kadar küçüktü. Tüm bunlar onda bir aydınlanmayla beraber huzursuzluk da getirmişti. Eskisi gibi ailesiyle birlikte yaptıklarından zevk alamıyordu. Onlardan uzaklaşmak için sık sık şehirde gezintiye çıkıyordu. Yine bu gezintilerden birindeyken Heliodoros’un alınışına şahit olmuştu.

Callista’ın yanına ilk gelen isimlerden biri olmuştu. Onu teselli etmeye çalışmıştı. Heliodoros’un neden götürüldüğünü ilk başta anlayamasa da sonra mahalledeki konuşmaları aklına gelmişti. Sebebin bu olup olamayacağını düşünürken aklına sarhoş bir adamın tanrılara küfür ettiği için muhafızlar tarafından alınışını hatırlamıştı. Heliodoros’un da o mahalledeki konuşmalarından dolayı alındığına kanaat getirmişti.

Callista’nın ağlaması durmasına rağmen hala yolda oturuyordu. Kendinde ayağa kalkma gücünü bulamıyordu. Xhante elini dostane bir tavırla Calista’nın elinin üstüne koydu. Callista’ya gülümseyerek “ Babanı tanırdım, çok cesur biriydi.” dedi. Callista ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini ovuşturdu. Xhante’ ye yüzüne baktı. Xhante’nin gözleri dolmuştu. “ Babamı nereden tanıyordun?” diye sordu, biraz bekledikten sonra “Neden bu kadar üzülüyorsun.” diye ekledi. Xhante nin sesi titreye“ Babanı tesadüf eseri bir kenar mahallede gördüm. Konuşmaları o kadar bilgelik doluydu ki, konuşmasından sonra kendime gelemedim. Her ne kadar direkt konuşmamış olsam da bende bıraktığı etki büyük. O herkes için konuşuyordu ama onu anlayan kimse yoktu” dedi. Iki acı çeken yürek sarıldı. Callista artık kendinde kalkacak gücü bulmuştu.

Muhafızlar Heliodoros’u şehrin batısındaki akropolisteki zindana götürdüler. Akropolisler halkın girmesi yasak olan yapılardı. Bu yerleri çoğunun kendi surları olduğu için sıkı denetleniyorlardı. Surların içinde ise tapınaklar, gözetleme kuleleri, depolar, zindanlar gibi kamusal yerler vardı. Heliodoros’a ilk başta yumuşakça fikirlerinden vazgeçirmeye çalıştılar. Vazgeçmedikçe dozu artırdılar. Uykusuzlukla, açlıkla, yalnızlıkla sınadılar. Ama Heliodoros bazen “ Bedenimi öldürebilirsiniz ama düşüncelerimi asla” diye bağırıyordu. Muhafızlar bu cümlesine iyice sinirlenip fiziksel işkenceler yapıyordu. Heliodoros saatlerce bu işkencelere direnmeye çalışsa da sonunda vücudu daha fazla dayanamadı ve hayata gözlerini yumdu.

Muhafızlar, Heliodoros’un yazdığı sapkın düşünceleri yok etmek için evine gittiler. Bütün yazdıklarını yok ettiler. Bir sanatçı için en kötü şey eserlerinin yok edilmesidir. Çünkü sanatçının yarattığı eserler onun için dünyada bıraktığı izdir. Sanatçı öldükten sonra geriye varlığının kanıtı olarak gördüğü eserlerinin yıllarca dünyada kalabileceğini bilir. Bu konuda bir teorim var. İnsanların kodunda üretme eğilimi vardır. Bu konu genelde neslin devamı için üreme güdüsü olarak ele alınsa da bence dahası var. İnsanlar ölümlü olduklarını ve dünyadaki varlıklarının yok olacağını biliyorlar. Bunun içindir ki onlardan geriye somut bir iz kalsın istiyorlar. Bunun en kolay yolu çocuk yapmak. Çoğunlukla insanların tercih ettiği de budur. Bir diğer yol somut eser bırakmak. Bir kitap, bir heykel, bir resim gibi bunları artırmak mümkün. Bazen insanlara hayatımda ne yaptım sorgulaması gelir. Bunları gördükçe hayatlarını boşa geçirmediklerini kendilerine ikna ederler. Şimdi ise Heliodoros’tan geriye kalan tek şey kızıydı.